7 Nisan 2009
Hayatı bir maça benzetmek değil derdim yahut Tarancı’ya atıfta bulunmak. Yolun yarısı mıdır yahut neresidir, bilmek mümkün değil elbette ama hissiyatım şu yöndedir ki benim kendi hayatım sanırım iki değil üç devreli olacak arada devre arası olmayan, bu yüzden yarısıymış gibi de gelmiyor bana. İki devreli olacaksa da bol uzatma olacak, belki uzatmanın uzatması, hakemin takdirince. Eğer bir maçsa bu hem, devreler arasında bir devre arası olması gerekirdi devrelerin yanmaması için, bazen de mola. İyi de bunlar kimin hayatında var ki benim hayatımda olsun? En çok neyi ciddiye alıyorsan ona bir mola vermek için örneğin tatile gidersin de tatile gidince hayatını askıya mı almış olursun? Düşünmek zorunda olmaya, onu bunu dert edinmeye mola verebilirsin de, nefes almamayı veya duyularını tamamen dış dünyaya kapamayı başarabilir misin?
Bugüne kadar karşılaştığım en ciddi kuralları dalgaya aldım ben, en umursanmaz şeyleri ciddiye aldım hep, bu alışkanlık nereden bulaştı yahut kimin genetiğinden miras kaldıysa? Tuhaf bulduğum ve anlamaya çalıştığım şey şu. Ciddi kuralları dalgaya alınca herkes katılıyor oyuna. Ama sonra aynı ciddiyetle uyuyor yine az önce dalgaya aldığı şeye, artık bu şey her neyse. Fakat kimsece ciddiye alınmayan şeyleri sen ciddiye almaya kalkınca deli muamelesi görüyorsun. Oysa bir eşeğin anırmasından, evde dolaşan bir karıncadan, kuşların dalda cilveleşmelerinden veya bir bebeğin ağlamasından daha önemli ne var ki? Otobüse ön kapıdan binmek mi? Kravat takmak mı? Yalnız daha tuhafı o ciddiye alınmayanlar o kadar alışmışlar ki ciddiye alınmamaya, ne zaman ki ciddiye al, ya başkaları sana deli muamelesi yapıyor, ya ciddiye alınanlar rahatsız olup sağa sola kaçışıyor. Ciddiyet her türlü bozuyor bizi.
Geçen yıllar ne bıraktı bende? Aynada gördüğüm yüzden hoşnut muyum? Ne fark eder ki? Estetikle azıcık ciddiyet mi katacağım yüzüme, azıcık da karizma? Gerçek yüz kendine uydurmaz mı illa ki sonradan katılanları, değişenleri. Ne yaparsan yap, ilk görüşten sonrakinde biter etkisi. İyi de insanın aynası o ayna mıdır duvarda asılı duran? Etrafımdakilere bakınca bir sürü ben görüyorum gözlerinde. “Ayna ayna söyle bana…” diye söze girmiş gibi okumaya çalıştığımda gözlerini kimindeki ışıktan hoşnut olduğumu görüyorum, kimindeki ışıktan mutsuz. Ne mutlu ki gözlerimi kamaştıran oldu hep, ama gözleri kamaştıran ışık da rahatsız etmez mi insanı? Ettiği oldu en azından alışana kadar. Hem ikilemde kalıyorum o zaman. Hangisi üzerinde durmalı? Memnun olduklarımla mı alakadar olunmalı, hoşnutsuz olduklarımla mı?
Olmak istediğim kişi miyim? Değilim. Olmak istediğim kişi nerede? Bilmiyorum. Üç beş yaşlarımda iken bakkal, yedi on yaşlarımda futbolcu olmak isterdim. Çok sonraları bir şekilde ikisi de oldum aslında, çok kısa süreler için de olsa. Onlu yaşlarımda kısa bir süreliğine, bir yıl kadardı sanırım, artık neye özendiysem astronot olmak istemiştim. En zoru buydu belki ama bu açığı da kapattım diyebilirim. Az uçmadım hayallerimde. Venüs, Dünya, Mars arasındaki otobanı ve durak noktalarını iyi bilirim.
Onbeşli yaşlarımda bilimle teknolojiyle uğraşmak istedim, uğraştım da. Diplomayla sabit olduğu kadarıyla gerçekten olduğum tek şey bu sanırım. Yirmili yaşlarımda idealist bir politikacı olmak istedim, ama öğrenmesi çok uzun sürmedi. İdealizm ve politika yan yana poz vermiyorlar hiçbir karede. Denedim, tanımlayamadığım bir şeyler oldum, “x partisi gençlik organları bir şeylerisi” falan. Aklıma hep gençlik döneminde daha aktif olan organlar gelirdi bu tabir itibariyle, tuhaf olurdum. Memleketi de az kurtarmadım değil ama memleketin bu kurtarılmış halini sevmedim, kendi kurtardığım hali dâhil. Vazgeçtim. “Allah kurtarsın” diyeceğim ama memleket için değil. Memleketten yana öyle büyük sorunlar yok. Sürekli olarak kurtarma aşkıyla yanıp tutuşanlardan kurtulmalı asıl.
