Bizim Kınalarımız – Bizim Düğünlerimiz
Ukrayna’daki günlerim, Simferopol’den Kiev’e 17 saat kadar süren ve tek başıma çıktığım uzun bir tren yolculuğu ile sonlandı. Tren azıcık da olsa, rötar yapsaydı uçağı kaçırma ihtimalim vardı. Ama aksi gibi, önce tren rötar yapmadı, sonra iner inmez gayet ucuza, gayet babacan bir adam arabasıyla beni havalimanına bırakmayı kabul etti. (Ukrayna’da normal araçlar da, eğer fiyatta anlaşırsanız, sizi herhangi bir yere bırakabiliyorlar) Böyle olunca bana yazacak malzeme çıkmadı. Olsa olsa diyebilirim ki, yol boyunca ben de, arabanın şoförü de sürekli konuştuk. Politikadan, spordan, havanın sıcaklığından, Ukrayna’dan, Türkiye’den konuştuk durduk, hem de birbirimizi tek kelime anlamadan. O kendi dilinde, ben kendi dilimde.
Tatilimin geri kalanında ise güzel ama sıcak hatta çok sıcak ülkemdeydim. İstanbul ve Ankara’da azıcık oyalanıp yapılacak işlerimi hallettikten sonra atladım Mersin’e gittim. Kuzenimin kınası ve nikâhı var ve ben daha çok bu konuya eğileceğim.
Kınanın yeri, zamanı, mekânı önemli değil. Üç önemli husus var. İlki, benim kemer sorunum (buna Hasan’ın kemer sorunu tamlamasının kısaltması olarak HKS diyeceğim bundan sonra, hem Neşe’nin Kepek Sorunu’na her daim özenmişimdir, onu çağrıştırsın), diğerleri ise kınada çalan orkestra ve oynayanlar.
İlk mühim konu olan HKS’nin tecellisi şu şekilde oldu. Yanıma bir sürü şey almışım ama kemer almamışım. Akşam kına var, benim çarşıya çıkacak, satın alacak zamanım yok. “Kardeşimden bulurum” dedim, bulamadım. Ondan bundan talep ettim, olmadı. En son eniştemi aradım, “tamam ben sana getiririm” dedi. Getirdi de. Ama aramızda büyük bir siklet farkı var ki, en küçük kemerini getirmiş, onu da yolda delgici arayıp deldirmeye çalışmış ama bulamamış. “olur zahir” denerek getirilen kemer belimi iki kez doladı. Pantolon dursa yerinde, sorun değil ama, durmuyor ki yerinde, millet Neşe’nin kepekten kurtulmuş saçları gibi ahenkle dans ederken bana kınada gözlem yapmak düştü. İşte bu yazıyı da ondan yazıyorum zaten, o kadar gözlem boşa gitmesin diye. Bir ara “boşver gözlemi, eğlenmene bak” diyerek, geline kardeşince sarılacak kuşağın benzerine dolanmak için kuşağa sulanmak geldiyse de, o kuşak düğünde sarılırmış (3 abla evlendirdim, hala öğrenememişim), bu düşünce işe yaramadı. Kemersiz oturduk, ertesi günkü nikaha enişteye talimat verdik mecburen, kemer delinsin diye.
İkinci mühim konu olan orkestraydı yani hani. Burada orkestradan kasıt, öyle farklı insanlardan ve enstrümanlardan oluşan makul bir grup olmasın sakın. Önünde bir org olan gençten bir çocukcağız ile onun yanında neden durduğu belli olmayan daha gençten daha bir çocukcağız. Biri çalıp söylüyor, diğeri çalmadan bazen söylüyor, bazen söylemiyor.
Şimdi biliyorum, herkesin en az bir, çoğunlukla bir kaç düğün anısı vardır, orkestra, piyanist şantör, DJ ile ilgili. Eminim ki aralarında çok ilginç, çok komik olanlar da vardır. Bu hepsinden daha komik falan gibi bir iddia taşımıyorum, velev ki anlatacak şeyler var ve şu kadarını söylesem yeterli, benim için bugüne kadar gördüğüm tüm orkestralar içinde rezillikte 1 numara kesinlikle bunlardı. Hani, gördüklerim içinde değil de duyduklarım içinde deseydim 1 numara bunlar olmayacaktı.
Peki, kim olacaktı? Kısaca özetlersem, 1955 yılında ilki yapılan Altın Mikrofon Şarkı Yarışması, Türk Popuna eserler kazandırmak ve pop müziği Türkiye’de yaygınlaştırmak için yapılan bir yarışma olarak önemli bir yere sahiptir. O dönemde daha henüz besteciler olmadığından, daha çok TSM veya THM parçaları, pop enstrümanlarıyla çalınacak şekilde yeniden düzenlenerek pop şarkısı gibi söylenmişler, çok başarılı örnekleri de var. Nitekim sözügeçen ve finale kadar kalan eser de bu düzenlemelerden biri, hem herkesin bildiği “Karadır Kaşların” isimli müstesna türkümüz. Söyleyen grup, bu türkümüzün önüne bir de Hicrani’nin muhteşem bir türküsünü de koymuş uzun hava niyetine söylüyor:
Kime kin ettin de giydin alları
Yakın iken ırak ettin yolları
Mihnet ile yetirdiğin gülleri
Varıp gittin bir soysuza yoldurdun
Yalnız bu uzunhavası dahil bu türküyü öyle berbat yorumlamışlar ki, hani ders niyetine okutulur. Vokalist önemli bir müzik adamı aslında. Adını yazmayacağım burada, merak edenler araştırsın, bulsun, hatta çoğunuz tanıyorsunuzdur bile. Ben daha önce tanımıyordum. İşte, duyduğum en kötü yorum kategorisinde bu grubu bu yorumla hiç kimse kalbimden ve dahi hatıralarımdan silemez ama, gördüklerim içinde performanslarıyla gerek beni, gerekse diğer davetlileri dumura uğratan bu ikili de hatıralarım arasındaki yerini sadece beynimde değil artık bu satırlarda da alarak tarihe kazınmış oldular. Torunlarıma bile okutmazsam ne olayım?
Esasen her ne kadar dinlemeden, görmeden anlatmak zor olsa da, ufak tefek teorik müzik bilgileri ışığında, temelde iki konuyu göz önüne getirmeye çalışacağım. Birincisi güfte ile ilgili. Bir sürü hiç duymadığım şarkıyı ardı ardına sıraladılar. Bestecisi bunlar da olabilir hani. Ama bir tanesi var ki, o gündür bugündür aklımdan çıkmıyor. Sözlerini şöyle yorumladılar ki kendi başlarına değiştirmiş de olabilirler:
Hele hele yandım Adanalım
Hele bir yaklaş badanalım
Çiftetelli çalıyor
Gel yanıma oynayalım
Hele hele yandım Anteplim
Hele bir yaklaş mekteplim
Çiftetelli çalıyor
Gel de bir döktürelim
Şimdi ne var bu sözlerde diyen çıkar belki. Benim sorunum daha çok kafiyelerde. İnsanlar neden Adanalım gibi bir sözcükten kafiye yapmaya çalışırlar ki? Bu soruya uygun bir yanıt veremiyorum bir türlü? Askerdeyken iki farklı görev yerim vardı. Birinde yüzlerce gigabayt mp3 varken, diğerinde 3 – 5 şarkı ya vardı ya yoktu. İşte biz bu 3 – 5 şarkıyı binlerce kez dinledik ki, birisi herkesçe bilindik olan “Amman Adanalım” şarkısıydı. Yıldız Tilbe yorumundaki sözler itibariyle, şöyleydi sözleri:
Emman Eddannalı
Yandım Eddannali
Evde duramıyom
Sena Deddannali
Şimdi bu nedir yaa? Yani tamam anladık, Adanalı birini sevmiş, eyvallah, ben de sevmiştim vakti zamanında, güzel kızları var malumunuzca. Adına şarkı da yazmak istemiş ama kafiye diye sevgilisinin adını falan yazsaymış ya artık neyse adı, Hatice mi, Emine mi, Ahmet mi, Cemal mi, her neyse işte. Sırf Adanalı sözcüğüne kafiye olsun diye sözlük taraması yapıp olabilecek sözcükler dizilse, buna şiir mi denir şimdi? “Gel yanıma badanalım”mış, acep çok mu makyaj var hatunun üstünde, ama ona da badanalı diye yakıştırma yapılmaz ki, en başta ayıp. Diğer kafiye “evde duramıyom sana dadanalı”ymış. Allah için, hangi seven kişi kendi sevgisini veya bağlılığını “dadanmak” sözcüğüyle bağdaştırabilir ki. Oldu mu şimdi?
Bu ikili orkestra ile ilgili olarak söyleyebileceğim ikinci şey şu ki, adamlarda bir ritm duygusu yok. İlginç gelebilir tabi, ritim duygusu olmayan orkestra olgusu,ama e yoookk, ben ne yapayım, yoksa yok. Hani “ritim duygusu olmadan orkestra olunur mu?” diye sorsanız, haklısınız, olunmazdı bunları görünceye kadar; ama bir tane var işte, biliyorum, hem gördüm hem duydum, hem yaşadım. Peki nasıl yok? Şöyle; arkada malum her orgda olan otomatik cıstak çalıyor, üstüne klavyelerle bişeyler çalıyorlar ama bu iki ayrı müzik bir türlü örtüşmüyor. Başlarda sorun olmadı bir şekilde halloldu da, ne zaman ki bizim Trakya’nın 9/8 lik aksak ritmi başladı çalmaya, o zaman karıştı ortalık. Şimdi ufak bir teorik bilgi vermem gerekirse, haddim değil ama; 9 zamanlı müziğin türleri var, ya 2’ler üzerine bina edilir, ya 3’ler üzerine. 2’ler üzerine bina edilirse örneğin en çok bilinen örneğiyle 2 2 2 3 diye çalabilirsiniz (düm teke düm teke düm teke düm düm teke gibi). Burada 3’ün yani düm düm teke’nin yeri değiştikçe ritim, bizdeki ifadesiyle usul değişir. Bir de 3 3 3 diye giden vardır ki, onun da bizdeki adı mürekkep semai olup, diyar-ı frengistanda Vals diye bilinen ritm budur. (Bazı arkadaşlar semai veya yürük semainin vals olduğunu iddia edebilirler ama önemli değil) Şimdi bizim mevzuumuza bahis olan müzik, o ilk aksak ritmi. Adamlar bir şekilde cıstak çalıyorlar 9/8 lik. Millet de 3’ün olduğu yerdeki bekleme mahallinde dans ederken beklemez de genellikle tek ayak üzerinde zıplama hareketi yapar. Ancak burada adam bir klavye çalmaya başladı ki, cıstakın 3’ü ile klavyede çalınanın 3’ü uymuyor. O kafasına göre, hiç dinlemeden çalıyor, yani uğraşsanız olmaz, nasıl yapabiliyor bilmiyorum. Müzik karıştı. Kimi çift zıplama yapıyor, hadi gençler bir şekil idare ediyor ama yaşlılar hiç zıplayamıyor, tabi olmuyor. Çocuk da sektiriyor, ama bırakmıyor, bir yerde tutturup orgun klavyesine yeniden asılıyor. Hani normalde kapatın kulağınızı ve pisti izleyin, aşağı yukarı ritmik anlamda ne çalınıyor bilirsiniz. Oysa burada, tahmin yürütmek mümkün değil. Hatta kulağınızı kapatmadan dinleyin, yine mümkün değil. Ben o sırada denedim, sahnedekiler uzaydan gelmiş ucube yaratıklar gibi duruyordu. Bir arkadaşımın deyimiyle UDO’lar basmıştı sahneyi (Undefined Dancing Objects)
Bir ara düşünmedim değil, yahu bari “tırmala beni kaşı beni” falan çalsalardı. Veya ne bileyim,mesela kahramanlık türkülerimizden ”kır belini Ali Dayı, kır belini heyy” falan gibi bir şey. En azından daha eğlenceli olurdu. Düşünsenize düğünde şöyle sözleri olan bir parça çalıyor:
Sabayatin yengeciği,
Attırıverir göbeciği;
Göbeciği yorulmasın,
Oynar iken bayılmasın.
Yapıştır kız sabayati,
Hepimizi vatiz etti.
Bayira karşı yatır beni
Tırmala beni kaşı beni
Hop çok atarım kendimi
Çıplak çıkarım bayrama
Gerçi sonradan fark ettim, sakıncalı olurdu. Fazla detay vermeye gelmez, isim benzerlikleri var desem yeterli.
Kınadaki diğer bomba ise dayımdı. Şimdi önbilgi mahiyetinde söyleyebileceğim tek cümle yeterlidir, iki dayım da ağır adamlardır. Öyle ortalık yerler bir yana en gizli hatta “top secret” etkinliklerde dahi göbek sallayıp gerdan kırmazlar. Ancak düğün işte. Sen kalkmasan da kaldırıyorlar bir şekilde. Nitekim dayım da az sonra gelinin babası sıfatıyla kendini pistte buldu. Hadi buna lafım yok ama öylesine kaptırdı ki, az sonra kendi çıkınından çıkardığı dans figürlerini miskete uyarladı. Nitekim misket oyununa getirdiği yeni yorum, misket oynamak için özel olarak davet edilmiş şahısları bile etkilemiş olacak ki, dansın bir anından itibaren sahnedeki herkes dayımın figürlerini taklit etmeye çalışıyordu.
Açıkçası ben bu dünür figürlerine hastayım. Yaklaşık 3 ay kadar önce diğer dayımın kızı evlenmişti. Diğer dayımı dansa kaldırmaya muvaffak olamadılar ama diğer dünür olan damadın babası ile ona eşlik eden dayısı yoğun istek üzerine misafirleri ve talipleri kıramayarak piste çıktılar. Şimdi 50 yaşın üzerinde kel, göbekli ve bıyıklı 2 amcanın yalnız başlarına dans pistine çıktığı bir ortamda orkestranın veya DJ’in ne çalmasını beklersiniz? Belki misket, belki zeybek, hadi belki zorlamayla da olsa oyun havası falan, ne bileyim eskilerden bir şeyler falan, hayır bilemediniz. Hiçbiri değil. “Ebedi dumura uğratıcı” diye bir karakter vardır Otostopçu’nun Galaksi Rehberi’nde. Karşınıza çıkar, size küfreder ve uzay gemisine binip kaybolur, siz de bakakalırsınız. İşte sanırım bu karakter bir anlığına DJ’e göründü ve DJ dumura uğradığı gibi nerede olduğunu unutup “Çakkıdı” çalmaya başladı. Bekledim ki oynamasınlar, müzik değişikliği talep etsinler. Hayır, amcalar birden oynamaya başladılar. Damadın babası umutsuz vaka. Müziğin ritminden bağımsız olarak kendi başına bir UDO, komik hatta çok komik oynuyor, hepsi bu. Ama dayı daha önce oynamış az buçuk, bu belli, ama yaşın ve tipin itibariyle neden Çakkıdı’ya eşliğinde yılan dansı yapmaya çalışırsın be adam?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder