22 Mart 2010 Pazartesi

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Ağustos ayında Edremit Pınarbaşı’nda Ritim kampındayız. Üstad Mısırlı Ahmet, başka ritim üstadları, sanat dünyasının farklı alanlarından birçok kişi, oyuncular, müzisyenler, dansçılar, fotoğrafçılar, farklı meslek gruplarından farklı meslek erbapları hayatı paylaşıyoruz, kendi yaşamımıza dokunmaya, kendi izimizi yaratmaya çalışıyoruz.

Bir gece Edremit’in Pınarbaşı’nda yeraltından sızıp çadırlarımızın yanı başından akıp giden o buz gibi suyun mekâna yansıyan aksinde, ayın şavkında bir perde kuruldu, medeniyetten bunca uzakken bir anlığına perdeye yansıyan ışığa baktık bir ürpermeyle. Hatırlamak istemiyorduk medeniyeti, zaten film başlayınca dönmeye çok sürmedi o kendisini bir anlığına hatırlatan medeniyet düşüncesi.

Perdeye vuran görüntülerle yeknefes oldu 60’ı aşkın kişi. Gümbür gümbür vuruyordu kalbimiz, gümbür gümbür düşünceler salınıyordu beynimizde. Hoparlörlerden çıkan o gümbür gümbür sesler tarifsiz ritimlere işaret ediyordu, belki o arayıp da bulamadığımız. Bir filmdi bu ama çok şey anlatıyordu. Film bizi anlatıyordu bize. Unuttuğumuz bizi anlatıyordu, unuttuğumuz ama unutmak istemediğimiz bizi. Film zenginliğimizin parayla, iktisatla ilişkisi olmadığını, insana en iyi öğretmenin hayat olduğunu anlatıyordu. Yaşadığımız yerin neden Anadolu olduğunu, yaşadığımız yeri bazen itiraf etmesek de neden bu kadar sevdiğimizi, buranın neden bize vazgeçilmez olduğunu anlatıyordu.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları çok samimi, çok katıksız bir film ve daha fazla ilgiyi hak ediyor. Ediyor da, insan düşünmeden edemiyor. Neden ilgi görmez ki böyle bir film? Bu kadar mı eksildi, bu kadar mı azınlıkta kaldı akil adamlar? İlla bir sansasyon, illa bir polemik konusu mu barındırmalı? İlla samimiyetsiz mi olmalı? İlla seyirciye mi oynamalı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder