31 Mart 2010 Çarşamba

Bizim Kınalarımız - Bizim Düğünlerimiz

Bizim Kınalarımız – Bizim Düğünlerimiz

Ukrayna’daki günlerim, Simferopol’den Kiev’e 17 saat kadar süren ve tek başıma çıktığım uzun bir tren yolculuğu ile sonlandı. Tren azıcık da olsa, rötar yapsaydı uçağı kaçırma ihtimalim vardı. Ama aksi gibi, önce tren rötar yapmadı, sonra iner inmez gayet ucuza, gayet babacan bir adam arabasıyla beni havalimanına bırakmayı kabul etti. (Ukrayna’da normal araçlar da, eğer fiyatta anlaşırsanız, sizi herhangi bir yere bırakabiliyorlar) Böyle olunca bana yazacak malzeme çıkmadı. Olsa olsa diyebilirim ki, yol boyunca ben de, arabanın şoförü de sürekli konuştuk. Politikadan, spordan, havanın sıcaklığından, Ukrayna’dan, Türkiye’den konuştuk durduk, hem de birbirimizi tek kelime anlamadan. O kendi dilinde, ben kendi dilimde.

Tatilimin geri kalanında ise güzel ama sıcak hatta çok sıcak ülkemdeydim. İstanbul ve Ankara’da azıcık oyalanıp yapılacak işlerimi hallettikten sonra atladım Mersin’e gittim. Kuzenimin kınası ve nikâhı var ve ben daha çok bu konuya eğileceğim.

Kınanın yeri, zamanı, mekânı önemli değil. Üç önemli husus var. İlki, benim kemer sorunum (buna Hasan’ın kemer sorunu tamlamasının kısaltması olarak HKS diyeceğim bundan sonra, hem Neşe’nin Kepek Sorunu’na her daim özenmişimdir, onu çağrıştırsın), diğerleri ise kınada çalan orkestra ve oynayanlar.

İlk mühim konu olan HKS’nin tecellisi şu şekilde oldu. Yanıma bir sürü şey almışım ama kemer almamışım. Akşam kına var, benim çarşıya çıkacak, satın alacak zamanım yok. “Kardeşimden bulurum” dedim, bulamadım. Ondan bundan talep ettim, olmadı. En son eniştemi aradım, “tamam ben sana getiririm” dedi. Getirdi de. Ama aramızda büyük bir siklet farkı var ki, en küçük kemerini getirmiş, onu da yolda delgici arayıp deldirmeye çalışmış ama bulamamış. “olur zahir” denerek getirilen kemer belimi iki kez doladı. Pantolon dursa yerinde, sorun değil ama, durmuyor ki yerinde, millet Neşe’nin kepekten kurtulmuş saçları gibi ahenkle dans ederken bana kınada gözlem yapmak düştü. İşte bu yazıyı da ondan yazıyorum zaten, o kadar gözlem boşa gitmesin diye. Bir ara “boşver gözlemi, eğlenmene bak” diyerek, geline kardeşince sarılacak kuşağın benzerine dolanmak için kuşağa sulanmak geldiyse de, o kuşak düğünde sarılırmış (3 abla evlendirdim, hala öğrenememişim), bu düşünce işe yaramadı. Kemersiz oturduk, ertesi günkü nikaha enişteye talimat verdik mecburen, kemer delinsin diye.

İkinci mühim konu olan orkestraydı yani hani. Burada orkestradan kasıt, öyle farklı insanlardan ve enstrümanlardan oluşan makul bir grup olmasın sakın. Önünde bir org olan gençten bir çocukcağız ile onun yanında neden durduğu belli olmayan daha gençten daha bir çocukcağız. Biri çalıp söylüyor, diğeri çalmadan bazen söylüyor, bazen söylemiyor.

Şimdi biliyorum, herkesin en az bir, çoğunlukla bir kaç düğün anısı vardır, orkestra, piyanist şantör, DJ ile ilgili. Eminim ki aralarında çok ilginç, çok komik olanlar da vardır. Bu hepsinden daha komik falan gibi bir iddia taşımıyorum, velev ki anlatacak şeyler var ve şu kadarını söylesem yeterli, benim için bugüne kadar gördüğüm tüm orkestralar içinde rezillikte 1 numara kesinlikle bunlardı. Hani, gördüklerim içinde değil de duyduklarım içinde deseydim 1 numara bunlar olmayacaktı.

Peki, kim olacaktı? Kısaca özetlersem, 1955 yılında ilki yapılan Altın Mikrofon Şarkı Yarışması, Türk Popuna eserler kazandırmak ve pop müziği Türkiye’de yaygınlaştırmak için yapılan bir yarışma olarak önemli bir yere sahiptir. O dönemde daha henüz besteciler olmadığından, daha çok TSM veya THM parçaları, pop enstrümanlarıyla çalınacak şekilde yeniden düzenlenerek pop şarkısı gibi söylenmişler, çok başarılı örnekleri de var. Nitekim sözügeçen ve finale kadar kalan eser de bu düzenlemelerden biri, hem herkesin bildiği “Karadır Kaşların” isimli müstesna türkümüz. Söyleyen grup, bu türkümüzün önüne bir de Hicrani’nin muhteşem bir türküsünü de koymuş uzun hava niyetine söylüyor:

Kime kin ettin de giydin alları
Yakın iken ırak ettin yolları
Mihnet ile yetirdiğin gülleri
Varıp gittin bir soysuza yoldurdun

Yalnız bu uzunhavası dahil bu türküyü öyle berbat yorumlamışlar ki, hani ders niyetine okutulur. Vokalist önemli bir müzik adamı aslında. Adını yazmayacağım burada, merak edenler araştırsın, bulsun, hatta çoğunuz tanıyorsunuzdur bile. Ben daha önce tanımıyordum. İşte, duyduğum en kötü yorum kategorisinde bu grubu bu yorumla hiç kimse kalbimden ve dahi hatıralarımdan silemez ama, gördüklerim içinde performanslarıyla gerek beni, gerekse diğer davetlileri dumura uğratan bu ikili de hatıralarım arasındaki yerini sadece beynimde değil artık bu satırlarda da alarak tarihe kazınmış oldular. Torunlarıma bile okutmazsam ne olayım?

Esasen her ne kadar dinlemeden, görmeden anlatmak zor olsa da, ufak tefek teorik müzik bilgileri ışığında, temelde iki konuyu göz önüne getirmeye çalışacağım. Birincisi güfte ile ilgili. Bir sürü hiç duymadığım şarkıyı ardı ardına sıraladılar. Bestecisi bunlar da olabilir hani. Ama bir tanesi var ki, o gündür bugündür aklımdan çıkmıyor. Sözlerini şöyle yorumladılar ki kendi başlarına değiştirmiş de olabilirler:

Hele hele yandım Adanalım
Hele bir yaklaş badanalım
Çiftetelli çalıyor
Gel yanıma oynayalım

Hele hele yandım Anteplim
Hele bir yaklaş mekteplim
Çiftetelli çalıyor
Gel de bir döktürelim

Şimdi ne var bu sözlerde diyen çıkar belki. Benim sorunum daha çok kafiyelerde. İnsanlar neden Adanalım gibi bir sözcükten kafiye yapmaya çalışırlar ki? Bu soruya uygun bir yanıt veremiyorum bir türlü? Askerdeyken iki farklı görev yerim vardı. Birinde yüzlerce gigabayt mp3 varken, diğerinde 3 – 5 şarkı ya vardı ya yoktu. İşte biz bu 3 – 5 şarkıyı binlerce kez dinledik ki, birisi herkesçe bilindik olan “Amman Adanalım” şarkısıydı. Yıldız Tilbe yorumundaki sözler itibariyle, şöyleydi sözleri:

Emman Eddannalı
Yandım Eddannali
Evde duramıyom
Sena Deddannali

Şimdi bu nedir yaa? Yani tamam anladık, Adanalı birini sevmiş, eyvallah, ben de sevmiştim vakti zamanında, güzel kızları var malumunuzca. Adına şarkı da yazmak istemiş ama kafiye diye sevgilisinin adını falan yazsaymış ya artık neyse adı, Hatice mi, Emine mi, Ahmet mi, Cemal mi, her neyse işte. Sırf Adanalı sözcüğüne kafiye olsun diye sözlük taraması yapıp olabilecek sözcükler dizilse, buna şiir mi denir şimdi? “Gel yanıma badanalım”mış, acep çok mu makyaj var hatunun üstünde, ama ona da badanalı diye yakıştırma yapılmaz ki, en başta ayıp. Diğer kafiye “evde duramıyom sana dadanalı”ymış. Allah için, hangi seven kişi kendi sevgisini veya bağlılığını “dadanmak” sözcüğüyle bağdaştırabilir ki. Oldu mu şimdi?

Bu ikili orkestra ile ilgili olarak söyleyebileceğim ikinci şey şu ki, adamlarda bir ritm duygusu yok. İlginç gelebilir tabi, ritim duygusu olmayan orkestra olgusu,ama e yoookk, ben ne yapayım, yoksa yok. Hani “ritim duygusu olmadan orkestra olunur mu?” diye sorsanız, haklısınız, olunmazdı bunları görünceye kadar; ama bir tane var işte, biliyorum, hem gördüm hem duydum, hem yaşadım. Peki nasıl yok? Şöyle; arkada malum her orgda olan otomatik cıstak çalıyor, üstüne klavyelerle bişeyler çalıyorlar ama bu iki ayrı müzik bir türlü örtüşmüyor. Başlarda sorun olmadı bir şekilde halloldu da, ne zaman ki bizim Trakya’nın 9/8 lik aksak ritmi başladı çalmaya, o zaman karıştı ortalık. Şimdi ufak bir teorik bilgi vermem gerekirse, haddim değil ama; 9 zamanlı müziğin türleri var, ya 2’ler üzerine bina edilir, ya 3’ler üzerine. 2’ler üzerine bina edilirse örneğin en çok bilinen örneğiyle 2 2 2 3 diye çalabilirsiniz (düm teke düm teke düm teke düm düm teke gibi). Burada 3’ün yani düm düm teke’nin yeri değiştikçe ritim, bizdeki ifadesiyle usul değişir. Bir de 3 3 3 diye giden vardır ki, onun da bizdeki adı mürekkep semai olup, diyar-ı frengistanda Vals diye bilinen ritm budur. (Bazı arkadaşlar semai veya yürük semainin vals olduğunu iddia edebilirler ama önemli değil) Şimdi bizim mevzuumuza bahis olan müzik, o ilk aksak ritmi. Adamlar bir şekilde cıstak çalıyorlar 9/8 lik. Millet de 3’ün olduğu yerdeki bekleme mahallinde dans ederken beklemez de genellikle tek ayak üzerinde zıplama hareketi yapar. Ancak burada adam bir klavye çalmaya başladı ki, cıstakın 3’ü ile klavyede çalınanın 3’ü uymuyor. O kafasına göre, hiç dinlemeden çalıyor, yani uğraşsanız olmaz, nasıl yapabiliyor bilmiyorum. Müzik karıştı. Kimi çift zıplama yapıyor, hadi gençler bir şekil idare ediyor ama yaşlılar hiç zıplayamıyor, tabi olmuyor. Çocuk da sektiriyor, ama bırakmıyor, bir yerde tutturup orgun klavyesine yeniden asılıyor. Hani normalde kapatın kulağınızı ve pisti izleyin, aşağı yukarı ritmik anlamda ne çalınıyor bilirsiniz. Oysa burada, tahmin yürütmek mümkün değil. Hatta kulağınızı kapatmadan dinleyin, yine mümkün değil. Ben o sırada denedim, sahnedekiler uzaydan gelmiş ucube yaratıklar gibi duruyordu. Bir arkadaşımın deyimiyle UDO’lar basmıştı sahneyi (Undefined Dancing Objects)

Bir ara düşünmedim değil, yahu bari “tırmala beni kaşı beni” falan çalsalardı. Veya ne bileyim,mesela kahramanlık türkülerimizden ”kır belini Ali Dayı, kır belini heyy” falan gibi bir şey. En azından daha eğlenceli olurdu. Düşünsenize düğünde şöyle sözleri olan bir parça çalıyor:

Sabayatin yengeciği,
Attırıverir göbeciği;
Göbeciği yorulmasın,
Oynar iken bayılmasın.

Yapıştır kız sabayati,
Hepimizi vatiz etti.
Bayira karşı yatır beni
Tırmala beni kaşı beni

Hop çok atarım kendimi
Çıplak çıkarım bayrama

Gerçi sonradan fark ettim, sakıncalı olurdu. Fazla detay vermeye gelmez, isim benzerlikleri var desem yeterli.

Kınadaki diğer bomba ise dayımdı. Şimdi önbilgi mahiyetinde söyleyebileceğim tek cümle yeterlidir, iki dayım da ağır adamlardır. Öyle ortalık yerler bir yana en gizli hatta “top secret” etkinliklerde dahi göbek sallayıp gerdan kırmazlar. Ancak düğün işte. Sen kalkmasan da kaldırıyorlar bir şekilde. Nitekim dayım da az sonra gelinin babası sıfatıyla kendini pistte buldu. Hadi buna lafım yok ama öylesine kaptırdı ki, az sonra kendi çıkınından çıkardığı dans figürlerini miskete uyarladı. Nitekim misket oyununa getirdiği yeni yorum, misket oynamak için özel olarak davet edilmiş şahısları bile etkilemiş olacak ki, dansın bir anından itibaren sahnedeki herkes dayımın figürlerini taklit etmeye çalışıyordu.

Açıkçası ben bu dünür figürlerine hastayım. Yaklaşık 3 ay kadar önce diğer dayımın kızı evlenmişti. Diğer dayımı dansa kaldırmaya muvaffak olamadılar ama diğer dünür olan damadın babası ile ona eşlik eden dayısı yoğun istek üzerine misafirleri ve talipleri kıramayarak piste çıktılar. Şimdi 50 yaşın üzerinde kel, göbekli ve bıyıklı 2 amcanın yalnız başlarına dans pistine çıktığı bir ortamda orkestranın veya DJ’in ne çalmasını beklersiniz? Belki misket, belki zeybek, hadi belki zorlamayla da olsa oyun havası falan, ne bileyim eskilerden bir şeyler falan, hayır bilemediniz. Hiçbiri değil. “Ebedi dumura uğratıcı” diye bir karakter vardır Otostopçu’nun Galaksi Rehberi’nde. Karşınıza çıkar, size küfreder ve uzay gemisine binip kaybolur, siz de bakakalırsınız. İşte sanırım bu karakter bir anlığına DJ’e göründü ve DJ dumura uğradığı gibi nerede olduğunu unutup “Çakkıdı” çalmaya başladı. Bekledim ki oynamasınlar, müzik değişikliği talep etsinler. Hayır, amcalar birden oynamaya başladılar. Damadın babası umutsuz vaka. Müziğin ritminden bağımsız olarak kendi başına bir UDO, komik hatta çok komik oynuyor, hepsi bu. Ama dayı daha önce oynamış az buçuk, bu belli, ama yaşın ve tipin itibariyle neden Çakkıdı’ya eşliğinde yılan dansı yapmaya çalışırsın be adam?

22 Mart 2010 Pazartesi

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Ağustos ayında Edremit Pınarbaşı’nda Ritim kampındayız. Üstad Mısırlı Ahmet, başka ritim üstadları, sanat dünyasının farklı alanlarından birçok kişi, oyuncular, müzisyenler, dansçılar, fotoğrafçılar, farklı meslek gruplarından farklı meslek erbapları hayatı paylaşıyoruz, kendi yaşamımıza dokunmaya, kendi izimizi yaratmaya çalışıyoruz.

Bir gece Edremit’in Pınarbaşı’nda yeraltından sızıp çadırlarımızın yanı başından akıp giden o buz gibi suyun mekâna yansıyan aksinde, ayın şavkında bir perde kuruldu, medeniyetten bunca uzakken bir anlığına perdeye yansıyan ışığa baktık bir ürpermeyle. Hatırlamak istemiyorduk medeniyeti, zaten film başlayınca dönmeye çok sürmedi o kendisini bir anlığına hatırlatan medeniyet düşüncesi.

Perdeye vuran görüntülerle yeknefes oldu 60’ı aşkın kişi. Gümbür gümbür vuruyordu kalbimiz, gümbür gümbür düşünceler salınıyordu beynimizde. Hoparlörlerden çıkan o gümbür gümbür sesler tarifsiz ritimlere işaret ediyordu, belki o arayıp da bulamadığımız. Bir filmdi bu ama çok şey anlatıyordu. Film bizi anlatıyordu bize. Unuttuğumuz bizi anlatıyordu, unuttuğumuz ama unutmak istemediğimiz bizi. Film zenginliğimizin parayla, iktisatla ilişkisi olmadığını, insana en iyi öğretmenin hayat olduğunu anlatıyordu. Yaşadığımız yerin neden Anadolu olduğunu, yaşadığımız yeri bazen itiraf etmesek de neden bu kadar sevdiğimizi, buranın neden bize vazgeçilmez olduğunu anlatıyordu.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları çok samimi, çok katıksız bir film ve daha fazla ilgiyi hak ediyor. Ediyor da, insan düşünmeden edemiyor. Neden ilgi görmez ki böyle bir film? Bu kadar mı eksildi, bu kadar mı azınlıkta kaldı akil adamlar? İlla bir sansasyon, illa bir polemik konusu mu barındırmalı? İlla samimiyetsiz mi olmalı? İlla seyirciye mi oynamalı?

9 Mart 2010 Salı

Kaptanın Seyir Defteri - Ukrayna Günlükleri

Kaptanın Seyir Defteri

Yıldız Tarihi: 26 Cemaziyelevvel 1431

Alışılageldiği ve kimilerine verdiğim söze istinaden tatil anılarımı bu sefer de yazıyorum, hatta yazmakla kalmayıp bir de paylaşıyorum. Hani aranızda “Hasan, sıktın artık, sen tatilin sefasını sürüyorsun, bize okumak cefası kalıyor” diyenleriniz varsa; hem çoğunuzun anıları da, tatili de benden fazla olsa da, elbette ki okumak gibi bir zorunluluğu yok kimsenin. Hem siz de paylaşın, ben de okuyayım. Eleştiri falan hiç beklemiyorum. Öyle bir yazı da değil zaten, eleştirilsin de geliştirilsin falan. Böyle bir kaygı taşımak bu yazının haddi bile değil. Ama elbette ki gönülden kopan iki cümleye de kapalı değil eleştiri kapıları, o ayrı.

Efendim, bu yaz tatilimin şimdiye kadarlık kısmının ana mekanı Ukrayna idi. Bildiğiniz üzere Ukrayna en çok evde yapılan yaş pastaları, çoğunu ithal ettikleri tekstil ve cam ürünleri, ağaç oymacılığı ve hatta kakmacılığı, toplu taşıma araçları ama özellikle de taksileri ile meşhurdur. Zaten başka bir şey de yoktur. (duy da inanma!) Şimdi tekstil ürünleri, taksi ve pasta hakkında ne anlatılabileceği veya bunun anlatılmaya değer bir konu olup olmayacağı bahsi sayfalarca tartışılabilecek lakin incir çekirdeğini belki de, inciri saran kabuğu kesinlikle doldurmayacak olduğundan, filhakika yekünde bu bahse dair anlatacak fazla bir şey olmadığı hasebiyle bu bahsi kapatıp tatilimin sonraki mekanlarına geçmek istiyorum.

Tamam tamam. İtiraf ediyorum ki yukarıdaki paragraf bir saçmalık. Ukrayna’nın en ünlü ve en güzel tarafı kızları kesinlikle. Tanrının hurileri bir Ukraynalılara bir de Venezuela’lılara bakarak yarattığı rivayet olunur ki, gerçek mi bilemeyeceğim desem yalan olur, zira az önce bu rivayeti kaidem vasıtasıyla ben uydurdum. Ama olsun, güzeller işte. Güzelleri hakkında denecek çok bir şey yok ama Ukrayna hakkında anlatılmaya değer şeyler de yok değil ve onları da muhakkak anlatmak lazım. Ama bir de işin öncesi var. “Neden gittin?” ve “neden Ukrayna” gibi sorulara sürekli maruz kalmış biri olarak bu sorulara yanıt vermek için öncesine gitmek lazım geliyor.

Çok kısaca öncesine değinirsem, benim geçen yılki yaz üniversitesinde tanıştığım grup arkadaşlarımla iletişimimiz bir internet listesi marifetiyle sürdü. Bu arkadaşlarımın ki Avrupa’nın aşağı yukarı her ülkesinden toplamda 50 kişi kadarlar, bir kısmı geçen yılbaşı Viyana’da da buluştular ancak ben vize problemlerim nedeniyle katılamadım. (bakınız bir yılbaşı anısı) Bu yaz da birlikte bir şeyler yapma fikri gelişti. Ben o ara takip etmiyordum gerçi, ama berabercene Ukrayna’ya gitme kararı alınmış. Organizasyonu da Moskova’da okumakta, Kiev’de oturmakta olan Alla isimli bir bayan arkadaşımız üstlenmiş. Bizi de Hollanda’nın Amsterdam ili kütüğüne kayıtlı Marie Jose ismiyle müsemma ancak bizim MJ dediğimiz başka bir arkadaşımız organize etti ve hatta beni de ikna etmek için Amsterdam’lardan İstanbul’lara kadar yol tepti. Velhasıl, 12 ziyaretçi, 3 de organizatör kılıklı arkadaş ile Kiev’de buluşma kararı aldık, biletler, vizeler alındı.

Yolculuğa bir kaç gün ya vardı, ya yoktu ki (hayda, vardı işte, nasıl yoktu, öncesindeydi hem de bir kaç gün önce hepi topu!) Ukrayna Lviv civarında fosfor yüklü bir trenin kaza yaptığı ve taşıdığı fosforun havaya karıştığı, buna bağlı olarak geniş bir bölgede asit yağmurlarının beklendiği bilgisi geldi İtalyan arkadaşlardan. Derken 5 adet İtalyan, bir adet Slovenyalı ve bir adet Macar arkadaş bu sebepten geziyi iptal ettiklerini bildirdiler. Biz 5 kişi kaldık, ama iptal etmedik, “3 organizatörle beraber 8 kişi gezeriz” dedik. 2 Hollandalı, ben, bir İtalyan, bir Estonyalı, 1 Ukraynalı, 2 Rus. Bir kaç da yerel organizasyondan katılacak vardı ki, onların bilgisi bende yoktu. MJ sağ olsun, o ilgileniyordu. Ama tabi bu kadar iptalden sonra bizim programda yer alan ve normal bir yaz üniversitesi aktivitesinin olmazsa olmazı durumunda olan uluslararası yemek yapma günü, uluslararası milli içkileri içme günü, milli müzikleri dinleme günü bir kısmı keyifli (yemek yemeler ve içmeler) ve bir kısmı işkence (yahu Avrupa Milletleri’nin milli müzikleri ne can sıkıcıdır) gibi etkinlikler de otomatikman iptal oldu. Ama biz kendi aramızda elimizdeki programı elimizden geldiğince uygulamaya karar verdik. Deli miyiz neyiz?

Bu arada benim yaptığım bir hata var ki, önemli bir hatadır kendileri. Geçen yılki organizasyonda iki adet Alla vardı. Bunlardan biri Türk asıllı bir Rus olup esasen de Turizm işleri ile uğraşan bir rehber – organizatör idi. Çok akıllı çok bilgili çok güzel falandı demek yetmez, birçok sıfatı kendi üzerinde çokça barındıran bir cinsi latifti. Bizimle geçirdiği süre kısıtlıydı ancak o kısacık sürede tüm Rusya tarihini, Moskova’yı ve hatta sonrasında ziyaret edeceğimiz yerleri dahi anlatmıştı, ayrıyeten edebi tartışmalar yapmıştık. Ancak bir Alla daha vardı ki, onun konuyla pek bir ilgisi yoktu. Tüm organizasyon boyunca bir İtalyan çocuğun peşinden koşmuş, son günlere doğru amacına ulaşır gibi olmuştu ama sonrasında ne oldu bilmiyorum. İşte ben, bizi gezdirecek olan Alla’nın birinci Alla olduğunu sanıyor ve pek de bir endişe duymuyordum. Ancak Kiev’e inip buluşma yerine gidip de diğer Alla’yı görünce, içimden bizi tuhaf sürprizlerin beklediğine dair bir şeyler geçirmedim değil. Nitekim sürprizler için çok beklemem gerekmedi.

Buluştuktan sonra bir süre beraber yolculuk ettik kalacağım konukevine doğru, bu arada ben ona iptalleri sordum. O da tüm iptallere çok bozulduğunu, en çok da Luca’ya bozulduğunu, çünkü o gelse tüm İtalyanların geleceğini söyledi. Benim kafamda şimşek çaktı. Öyle ya, bu kızın geçen yıl peşinden koştuğu İtalyan Luca’ydı. “Ama” diye ekledi Alla, “şimdi onlara kızamıyorum, gerçi benim ayrılığım keyfiyetten değil mecburiyetten olacak, ama yine de kızamıyorum onlara!!”. Ben önce algılayamadım. Sonra da önemsemedim. Bir süre sonra “ne zaman ayrılacaksın?” diye sordum. “iki saat sonra, kahretsin, senin dışında diğerlerini görecek kadar zamanım bile olamayacak. Acele edelim, sen konukevine yerleş de şehri azıcık gezdireyim sana, diğerlerine de artık sen ezdirirsin şehri,” dedi. “Yerel organizasyondan katılacaklar ve diğer Ruslar?” diye sordum. “Buradakilerle yazışmayı unuttum, diğer Ruslar da diğer İtalyanların sevgilileriydiler, bu yüzden onlar da iptal ettiler” dedi.

Bingo!! Bir anda Kiev’in orta yerinde rehber olarak atandım organizatörler tarafından, hem daha birinci dakikada iyi mi? Hani yapmadığım bir şey değil ama! Nitekim iki gün Kiev’de gezdirdim arkadaşları gerçekten. Fena değildi azıcık değiştirdiğim program. Dinyeper’de tekne turundan, St Sophiski Cathedrali’ne kadar yapılması gerekenleri yaptık, arada St. Sophiski’nin Ayasofya’dan esinlenerek yapıldığına dair lafları okuyunca bu konuda mimari bir tartışmaya dahi girdim. Uzaktan bir esinlenme sezmek mümkün olsa da, gelip görseler Ayasofya’yı karşılaştırma cesareti görürler miydi bilemeyeceğim. Nitekim bir hafta önce Ayasofya’yı görmüş olan MJ de okuduğunda güldü, benim diyecek çok şeyim kalmadı.

Bundan sonrası bizim açımızdan daha çok bir hayatta kalış (Survival) macerası biçiminde geçti. Aksi gibi ülkede İngilizce veya başka bir yabancı dil bilenlerin oranı Mars’ta su bulunup bulunmadığı muammasının doğruluğundan öte değil. Doğal olarak da organizatörümüzün ve diğer organizatörlerin birinci saat sonunda bizi terk ederek kaçmalarından ve (başta Alla sağ olsun) yapmaları gerekenlerin çoğunu yapmamış olduklarından, gezinin gerisini planlama, organize etme (bilet, otel, rezervasyon, yolculuk vs.) işleri kapıyı çalınca, başımıza gelmedik kalmadı; iyi kötü, ilginç, artık her ne açıdan değerlendirilirse. Hoş, Ukrayna’dan ortak tanıdıklar vasıtasıyla ama daha çok şans eseri Irina isimli bir arkadaş bulduk ve o da sağ olsun bizimle ilgilendi. Ama aksilikler öyle hemen ilgilenilince giderilecek türden değildi. İlk ve en önemli iş gezilecek diğer şehirlerin gidiş - dönüş biletlerinin alınması. Daha ikinci gün Kiev’den gideceğimiz diğer şehirlere (Yalta ve Odesa) gidiş biletlerini almak için istasyona gidince, iki saat kadar sonra gidiş biletlerimize kavuşmuştuk, ama dönüş biletlerini alamamıştık. “e alırsınız, ne olacak ki?” diyorsanız, sorun o değildi. Dönüş bileti yoktu, veya şöyle diyeyim, dönüş biletleri için trenlerde yer yoktu. Bu durumda gidecektik ama dönemediğimizden uçağı kaçırma, vize süresini geçirme, o ülkede rehin kalma, sınır dışı edilme vb, belki kimine tatlı ama bizim için tatsız olabilecek maceraları yaşama ihtimalimiz olacaktı. Üstelik gidiş biletlerini artık almış ve parasını ödemiştik. Nitekim her şeyi göze alarak yola çıktık. Başka istasyonlarda yatıp kalkarak, saatlerce uğraştan sonra, başka yolcuların bilet iptallerine denk gelerek çoğu teker üstü yerler de olsa, trenlerde yer kapmayı başardık.

İkinci gittiğimiz şehir olan Simferopol’e 17 saatlik bir tren yolculuğu sonucu ulaştık. Trende nedense beni çok seven ve adımı ezberleyen yaşlı bir Ukraynalı kadın gece boyu “Hasen” diye diye beni ve arkadaşlarımı çok iyi bildiğimiz(!!) Ukraynaca diliyle esir ettikten sonra trenden rezervasyon yaptığımız otele kadar eşlik etti, ama yüzlerce kiloluk yüklerimiz altında ezildik yürürken, yazın sıcağında, güneşin kucağında. Otelde soğuk bir duş hayali kurarken, düşten uyanmamız uzun sürmedi. Otel Ukraynaca bilmediğimiz gerekçesiyle bizi konukluğa kabul etmedi. Öylece kalakaldık. Tuvaleti bile kullanmamıza izin vermediler, resmen kovdular. Hasbelkader bir bakkala (üzerinde hipermarket yazıyordu dükkanın ama!) sığındık ki şanslıymışız, kasiyer İngilizce biliyormuş. Az sonra kasiyer “siz manyak mısınız, Yalta varken Simferopol’de kalınır mı? Orada kalacak yer de bulursunuz” dedi ve bizi Yalta’ya gitmeye ikna etti. Biz yine yollara düştük. Yalta’da, denize sıfır bir otelde rezervasyon iptali nedeniyle 4 kişi sudan ucuz bir fiyata (geceliği toplam 40 Euro) süitte kaldık, ama 3 kişi muhteşem yataklarda ve klimalı odada yatarken bir kişi ancak eşikte yer yatağında uyku tulumuyla yatabilecekti. Bunu nöbetleşe yaptık.

Sonrasında başımıza yine birçok şey geldi, (ama hakikaten şey yani, hangi sınıfa sokacağımı bilmiyorum ki, bu şey lafına ayrıca değinmek farz oldu artık). Yalta’dan Simferopole dönüşümüz örneğin, minibüse binmek için gittiğimiz durakta, minibüs şoförünün tuhaf bir nedenle bizi kabul etmeyip taksiye yönlendirmesi ama taksinin bizden minibüse vereceğimiz toplam paradan daha az bir para talep etmesi ve bizim kabul etmemizle sonuçlandı. En az 40 yıllık Volga marka aracın ise yolda iki kez karbüratörü tıkandı. Bir kaç kez su kaynattı. Şoför oralı olmadı, her seferinde aracı sağa çekip tamir etti, biz bekledik. Yolumuz yaklaşık bir saat uzadı, varınca da “Allah’a şükürler olsun” mahiyetinde yeri öptük, şoförü tebrik etmeyi de ihmal etmedik.

Başımıza gelen tuhaf “şey”lere başka bir örnek ise, gittiğimiz Ermeni restoranında Ermeni Müzik, Türk Restoranında İngilizce Pop Müzik, Lübnan Restoranında ise Türk Halk Müziği dinlememiz oldu, bir anlam veremedik. Odessa’da yüzmek ve güneşlenmek için gittiğimiz sahilde bizim gruptaki herkes sırayla şemsiye ve şezlong aramaya gitti, ama inanılmaz kalabalık içinde herkes eli boş ve hatta “yok kardeşim” azarlamalarıyla geri döndü. Bir ben gitmedim ki, nedeni, memleketle önemli bir telefon görüşmemdi. Ama az sonra bizimkileri fırçalayan görevli yanıma gelip “Türk müsen?” deyince, “Allahına gurban, ben de Azeriyem” diyerek şezlong ve şemsiyeleri grubun emrine amade etti. Bizim, oradan katılan yerel Ukraynalılar dahil bütün grup bu şirketleşme ve hatta mafyalaşma olayına hasedinden çatlayarak baktı ama sebeplenmemezlik etmedi.

Bu aşamada arada durumumu anlatmak için yazdığım smslere değinmeden edemeyeceğim. Kaptanın seyir defteri mahiyetinde bazen lokasyon ve durum, bazen dakika ve skor, bazen başımıza gelen türlü türlü acayiplikler konulu mesajlarım, memlekette arkadaşlarım arasında bir infiale yol açmış ki, yok rehin kalmışım, yok geri dönemeyecekmişim gibi dedikodular ve türlü türlü rivayetler çıkmış. Nitekim bu dedikodular neticesinde dönüşte çok alakasız insanların birbirinden alakasız sorularına mazhar oldum, her ne şekilde alakadar oldularsa artık. Oysa mesajlarım sadece bilgi verme mahiyetindeydi, ama ne yaparsınız işte, sağır duymaz uydurur lafını boşuna etmemiş kıymeti nezdimde günbegün artan atalarımız. Mesajlarım kimilerinde bağımlılık yaratmış olacak ki, flaş haber mahiyetinde sunulduğu falan olmuş. Ama özellikle nazarı dikkatimi celbeden bir mesaj aldım ki orada; Filiz’ler Olimpos gibi bir yerde, hem 9 kişi, en çok benim mesajlarımla eğleniyorlarmış. E daha ne diyebilirim ki?

Ukrayna hakkında anlatılması gerekli olan bir konu da trenleri. Hani tek bir yolculuk yaptım desem, tesadüftür diyeceğim ama neredeyse 3 tam günüm trende geçtiğinden, kesinlikle trenlerinin belgesellik olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; Ukrayna’da tren yolculukları hep akşam başlayıp sabah bitiyor (if yol = x, x > 100 km). X’in, pardon yolun uzunluğuna göre de “akşam” dediğim bazen ikindi, “sabah” dediğim de bazen öğlen olabiliyor tabi. Ama genelde 13 - 15 saat süren yolculuklar yapılıyor, bir akşamdan diğer sabaha. Trenler bu toplam zamanın en fazla yarısında hareket eder durumda oluyorlar, çoğunlukla her durakta yine “x” kadar bir süre hareketsiz duruyorlar (5dk < x < 45dk). Şekil şemal açısından bu trenler ortasından açık bir koridor geçen kapısız kompartımanlardan oluşuyor. Her kompartımanda 6 kişilik yatacak ve eşya koyacak yer var. Her vagonda bir de görevli var, bilet kontrolü ve bunun dışında çay, kahve, sıcak su servisi yapan. Havalandırma olmadığı gibi genelde pencereler de ya hiç açılmıyor, ya da bir parmak kadar açılıyor. Dolayısıyla özellikle güneşli saatlerde veya trenin durduğu esnada ortalık cehennem sıcağı ve bu sıcağa bağlı olarak kesif bir kokuyla dolu oluyor.

Peki, insanların genel davranışı ne oluyor? İnsancıklar önce trene binip yerleşiyorlar, sonra da pencerelere saldırıp onları açmaya çalışıyorlar. Çoğu da beceremiyor. Sonrasında bir yarım saat kadar oturup birbirlerine bakıyorlar. Bir kısmı koridorda kompartımanlar arasında havadar bir yer bulmak umuduyla geziniyor bir süre. Sonra karanlığın biraz bastırınca herkes çıkınından yemek çıkarıp görevliye de çay söyleyerek daha çok peynir, haşlanmış yumurta, domates, salatalık ve çaydan oluşan akşam öğünlerini yiyorlar. (Biz genelde bu zamanlarda McDonaldstan aldığımız menüleri yedik  ama adamlara özendik o ayrı) sonrasında ise asıl şenlik başlıyor. Herkes önce yatağını yapıyor, sonra soyunuyor. Erkeklerin üzerinde yaş kaç olursa olsun sadece bir don kalıyor, kadınlarda ise tişört ve don. Özellikle örneğin tuvalete gitmek için veya çay almak için kalkıp koridorlar arasında gezerseniz, 55 kadar insanı donla görmeniz mümkün  komik ama öyle. Belgesellik sahneler vardı hakikaten. Yanımda fotoğraf makinemin olmamasına hiç bu kadar üzülmemiştim.

Şimdi gelelim bu “şey” ve “x” ifadelerinin esrarına. Neden her şeye, özellikle bilinmeyen veya değişken olan her şeye x diyoruz biz veya tanımlayamadığımız, adını koyamadığımız her şeye “şey” diyoruz? X neyi ifade ediyor? Efendim, bunun değişik bir hikâyesi var. Bildiğiniz üzere bir şeyin diğer şeye eşit olduğunu göstermek için, evvela eşitliğin iki tarafını açarak birbirine yaklaştırır, sonra oradan sadeleştirmeler yaparak bir eşitlik elde etmeye çalışırsınız. Şimdi ben de öyle yapacağım. Olay Ortaçağ Araplarına kadar uzanıyor zira “şey” sözcüğü Arapça ve hatta “şeyler” anlamındaki “eşya” sözcüğünün tekil hali. Araplar “bilinmeyen” yerine, problemlerde o zaman bu “şey” sözcüğünü kullanırlarmış. Örneğin “paramın iki bölü dokuzuyla hurma, dört bölü dokuzuyla deve alacağım, gerisini de rakkasenin alnına basacağım” (adı Leyla mıdır nedir bu Rakkase’nin bilinmez ama) türünden manyakça bir problemi çözerken paranın tümünü “şey” diye ifade ediyorlarmış. Arapların Afrika üzerinden yürüyüşleri Endülüs’e kadar uzanınca Araplar bir anda Portekizlilerle ahbap olmuşlar. İşte bu sırada Portekizliler bu “şey” sözcüğünü çok beğenip kendi her türlü problemlerinin çözümünde de kullanmaya başlamışlar. Tabi o zamanlar Portekiz’de Güzin Abla’lar henüz türemediğinden, o günün problemleri de psikolojikten çok matematiksel olduğundan, bir bilinmeyen ifadesi ihtiyacı doğmuş ki, bir bilenler bunun için de “şey” sözcüğünü benimsemişler. Ancak Portekizce “şey” “xei” diye yazılır ki, sonradan bunu da kısaltma ihtiyacı dâhilinde “x” diye kullanmaya başlayınca, matematik dünyamız “x”ine kavuşmuş.

Şimdilik bu kadar. Gezimin devamı ve Mersin, kına ve Edebiyat Eleştirisi bölümleri gelecek yazımın konusu olacak. O zamana kadar kalın sağlıcakla.

4 Mart 2010 Perşembe

Mantık Bulmacası


Musikistan’ın başkenti Hicaz’da hareketli saatler yaşanmaktadır. Ülkenin tek devlet sanatçısı ünvanlı sanatçısı Sayyadısefer Muzaffer Paşanın ünlü piyanist ve besteci muhterem zevcesi Okşan Tellises piyanosunun başında ağır yaralı olarak bulunmuş, gençlik döneminde milli takımda da solaçık oynamış, memleketin en hızlı solaçığı ünvanlı Komiser Çotanga da sollama kurallarına riayet etmeden hızla olay mahalline intikal etmiştir.

Olay yerinde yapılan incelemede Okşan Hanım’ın olay anında, bir reklam filmi için hazırladığı segah makamı curcuna usulundeki yeni cingılını:

‘Belime vurdu ayaaaaz,

Yârimin dişi beyaaaaz,

O yar dişin firçalar,

Signalle ilkbahar yaaaz’

Şeklinde nağmeli söyleyerek piyano eşliğinde kaydettirmekte olduğu, bu sırada içeriye giren gasp çetesinin kendi aralarındaki konuşmalarının da seslere karıştığı anlaşılır. Ancak tüm çalışmalara rağmen Komiser Çotanga işin içinden çıkamaz ve görev ‘tijitalzeka’ lakaplı Tetektif Tursun ile miçosu Haçen’e tevdi edilir.

Haçen gerekli bilgileri K. Çotanga’dan alırken geri planda bir kasetten de yurttan sesler korosunun ince nağmeleri süzülmektedir...

------------------------------------------

K.Çotanga: Saat 12:45-13:15 arasi olmuş her ne olduysa…

D.Dombili: Gaydırıgubbak Cemilem, nassi nassi idelüm biz bu işü? Haçen saat kaçtür?

Haçen: Üçtür amirum.

Dombili: Getür bakalum deşifreleri... ha ver ver... hmmm, peki Haçen anlat bagayın, kalın, ince, peltek, kekeme, homurtu ne ola ki?

Haçen: Gonuşanlarun ses spesialiteleridür amirum…

D.Dombili: Ha şimdi anladum Haçen… Aç bakayun dinleyelüm…

------------------------------

Homurtu: Offf, zorlandım kapıyı açarken. Fedai, kes olm şu sarı saçlarını, karı gibi dolanıyon. Ulan biri sarışın, biri sütbeyaz. Tövbe...

İnce: Lan sessiz olsana Rüstem, elalem homurdanırken senin yürümen kadar ses yapmıyor. Hadi Kazım’la beraber, görev başına.

Okşan tellises: ‘Yarimin dişi beyaaaz, o yar dişin firçalaaaar...’

Homurtu: Hah, ses buradan geliyor. olm, sen git vur hatunu. Zaten hiç sevemedim sesini…Kara, sen de etrafı gözle.

Kekeme: Ha, ha, hangigimimiz...kakakara,....

Homurtu: Olm danaa, sen görevini bilmiyon mu?  Möööö mööööö

Peltek: Tenceğe dibin kağa, seninki benden kağa...

Kekeme: İişş tamam sanırım. Ettrafta da kikimse yokmusşş. Eeeesmer iişareet edidiyo..

İnce: İyi. Ona da esmer deriz artık. Hadi kasaya. Ulen bu ne biçim şifre yaa, 8, 9, A diye gidiyor?

Homurtu: Hay (diiiit)lar!! Hegzadesimal şifre kullanmış gavurun (diiiit)leri emme benden gaçmaaz. Hah oldu işte, ooo burada hazine var. Hadi çabuk toplayın ne varsa.

İnce: Bombayı piyanoya yerleştirip 2 saat 15 dakika sonrasına ayarladım.

Kekeme: Cececemimilemimin gegeldigii dadagglalar memeşeşeliiii...imanim...

İnce: Senin ‘imanım’ diyen dillerini yiyim. Müsamerede bu şarkıyı sana söyletseler, şarkı bitene kadar dağda meşe kalmaz, Tema da ‘10 milyar meşe allah nasip ederse toprağa dikilecek’ projesinde elinde kalan tüm meşeleri artık nerene dikerse…  

Kalın: Tankut, bomba yerleşmedi mi daha? Ferruh arabayı kapının önüne çekti. Acele, acele…

Peltek: Yuğttan sesleğ koğosu söylüyoğ...

Homurtu: Biliyoz lan dingil... Komedyen Beyaz taklitçisi seni. Söyle bakalım ‘rrrrrrrrrrrrr’.

Kalın: Nasıl bozuluyo bomba..

İnce: Bozacan mı olum, sana ne? Alla allaaah.

Kalın: Yok yani merak…

İnce: 2 saat 15 dk soora 2 dakikada 5 kez ‘sol’ 2 kez ‘mi’, 2 kez de ‘sibemol’ sonra ‘sol re sol fa’ 3 kez tekrar edilecek. Sonra da ‘fadiyez sol re do do do’. Hadi, aklında kaldıysa boz bakalım. Çilliyle besteledik.

Homurtu: Hadi hadi, oyalanmadan çıkalım, Çotanga’ya da selam çakalım…

Hep beraber: Çotanga’nın diit kocamaan, kocamaan, kocamaaaaaaaan...

-------------------------------------

K. Çotanga: o diit’leri ben yaptirdim, kaset RTÜK’e falan giderse, karakolu kapatmasınlar diye.

D.Dombili: Belli oliy, senin de ditin hageten kocuman olmuş. Aaşörtmenlerünü güyün de siport yep acık. Haçen hadi eşleştirelüm şunnaru? Bi de pomba ne zamen patlayi?

Haçen: Hepsi tamam komitanum...

Dombili: La nassi buldun oniy?

 

Soru: Haçen nasıl buldu ve yanıtlar neler?

 

Hint: Eşleştirme grupları:

 

1.     Ses Özellikleri: İnce, Kalın, Peltek, Homurtu, Kekeme

2.     Görevler: Bombacı, Şifreci, Tetikçi, Şoför, Gözetlemeci

3.     İsimler: Rüstem, Fedai, Ferruh, Kazım, Tankut

4.     Bedensel Özellikler: Sarışın, Kara, Esmer, Sütbeyaz, Çilli....

Gelsin İkinci Yarı...

7 Nisan 2009
Hayatı bir maça benzetmek değil derdim yahut Tarancı’ya atıfta bulunmak. Yolun yarısı mıdır yahut neresidir, bilmek mümkün değil elbette ama hissiyatım şu yöndedir ki benim kendi hayatım sanırım iki değil üç devreli olacak arada devre arası olmayan, bu yüzden yarısıymış gibi de gelmiyor bana. İki devreli olacaksa da bol uzatma olacak, belki uzatmanın uzatması, hakemin takdirince. Eğer bir maçsa bu hem, devreler arasında bir devre arası olması gerekirdi devrelerin yanmaması için, bazen de mola. İyi de bunlar kimin hayatında var ki benim hayatımda olsun? En çok neyi ciddiye alıyorsan ona bir mola vermek için örneğin tatile gidersin de tatile gidince hayatını askıya mı almış olursun? Düşünmek zorunda olmaya, onu bunu dert edinmeye mola verebilirsin de, nefes almamayı veya duyularını tamamen dış dünyaya kapamayı başarabilir misin?

Bugüne kadar karşılaştığım en ciddi kuralları dalgaya aldım ben, en umursanmaz şeyleri ciddiye aldım hep, bu alışkanlık nereden bulaştı yahut kimin genetiğinden miras kaldıysa? Tuhaf bulduğum ve anlamaya çalıştığım şey şu. Ciddi kuralları dalgaya alınca herkes katılıyor oyuna. Ama sonra aynı ciddiyetle uyuyor yine az önce dalgaya aldığı şeye, artık bu şey her neyse. Fakat kimsece ciddiye alınmayan şeyleri sen ciddiye almaya kalkınca deli muamelesi görüyorsun. Oysa bir eşeğin anırmasından, evde dolaşan bir karıncadan, kuşların dalda cilveleşmelerinden veya bir bebeğin ağlamasından daha önemli ne var ki? Otobüse ön kapıdan binmek mi? Kravat takmak mı? Yalnız daha tuhafı o ciddiye alınmayanlar o kadar alışmışlar ki ciddiye alınmamaya, ne zaman ki ciddiye al, ya başkaları sana deli muamelesi yapıyor, ya ciddiye alınanlar rahatsız olup sağa sola kaçışıyor. Ciddiyet her türlü bozuyor bizi.

Geçen yıllar ne bıraktı bende? Aynada gördüğüm yüzden hoşnut muyum? Ne fark eder ki? Estetikle azıcık ciddiyet mi katacağım yüzüme, azıcık da karizma? Gerçek yüz kendine uydurmaz mı illa ki sonradan katılanları, değişenleri. Ne yaparsan yap, ilk görüşten sonrakinde biter etkisi. İyi de insanın aynası o ayna mıdır duvarda asılı duran? Etrafımdakilere bakınca bir sürü ben görüyorum gözlerinde. “Ayna ayna söyle bana…” diye söze girmiş gibi okumaya çalıştığımda gözlerini kimindeki ışıktan hoşnut olduğumu görüyorum, kimindeki ışıktan mutsuz. Ne mutlu ki gözlerimi kamaştıran oldu hep, ama gözleri kamaştıran ışık da rahatsız etmez mi insanı? Ettiği oldu en azından alışana kadar. Hem ikilemde kalıyorum o zaman. Hangisi üzerinde durmalı? Memnun olduklarımla mı alakadar olunmalı, hoşnutsuz olduklarımla mı?

Olmak istediğim kişi miyim? Değilim. Olmak istediğim kişi nerede? Bilmiyorum. Üç beş yaşlarımda iken bakkal, yedi on yaşlarımda futbolcu olmak isterdim. Çok sonraları bir şekilde ikisi de oldum aslında, çok kısa süreler için de olsa. Onlu yaşlarımda kısa bir süreliğine, bir yıl kadardı sanırım, artık neye özendiysem astronot olmak istemiştim. En zoru buydu belki ama bu açığı da kapattım diyebilirim. Az uçmadım hayallerimde. Venüs, Dünya, Mars arasındaki otobanı ve durak noktalarını iyi bilirim.

Onbeşli yaşlarımda bilimle teknolojiyle uğraşmak istedim, uğraştım da. Diplomayla sabit olduğu kadarıyla gerçekten olduğum tek şey bu sanırım. Yirmili yaşlarımda idealist bir politikacı olmak istedim, ama öğrenmesi çok uzun sürmedi. İdealizm ve politika yan yana poz vermiyorlar hiçbir karede. Denedim, tanımlayamadığım bir şeyler oldum, “x partisi gençlik organları bir şeylerisi” falan. Aklıma hep gençlik döneminde daha aktif olan organlar gelirdi bu tabir itibariyle, tuhaf olurdum. Memleketi de az kurtarmadım değil ama memleketin bu kurtarılmış halini sevmedim, kendi kurtardığım hali dâhil. Vazgeçtim. “Allah kurtarsın” diyeceğim ama memleket için değil. Memleketten yana öyle büyük sorunlar yok. Sürekli olarak kurtarma aşkıyla yanıp tutuşanlardan kurtulmalı asıl.

Yirmibeşlerimde işadamı, erken otuzlarımda yazar olmak istedim. İşadamı olmakta bir numara yokmuş. İş varsa sen de adamsan olay tamam. Artık gerisi senin adamlığına kalmış. Yazarlığı ise başaramayacağım sanırım, tuhaf bir nedenden, itiraf etmesi zor ama samimiyet noksanlığından. Yazmak samimiydi de, yazar olmak samimi değildi benliğimle bilincim arasındaki çatışmada. Yazmaktan yana sorunum olmadı hiç, iyi kötü yazdım, yazabildim hep, yazdıklarım da samimiydi mutlaka, ama ya yazmadıklarım…

Şimdi ne olmak istediğimi bilmiyorum, sadece etrafımda insanlar olsun istiyorum, ama insan gibi insanlar, hepsi bu. Yok, hepsi bu değil.

Bir de şunu isterdim. O bakkal, o futbolcu, o astronot, o mühendis, o politikacı, o işadamı ve o yazar bir gün trene binseler ve hep beraber bir yöne doğru seyahat etseler. Yok, öyle her yöne değil, o hepsinin sıkıştıklarında baktıkları yöne, baktıklarında aradıkları, görmeyi arzuladıkları ışığın yükseldiği yöne, doğuya doğru uzun bir tren yolculuğu yapsalar. Yolculuk esnasında aynı kompartımana tıkışıp sıkışsalar, birbirlerini çekmek zorunda kalsalar. Ne kadar samimi olurlardı birbirlerine? Bakkal ezilir miydi diğerlerinin yanında? Futbolcu ne oldum delisi olurdu da caka mı satardı? Mühendis aklına dair ukalalıkları mı dizerdi? Yazar hepsine “siz ne anlarsınız, hayatınızda hiç düşündünüz mü” bakışı mı fırlatırdı? Astronot “ben neler gördüm” yahut “ben uzaydayken” diye söze girer miydi? Politikacı politika yapardı da işadamı “ben hepinizi yanımda çalıştırırım” mı derdi? Belki de en önemlisi, birisinden birisi yahut hepsi mevcut durumlarının en iyisi olduğunu söylerlerdi belki ama hangileri inanır, hangileri inanmazdı? Hangileri samimiyetlerini korur, hangileri korumazdı? Ne konuşur, ne yaşarlardı?

En çok ne koyuyor bana? Bir aralar hayatımı paylaştığım, her şeyden çok sevdiğim bazı insanlarla şu an görüşmüyor, konuşmuyor olmak. Kimi hayatta değil, kimi hayatımda değil ve daha büyük bir eksiklik yok hayatımda. Ben kendimle kendim olmadım ki her ne olduysam, olamadıysam. Olmadığım onlarla olmadı, olduğum onlarla oldu. Onlar gibi olduğum, onlara özenip olduğum, değiştiğim, geliştiğim, vardığım, varamadığım ama onlardan etkilenen her ne varsa, artık her ne kadarsa, onları özler durur.

Lafı çok uzatmadan sesleniyorum patrona. “İlk yarı için sağol, mola gerekmez, gelsin ikinci yarı.”


İrem'e Not

İrem, 36 yaşıma girmeye hazırlandığım gün yukarıdakileri kendime yazmaya çalışırken sen geldin, artık sana değinmeden geçmek olmaz. Telefonda ağlama sesini duyunca gözlerim yaşardı benim de, aynı pınardan ıslandı önce kirpiklerimiz, sonra yanaklarımız. Gözlerin açık doğmuş, hemen memeye saldırmışsın. Ee, ağlamayan bebeye meme vermezler, bunu doğuştan biliyor olmana sevindim. 4 erkek yeğenimden sonraki ilk kız yeğenim oldun İrem. Ve ilk kez amca oldum sayende, daha da büyümüş hissettim kendimi bir anda. Şu ana kadar doğum günlerime aldığım en güzel doğum günü hediyesi oldun, gerçi şu an için bu gerçek senin pek umurunda değil. Olsun, ben yolun ikinci yarısına doğru yola koyulurken ilk yarısına adım atan bir yol arkadaşım var artık, aynı adımlarla yürüyeceğimiz. Senin adımların bana uymaz şimdilik ama ben de küçük küçük atarım adımlarımı bir süre. Umarım uzun süreler beraber yol alırız. İyi ki doğdun İrem Bebek. Doğum günlerimizi beraber idrak edeceğiz senle. İyi yaşa e mi?

İlk yarısını bugün bitirmekte olan birinden, ilk yarısına bugün başlayan birine, canım İrem’ime, sevgilerimle…

6 Ocak 2010 Çarşamba

Tatil Dönüşleri - Gezi Yazıları

RUSYA YAZ ÜNİVERSİTESİ DÖNÜŞÜ
Bol okumalı, bol gezmeli, bol yorulmalı, az hatta çok az uyumalı bir tatilin ardından 'İstabul - Moskova - Vladimir - Suzdal - Moskova - St. Petersburg - Peterhof - St. Petersburg - Moskova - İstanbul - Ankara - Bodrum' güzergahında seyreden tatilim pazarı pazartesine bağlayan gecenin, müteakip sabahının ilk saatlerinde Havaş Otobüsü bulamayarak taksiye 50 TL (bu Türk Lirası’nın yenisi eskisi kalmadı değil mi?) bayılmak suretiyle son buldu.
'Eve gidip bir kaç saat uyumak' şeklinde yapmış olduğum plan ise hangi akla hizmet bilinmez 'uyumadan şu bilgisayarıma bir bakayım' diye gayet saçma ve mantıksız bir hareket yüzünden, bilgisayarımın açılmamakta direnmesi ve sonrasında da ben yatağımda uyumaya çalışırken açılma döngüsüne girmesi nedeniyle uzun ve sabırlı bir uğraşa rağmen başarısızlıkla neticelenmekle kalmadı; bu döngü bir süre daha sürüp beni uyutmayınca bilgisayarın takılı olduğu prizin şalterini indirmek suretiyle son buldu ki, gece gece daha iyi bir çözüm bulma şansım olmadı ne yazık ki. Bu “ne yazık ki!” ifadesi gerçekten vurgulu, zira sabah aynı şalterden buzdolabının takılı olduğu prizin de beslenmekte olduğunu fark ettiğimde artık çok geçti, yapacak bir şey yoktu. Asırlık buzdolabımın buzluktaki kendisi kadar eski buzdağlarını da eritmişiz. Ortalıkta (mutfak + salon + hol) ufak çaplı bir su göleti vardı.
Bütün bu ahval ve şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere buzdolabımın dahilinde mesken tutmak suretiyle yer işgal eden her türlü yiyecek ve dahi içecek malzemesinin temizlenip ayıklanması, ama bu durumun bencileyin pek de evcimen olmayan, eve mecbur kalmadıkça uğramayan bir adam için günlerce sürebileceği hesaba katılırsa topyekün atılması icap ediyordu ki, ben bu ikinci yolu seçtim. Bir kısım yiyeceği direk attım, yetişemediğim diğer bir kısmı ertesi gün attım.
Sabah kurduğum saatin sesine uyanmayıp ev arkadaşımın sarsmalarıyla uyanmam ise daha önce hayatımın herhangi bir anında vaki olmuş bir olay değil. Zira bendeniz, tavşanların dahi örnek aldığı bir uyku düzeneğine sahibim, ki yakınlarda bulduğunuz ilk tavşana sorarsanız kuvvetle ihtimal beni gıptayla örnek aldıkları uykunun duayeni diye tanıtacaktır.
Velhasıl, bu sarsmalar sonucunda önce hayata gözlerimi, her sabah yaptığım gibi yeniden açtım. Sonra ev arkadaşımın uyarısı geldi. 'Mutfakta yere çıplak ayakla basma, şalter atmış, buzdağları erimiş'. Ses etmedim tabi. 'Neden ki?' dedim sadece. 'Bilmem' dedi. İki elektronik mühendisi ardı ardına bir kaç mantıklı ama pratikte geçerliliği olmayan neden sıraladık. Sonra giyinip işe geldik. Bu arada ben hala kendimi bir şakanın ortasında hissediyorum. Daha henüz bir kaç saat önce uzun bir tatili Bodrum'da bir tekne turunda Çatalada'da günbatımını izlerken tamamlayıp işe gelmişim. Şu an işteyim ve kabus gibi sürüyle işim var. Olsa olsa şaka işte.
Ben aslında size kısaca tatil esnasında okuduğum kitaplardan söz edecektim ama yine her zaman yaptığım gibi ana konuyu dağıtıp detaylara girdim. Buradan kısa bir toparlamaya yapayım. Aslında hala söyleyecek, yazacak çok lafım var ama, konuşuruz artık. Şu an nedense çok yazasım yok, malum iş güç. Hem listemizin yeni üyeleri var, tanıyan var, tanımayan var, lafı uzatmak olmaz şimdi. Yakında yeni arkadaşlarla da kaynaşıp yeniden biz bize olunca belki başka detayları da aktarmak kısmet olur.
Neyse kitaplara dönersek, ilk okuduğum kitap Ernest W. Heine'nin Alamut'a Dönüş - Güvercinin Gerdanlığı isimli tarihi romanı idi. Tapınak Şövelyeleri'nin en güçlü oldukları bir dönemde Hasan Sabbah'ı ve Alamut'u merak edip bir şövalyeyi Alamut'a gönderme girişimlerini hikaye eden roman, farklı coğrafya, farklı din ve farklı atmosferlerde işlenen başarılı bir çalışma olmuş. Her ne kadar İsmaili öğretisi kısımları gayet yüzeysel ve hatta yanlışlıklar içerse de, Suudi Arabistan'da 10 yıl kadar kalmış Avrupa'lı bir mimarın elinden çıkan kitap, kurgusu dahilinde sürükleyici ve heyecanlı olmasının yanında objektif sayılabilecek ciddi bilgi ve değerlendirmeler de içeriyor.
İkinci Kitap Philip Kindred Dick ismiyle müsemma, özellikle 'Gerçek nedir?' konusunu işlemedeki başarısıyla malum ünlü bilimkurgu yazarının “Yüksek Şatodaki Adam” isimli romanı idi. Kendisini daha çok sinemaya uyarlanmış uzun öykü, kısa romanlarından tanıdığımız Philip K. Dick (Blade Runner, Minority Report, Total Recall, Paycheck) bu romanında bilimkurguyu alternatif bir tarih üreterek yapıyor. Roman Almanya ve Japonya'nın kazandığı bir İkinci Dünya Savaşı ertesi 1961 yılında geçiyor. Özellikle alternatif düşünceler ve bunların yorumlanması konusunda başarılı önermelere sahip bir yazar olması dışında kurgusal olarak da başarılı bulduğumu ifade edebilirim. Daha fazla detay veya yorum eklemek istemiyorum ama Philip K. Dick'i bu veya başka bir eseriyle (Türkçeye çevrilmiş çok sayıda romanı, öyküsü var, Ubik olabilir örneğin) okuma programımıza ekleyebiliriz.
Okuduğum üçüncü ve son kitap ise Murathan Mungan'ın Geyikler Lanetler isimli eseriydi. Esasen bir tiyatro eseri biçiminde yazılmış olan eserin açıkçası roman şeklinde yazılmasını tercih ederdim. Anadolu'daki bir takım efsanelerden ilham alan eser, tarihi bir dönemde göçebe bir obanın yerleşik hayata geçişini ve akabinde obaya yapışan laneti mistik bir havada anlatıyor. Eğer tiyatrosu sergilenecek olursa gitmek isterim.

İspanya - Kanarya Adaları

Tatil Dönüşü - İspanya

Uzun ve yorucu ama keyifli bir tatilden sonra yeniden yerimdeyim. Uzun uzun anlatması zor şimdi, bir o kadar da gereksiz, ama bir dönüş yolculuğum var ki... Hoş eminim bizim bu kariler gurubunda (okuyucu okuyucu, kimse yanlış anlamasın) ne dönüş yolculukları, ne anıları olanlar vardır ama ne yapalım biz kendi yaşadıklarımızı yazacağız elbette. Başkasının yaşadıklarında gözümüz yok ne de olsa. Hem her yaşayan yazsa olur mu ki?

Şimdi cümleye ‘Uzun ve yorucu ama keyifli bıdı bıdı bıdı’ diye girdim ama aslında bana göre çok kısaydı. Ama her güzel şey çabuk bitermiş ya, bu yüzden bu uzun yolculuk sırasında sık sık tavaf ettiğim kenef ve benzeri yapılar nedeniyle ‘Türk’ün aklı ya bilmemnerede ya elemterede gelir’ özdeyişini de anmadan geçemeyeğim, zira belki de hayatın anlamını bu tavaf ve ziyaretlerin birinde çözdüm. Douglas Adams üstadımın Otostopçu’nun Galaksi Rehberi isimli güzide ilmihalinde belirttiği gibi 42 değil bence hayatın anlamı ama bence şöyle bir cümle. Şu an bulunduğum işyerinde sağlamasını da yaptım üstelik. ‘Madem ki her güzel şey çabuk biter, uzun yaşamak istiyorsan hayattan zevk almayacaksın kardeşim. Olabildiğince sıkıcı, olabildiğince monoton yaşayacaksın ki, o hayat lastik gibi uzayacak.’ Daha da önemlisi, yıllar sonra ‘Vay be, ne günlerdi?’ demeyeceksin. Ben bugüne bugün, hayatım boyunca bir adam görmedim ki, ‘Vay be, zamanında işyerinde bir günde 180 telefona bakmıştım. Neydi o günler?’ desin. Ama gençliğinde iki kızla dolaşmış olsun da karşılıklı iki çekirdek çitlesinler, ömür boyu çapkınlık anısı dinlersin adamdan. ‘Off ne günlerdi?’ diye de gerinir durur. Bu insanoğlu garip mahluk.

Aslında tatilimin uzun olduğunu da bana göreceli gelen zaman diliminin uzunluğundan değil, yerime oturduğum zaman koltuğumun vücut şeklime uyum sağlayamamasından kestirip çıkarttım. Hani bir yıldır yerime uğramasam, popomla sandalyem arası uyumsuzluk bu kadar olurdu. O an dedim ki, ‘Hasan, ne zamandır yoktun acaba? Sana üç gün gibi gelmiş olabilir ama?’. Sonradan bir arkadaşım imdadıma yetişti de açıklama yaptı. Meğer makam koltuğumu değiştirmişler. Hoş eskisini bulup getirttim ama oturan arkadaş artık kendine göre boy vs ayarı çektiğinden, hele bir de benim iki katım bir siklete dahi sahip olduğundan bir daha ayar mayar tutmadı koltuk. Sonradan öğrendim ki, zaten benim oturacağım yer de kat da değişmiş. Eh, apar topar taşındım. Artık 3 kat yukarıdayım. Neyse bu başka bir konu, ben tatil maceralarımın son kısmını oluşturan ‘Dönüş Yolculuğu’ olayına geri döneyim.

Hemen kısaca daha öncesine değinirsem; 22 Ağustos sabahı, sabah namazına müteakip Macaristan menşeli Malev şirketi tayyaresine binip Budapeşte aktarması marifetiylen Madrid’e indik, ben ve yol arkadaşlarım; bir zatı muhterem, bir de cinsi latif. Maksadımız, Kanarya Adaları’ndan Tenerife’de gerçekleştirilecek Pisikoloji Kongresi’nde arz-ı endam edecek ve çalışmalarını beynelmilel erkanla istişare edecek cinsi latif arkadaşımıza her tür pisikolojik, moral, motivasyon, lojistik ve hatta teknolojik destek vermek (ki bana daha çok teknolojik destek işi düştü, eee bilgiişlemci dediğin başka ne desteği versin ki? Hem zaten nişanlısı dururken moral motivasyon desteği vermek bize düşmez), arada da tatil maksadıylan adanın fasilitelerinden faydalanmak. Ama ilk durak Madrid ki burada berabercene geldiğimiz zatı muhterem arkadaşımızın ağabeyi ülkemizin Madrid Büyükelçiliği’nde ‘büyük adam’ vazifesi nedeniyle ikamet ediyor. Biz de misafir olacağız. Detaylar boldur ancak bir detay vardı ki, bu arkadaşımızın bir misafiri daha vardı, Kolombiya’lı kız arkadaşı. Tarih ve Edebiyat meraklısı bu arkadaşla bol miktarda Edebiyat Grubumuz bünyesinde harika sunuşlar yapılaraktan bilgileri aktarılan Marquez, Rulfo, Vasconcelos, Cervantes tartışma ve mutalaa imkanım oldu ki, bu beni mutlu ve mesut etmekle kalmayıp esasen saadetlere gark etti.

Tatilin kongre ve ada boyutu farklı bir yazı konusu olabilir ancak bu yazıda bu tarz detaylara değinilmeyecektir. Adanın güzel bir ada olduğu ve gezilip görülmesi gerektiği gerçeği ve adanın ve hatta pisikoloji kongresinin fasilitelerinden son deme kadar yararlanıldığı bilgisinin aktarılmasıyla yetinilecektir. Zira amaç dönüş yolculuğu üzerinde durmaktır. Hatta esasen bu yolcuğun da ancak son kısmında gerçekleşen bir takım havadisleri aktarmaktır ama şimdiden yazı uzun bir yazı oldu. Velhasıl ada dönüşü geri geldiğimiz Madrid’e atlıyorum yeniden. Hadi atlamadan önce şu an aklıma gelen bir son dakika haberini de ekleyeyim ikaz mahiyetinde. İngilizcenize güvenerek gitmeyin İspanya’ya, Kanarya Adaları’na. Valla benim neredeyse hiç kullanılmamaktan eskiyen garip Arapçam çok daha fazla işe yaradı. Zaten tüm satıcılar Hintli Afganistanlı falandı. İngilizce ‘hello’ desen uzaylı müamelesi görüyorsun burada.

Neyse döndük Madrid’e, dinlenmedik, yatmadık, arkadaşlarla ‘Bir şehir turu yapalım’ dedik. Hani üstü açık otobüste şehri tavaf eden seyirlik turistler var ya. O otobüslere bilet aldık. Palacio Real De Madrid, Stad Santiago Barnebau vs derken La Prado Müzesine de geldik. İlk karşılaştığım, dışarıda kocaman bir Fransisco De Goya heykeli altında yine Edebiyat Grubu’muz toplantılarına konu olan ‘La maja Das Nuda’ kabartması. Orijinal tablosu da içerideymiş, fotosunu kaçırmadım, diğer resim ‘La Maja Vestida’ ile beraber çektim. Yanyana koymuşlar ikisini, ‘Çıplak Maja, Giyinik Maja’, ne hoş. Tabi insan sinirleniyor gezerken, adamlar koskocaman, saray gibi binayı müze diye ayırmışlar, bulup arayıp tarayıp orijinal resimleri almış getirmişler, hani inanılır gibi değil neredeyse, Velasquez’in çizdikleri 20 oda artı iki salon falan tutuyor mesela. Kaldı ki, Pablo Picasso ve Salvador Dali’nin çizittirdikleri burada değil. Onlara ayrı ayrı müze yapmışlar. Bizde ressamlar deli muamelesi görüyor.

Neyse, şehir turu geç bitti. Madrid’de ikamet eden arkadaşla da buluşup bir Meksika Köftecisi’nde, tekerli şapkalar giymiş amcaların tıngırdattığı gitarlarla yapılan müzik eşliğinde yediğimiz, yanında banılmış tandır ekmeğiyle servis esilen bol acılı köftelerin ihracına dair tevekkülle karışık efkara dalmışken farkettim ki, bir önceki gece gibi bu gece de uykudan yana nasipsisiz. Eve girdğimizde saat ikiydi, ancak sabah 6:55 gibi yani dört saat kadar sonra uçağım var. Yatsan kalkılmaz, dursan uyanık kalınmaz, ama sohbettir, muhabbettir derken sabaha kadar oturduk, vedalaştım arkadaşlarla bindim taksiye, geldim havaalanına. Kontrol, bilet muayenesi, bagaj teslimi derken kendimi bir oturacak yere attım, uzandım ama biliyorum ki bir uyursam uçak kaçar. O vaziyette yarı uyanık yarı uykulu bir buçuk saat geçirip uçağa bindim ama uykum bir açılmış, gözlerim hiç bir şekilde kapanmıyor. Budapeşte'ye kadar böyle geçti.

Budapeşte’de 4 saat kadar bekleyip İstanbul Uçağı’na bineceğim ama bol miktarda free shop alışverişim var. Onlara daldım. Bir açlık vs, orada da zamanı bir şekilde yedim bitirdim, İstanbul Uçağı’na bindim. Yine uykusuzluk, saat 16:00 İstanbul’dayım. Yaklaşık 3 gündür hiç uyumadım ama Atatürk Havalimanı’nda da 4 saat kadar oyalanıp Onur Air Adana Uçağı’na bineceğim. Bu arada 25 kiloluk bagajıma da yeniden kavuşup hasretle kucaklaşmam uzun sürmedi. Yok valla, ironi olsun diye söylemiyorum, kucaklanmadan yerinden santim kalkmıyor hakkaten bavulum.

Aksilik bu ya, havaalanında artık sıkıntıdan 'ya bari bir iki kişinin sesini duyayım' dedim, şarjım bitmiş, 4 saat iç hatlar terminalinde öyle bekledim, deli gibi yorgunum ama uykum da yok, of felaketti...

Ardından, nihayet binebildiğim Onur Air Adana 20:30 uçağında yanımda bir amca. Deli desem deli değil, akıllı desem, o hiç değil. O pencere kenarında ben koridor. Hava kararmış artık, etraf seçilmiyor. Seçilse de benim dışarıyla ilgim yok zaten, görebilecek, hatta bakabilecek durumum yok. Mizansen çok önemli. Bu yüzden bu paragrafta yazdıklarımı baştan okuyun isterseniz. Yok ' ben zekiyim, aklımda tutarım' diyen varsa siz bilirsiniz artık. Ama önemli...

- Merhaba
- Merhaba Amca...
- Uçak güzelmiş
- ????

Ben yorgunluktan geberecem, hiç konuşasım yok. Elimde de Turgenyev, Babalar ve Oğullar var ki, 3 - 5 sayfa okursam belki uykum gelir. Ama kitap da sardırdı bir yandan. Diğer yandan amca kıpraşıyor. Yıllar önce kaybedip o zamandır bu zamandır fellik fellik aradığı oğluymuşum gibi bakıyor yüzüme. Belli ki konuşmak istiyor. Ama be amca madem konuşacaktın, benim yanımda ne işin vardı ki o halde?

Neyse, birazdan havalandık, ben de tamamen kitaba konsantre iken amca yine depreşti.

- Yolculuk Adana mı?
- ??? Adana Uçağı di mi?
- Evet, Adana mı senin de?
- ???
- Adana??
- Valla ben yolda inecem.!!
- Nasıl ki?
- Valla bilmem, ben hostese söyledim, bir şekil yapacaklar artık.
- Nasıl yapacaklar?
- Nasıl yapacaklar, orasına ben karışmam.
- Allah Allah... (sonra kendi kendine) Yolda inecekmiş

Neyse ben döndüm kitabıma... Okuyorum ama vicdan azabı duyuyorum bir yandan. Amcaya doğru döndüm, hani şirin bir yüz ifadesiyle ‘amca, şakaydı’ falan diyecem, gülümseyecem vs... Ama amca, hemen pası aldı, mal bulmuş mağrip gibi konuya daldı.

- Türkiye büyük memleket
- Hmmm... Evet, ama eğitim şart
- O da doğru...

Ben vazgeçtim gülümsemekten acilen kitabıma döndüm. İki sayfa okudum okumadım, inatla uykum gelmiyor hala. Şikâyetçi değilim zira kitap sürüklüyor ama ben kitap okudukça da amca rahat vermeyecek bu belli. Yeniden bakıyor, belli ki konuşacak bir konu arıyor, arada da dışarı bakıyor ama zifiri karanlık, artık ne görüyorsa... Döndüm 'Ne var?' der gibi...

- Aşşağısı Bursa mı?
- ???
- Bursa var ya il?
- ???
- Bursa olsa gerek!! Kesin Bursa'dır heralde.
- Valla Amca, tabelayı okuyamadım buradan, hem karanlık hem yerim koridor yanı.
- Yok yok Bursa, kesin Bursa, dağ falan vardı demin.
- Uludağ?
- Ha o dağ işte...
- ????

Bundan sonra ben amcayla irtibatı kopardım, ama araya ikramlar falan girdi. Hostes içecek dağıtırken ben hostese daha yakınım, su istedim hostesten, amca da kola dedi. Amcanın kolasını verdim önce, döndüm suyu bekliyorum. Amca hostese döndü, 'Yeğenime de su ver bakiim' dedi. Ben de hostese mecburen sırıttım.

Birazdan da bulunduğumuz yerin Silifke olduğunu iddia etti ki, Adana uçağının Silifke üzerinde ne işi var, olmasa gerek ama var mı bilmiyorum... Bence attı.

Sonra da uçak indi zaten. Ama nispeten yumuşak bir iniş yaptık. Amca dayanamadı, yüksek sesle ‘Bravo Pilot’ diye bağırdı. O bize su kola veren hostesle gözgöze geldim. Amcanın yeğeniyim yaa? Karşılıklı gülümsedik birbirimize. İnerken de vedalaştım amcayla, ‘görüşmek üzere’ dedim, dualar ettim bidaha karşılaşalım diye.

Ablamlar karşıladılar eve geldim. Sonrası acaip bir aile kalabalığı. Sürekli bir yerlere yemeğe gittik. Gittiğimiz her yer kalabalıktı. Bir de bizim ailenin 'herkesin birden aynı anda' konuşma huyu var ki, kulaklarımdan hala bizimkilerin replikleri geçiyor....

Pazar gece geldim, Pazartesi sabah yorgun argın işbaşı yaptım. İlk gün tüm günüm mail temizlemekle geçti, az sonra da başka kata taşındım. Arada da ilk fırsatta yazayım dedim. Maceralar beklemez. Sonra birikiyor, yazamıyorum. Ama işe gelir gelmez hayatım otomatik olarak uzadı. Ömrüme ömür ekledim. Yok bi daha tatil matil. Zaman hızlıca akıp gidiyor, alimallah hayatı kısalıyor insanın.