Yirmibeşlerimde işadamı, erken otuzlarımda yazar olmak istedim. İşadamı olmakta bir numara yokmuş. İş varsa sen de adamsan olay tamam. Artık gerisi senin adamlığına kalmış. Yazarlığı ise başaramayacağım sanırım, tuhaf bir nedenden, itiraf etmesi zor ama samimiyet noksanlığından. Yazmak samimiydi de, yazar olmak samimi değildi benliğimle bilincim arasındaki çatışmada. Yazmaktan yana sorunum olmadı hiç, iyi kötü yazdım, yazabildim hep, yazdıklarım da samimiydi mutlaka, ama ya yazmadıklarım…
Şimdi ne olmak istediğimi bilmiyorum, sadece etrafımda insanlar olsun istiyorum, ama insan gibi insanlar, hepsi bu. Yok, hepsi bu değil.
Bir de şunu isterdim. O bakkal, o futbolcu, o astronot, o mühendis, o politikacı, o işadamı ve o yazar bir gün trene binseler ve hep beraber bir yöne doğru seyahat etseler. Yok, öyle her yöne değil, o hepsinin sıkıştıklarında baktıkları yöne, baktıklarında aradıkları, görmeyi arzuladıkları ışığın yükseldiği yöne, doğuya doğru uzun bir tren yolculuğu yapsalar. Yolculuk esnasında aynı kompartımana tıkışıp sıkışsalar, birbirlerini çekmek zorunda kalsalar. Ne kadar samimi olurlardı birbirlerine? Bakkal ezilir miydi diğerlerinin yanında? Futbolcu ne oldum delisi olurdu da caka mı satardı? Mühendis aklına dair ukalalıkları mı dizerdi? Yazar hepsine “siz ne anlarsınız, hayatınızda hiç düşündünüz mü” bakışı mı fırlatırdı? Astronot “ben neler gördüm” yahut “ben uzaydayken” diye söze girer miydi? Politikacı politika yapardı da işadamı “ben hepinizi yanımda çalıştırırım” mı derdi? Belki de en önemlisi, birisinden birisi yahut hepsi mevcut durumlarının en iyisi olduğunu söylerlerdi belki ama hangileri inanır, hangileri inanmazdı? Hangileri samimiyetlerini korur, hangileri korumazdı? Ne konuşur, ne yaşarlardı?
En çok ne koyuyor bana? Bir aralar hayatımı paylaştığım, her şeyden çok sevdiğim bazı insanlarla şu an görüşmüyor, konuşmuyor olmak. Kimi hayatta değil, kimi hayatımda değil ve daha büyük bir eksiklik yok hayatımda. Ben kendimle kendim olmadım ki her ne olduysam, olamadıysam. Olmadığım onlarla olmadı, olduğum onlarla oldu. Onlar gibi olduğum, onlara özenip olduğum, değiştiğim, geliştiğim, vardığım, varamadığım ama onlardan etkilenen her ne varsa, artık her ne kadarsa, onları özler durur.
Lafı çok uzatmadan sesleniyorum patrona. “İlk yarı için sağol, mola gerekmez, gelsin ikinci yarı.”
İrem'e Not
İrem, 36 yaşıma girmeye hazırlandığım gün yukarıdakileri kendime yazmaya çalışırken sen geldin, artık sana değinmeden geçmek olmaz. Telefonda ağlama sesini duyunca gözlerim yaşardı benim de, aynı pınardan ıslandı önce kirpiklerimiz, sonra yanaklarımız. Gözlerin açık doğmuş, hemen memeye saldırmışsın. Ee, ağlamayan bebeye meme vermezler, bunu doğuştan biliyor olmana sevindim. 4 erkek yeğenimden sonraki ilk kız yeğenim oldun İrem. Ve ilk kez amca oldum sayende, daha da büyümüş hissettim kendimi bir anda. Şu ana kadar doğum günlerime aldığım en güzel doğum günü hediyesi oldun, gerçi şu an için bu gerçek senin pek umurunda değil. Olsun, ben yolun ikinci yarısına doğru yola koyulurken ilk yarısına adım atan bir yol arkadaşım var artık, aynı adımlarla yürüyeceğimiz. Senin adımların bana uymaz şimdilik ama ben de küçük küçük atarım adımlarımı bir süre. Umarım uzun süreler beraber yol alırız. İyi ki doğdun İrem Bebek. Doğum günlerimizi beraber idrak edeceğiz senle. İyi yaşa e mi?
İlk yarısını bugün bitirmekte olan birinden, ilk yarısına bugün başlayan birine, canım İrem’ime, sevgilerimle…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder