9 Mart 2010 Salı

Kaptanın Seyir Defteri - Ukrayna Günlükleri

Kaptanın Seyir Defteri

Yıldız Tarihi: 26 Cemaziyelevvel 1431

Alışılageldiği ve kimilerine verdiğim söze istinaden tatil anılarımı bu sefer de yazıyorum, hatta yazmakla kalmayıp bir de paylaşıyorum. Hani aranızda “Hasan, sıktın artık, sen tatilin sefasını sürüyorsun, bize okumak cefası kalıyor” diyenleriniz varsa; hem çoğunuzun anıları da, tatili de benden fazla olsa da, elbette ki okumak gibi bir zorunluluğu yok kimsenin. Hem siz de paylaşın, ben de okuyayım. Eleştiri falan hiç beklemiyorum. Öyle bir yazı da değil zaten, eleştirilsin de geliştirilsin falan. Böyle bir kaygı taşımak bu yazının haddi bile değil. Ama elbette ki gönülden kopan iki cümleye de kapalı değil eleştiri kapıları, o ayrı.

Efendim, bu yaz tatilimin şimdiye kadarlık kısmının ana mekanı Ukrayna idi. Bildiğiniz üzere Ukrayna en çok evde yapılan yaş pastaları, çoğunu ithal ettikleri tekstil ve cam ürünleri, ağaç oymacılığı ve hatta kakmacılığı, toplu taşıma araçları ama özellikle de taksileri ile meşhurdur. Zaten başka bir şey de yoktur. (duy da inanma!) Şimdi tekstil ürünleri, taksi ve pasta hakkında ne anlatılabileceği veya bunun anlatılmaya değer bir konu olup olmayacağı bahsi sayfalarca tartışılabilecek lakin incir çekirdeğini belki de, inciri saran kabuğu kesinlikle doldurmayacak olduğundan, filhakika yekünde bu bahse dair anlatacak fazla bir şey olmadığı hasebiyle bu bahsi kapatıp tatilimin sonraki mekanlarına geçmek istiyorum.

Tamam tamam. İtiraf ediyorum ki yukarıdaki paragraf bir saçmalık. Ukrayna’nın en ünlü ve en güzel tarafı kızları kesinlikle. Tanrının hurileri bir Ukraynalılara bir de Venezuela’lılara bakarak yarattığı rivayet olunur ki, gerçek mi bilemeyeceğim desem yalan olur, zira az önce bu rivayeti kaidem vasıtasıyla ben uydurdum. Ama olsun, güzeller işte. Güzelleri hakkında denecek çok bir şey yok ama Ukrayna hakkında anlatılmaya değer şeyler de yok değil ve onları da muhakkak anlatmak lazım. Ama bir de işin öncesi var. “Neden gittin?” ve “neden Ukrayna” gibi sorulara sürekli maruz kalmış biri olarak bu sorulara yanıt vermek için öncesine gitmek lazım geliyor.

Çok kısaca öncesine değinirsem, benim geçen yılki yaz üniversitesinde tanıştığım grup arkadaşlarımla iletişimimiz bir internet listesi marifetiyle sürdü. Bu arkadaşlarımın ki Avrupa’nın aşağı yukarı her ülkesinden toplamda 50 kişi kadarlar, bir kısmı geçen yılbaşı Viyana’da da buluştular ancak ben vize problemlerim nedeniyle katılamadım. (bakınız bir yılbaşı anısı) Bu yaz da birlikte bir şeyler yapma fikri gelişti. Ben o ara takip etmiyordum gerçi, ama berabercene Ukrayna’ya gitme kararı alınmış. Organizasyonu da Moskova’da okumakta, Kiev’de oturmakta olan Alla isimli bir bayan arkadaşımız üstlenmiş. Bizi de Hollanda’nın Amsterdam ili kütüğüne kayıtlı Marie Jose ismiyle müsemma ancak bizim MJ dediğimiz başka bir arkadaşımız organize etti ve hatta beni de ikna etmek için Amsterdam’lardan İstanbul’lara kadar yol tepti. Velhasıl, 12 ziyaretçi, 3 de organizatör kılıklı arkadaş ile Kiev’de buluşma kararı aldık, biletler, vizeler alındı.

Yolculuğa bir kaç gün ya vardı, ya yoktu ki (hayda, vardı işte, nasıl yoktu, öncesindeydi hem de bir kaç gün önce hepi topu!) Ukrayna Lviv civarında fosfor yüklü bir trenin kaza yaptığı ve taşıdığı fosforun havaya karıştığı, buna bağlı olarak geniş bir bölgede asit yağmurlarının beklendiği bilgisi geldi İtalyan arkadaşlardan. Derken 5 adet İtalyan, bir adet Slovenyalı ve bir adet Macar arkadaş bu sebepten geziyi iptal ettiklerini bildirdiler. Biz 5 kişi kaldık, ama iptal etmedik, “3 organizatörle beraber 8 kişi gezeriz” dedik. 2 Hollandalı, ben, bir İtalyan, bir Estonyalı, 1 Ukraynalı, 2 Rus. Bir kaç da yerel organizasyondan katılacak vardı ki, onların bilgisi bende yoktu. MJ sağ olsun, o ilgileniyordu. Ama tabi bu kadar iptalden sonra bizim programda yer alan ve normal bir yaz üniversitesi aktivitesinin olmazsa olmazı durumunda olan uluslararası yemek yapma günü, uluslararası milli içkileri içme günü, milli müzikleri dinleme günü bir kısmı keyifli (yemek yemeler ve içmeler) ve bir kısmı işkence (yahu Avrupa Milletleri’nin milli müzikleri ne can sıkıcıdır) gibi etkinlikler de otomatikman iptal oldu. Ama biz kendi aramızda elimizdeki programı elimizden geldiğince uygulamaya karar verdik. Deli miyiz neyiz?

Bu arada benim yaptığım bir hata var ki, önemli bir hatadır kendileri. Geçen yılki organizasyonda iki adet Alla vardı. Bunlardan biri Türk asıllı bir Rus olup esasen de Turizm işleri ile uğraşan bir rehber – organizatör idi. Çok akıllı çok bilgili çok güzel falandı demek yetmez, birçok sıfatı kendi üzerinde çokça barındıran bir cinsi latifti. Bizimle geçirdiği süre kısıtlıydı ancak o kısacık sürede tüm Rusya tarihini, Moskova’yı ve hatta sonrasında ziyaret edeceğimiz yerleri dahi anlatmıştı, ayrıyeten edebi tartışmalar yapmıştık. Ancak bir Alla daha vardı ki, onun konuyla pek bir ilgisi yoktu. Tüm organizasyon boyunca bir İtalyan çocuğun peşinden koşmuş, son günlere doğru amacına ulaşır gibi olmuştu ama sonrasında ne oldu bilmiyorum. İşte ben, bizi gezdirecek olan Alla’nın birinci Alla olduğunu sanıyor ve pek de bir endişe duymuyordum. Ancak Kiev’e inip buluşma yerine gidip de diğer Alla’yı görünce, içimden bizi tuhaf sürprizlerin beklediğine dair bir şeyler geçirmedim değil. Nitekim sürprizler için çok beklemem gerekmedi.

Buluştuktan sonra bir süre beraber yolculuk ettik kalacağım konukevine doğru, bu arada ben ona iptalleri sordum. O da tüm iptallere çok bozulduğunu, en çok da Luca’ya bozulduğunu, çünkü o gelse tüm İtalyanların geleceğini söyledi. Benim kafamda şimşek çaktı. Öyle ya, bu kızın geçen yıl peşinden koştuğu İtalyan Luca’ydı. “Ama” diye ekledi Alla, “şimdi onlara kızamıyorum, gerçi benim ayrılığım keyfiyetten değil mecburiyetten olacak, ama yine de kızamıyorum onlara!!”. Ben önce algılayamadım. Sonra da önemsemedim. Bir süre sonra “ne zaman ayrılacaksın?” diye sordum. “iki saat sonra, kahretsin, senin dışında diğerlerini görecek kadar zamanım bile olamayacak. Acele edelim, sen konukevine yerleş de şehri azıcık gezdireyim sana, diğerlerine de artık sen ezdirirsin şehri,” dedi. “Yerel organizasyondan katılacaklar ve diğer Ruslar?” diye sordum. “Buradakilerle yazışmayı unuttum, diğer Ruslar da diğer İtalyanların sevgilileriydiler, bu yüzden onlar da iptal ettiler” dedi.

Bingo!! Bir anda Kiev’in orta yerinde rehber olarak atandım organizatörler tarafından, hem daha birinci dakikada iyi mi? Hani yapmadığım bir şey değil ama! Nitekim iki gün Kiev’de gezdirdim arkadaşları gerçekten. Fena değildi azıcık değiştirdiğim program. Dinyeper’de tekne turundan, St Sophiski Cathedrali’ne kadar yapılması gerekenleri yaptık, arada St. Sophiski’nin Ayasofya’dan esinlenerek yapıldığına dair lafları okuyunca bu konuda mimari bir tartışmaya dahi girdim. Uzaktan bir esinlenme sezmek mümkün olsa da, gelip görseler Ayasofya’yı karşılaştırma cesareti görürler miydi bilemeyeceğim. Nitekim bir hafta önce Ayasofya’yı görmüş olan MJ de okuduğunda güldü, benim diyecek çok şeyim kalmadı.

Bundan sonrası bizim açımızdan daha çok bir hayatta kalış (Survival) macerası biçiminde geçti. Aksi gibi ülkede İngilizce veya başka bir yabancı dil bilenlerin oranı Mars’ta su bulunup bulunmadığı muammasının doğruluğundan öte değil. Doğal olarak da organizatörümüzün ve diğer organizatörlerin birinci saat sonunda bizi terk ederek kaçmalarından ve (başta Alla sağ olsun) yapmaları gerekenlerin çoğunu yapmamış olduklarından, gezinin gerisini planlama, organize etme (bilet, otel, rezervasyon, yolculuk vs.) işleri kapıyı çalınca, başımıza gelmedik kalmadı; iyi kötü, ilginç, artık her ne açıdan değerlendirilirse. Hoş, Ukrayna’dan ortak tanıdıklar vasıtasıyla ama daha çok şans eseri Irina isimli bir arkadaş bulduk ve o da sağ olsun bizimle ilgilendi. Ama aksilikler öyle hemen ilgilenilince giderilecek türden değildi. İlk ve en önemli iş gezilecek diğer şehirlerin gidiş - dönüş biletlerinin alınması. Daha ikinci gün Kiev’den gideceğimiz diğer şehirlere (Yalta ve Odesa) gidiş biletlerini almak için istasyona gidince, iki saat kadar sonra gidiş biletlerimize kavuşmuştuk, ama dönüş biletlerini alamamıştık. “e alırsınız, ne olacak ki?” diyorsanız, sorun o değildi. Dönüş bileti yoktu, veya şöyle diyeyim, dönüş biletleri için trenlerde yer yoktu. Bu durumda gidecektik ama dönemediğimizden uçağı kaçırma, vize süresini geçirme, o ülkede rehin kalma, sınır dışı edilme vb, belki kimine tatlı ama bizim için tatsız olabilecek maceraları yaşama ihtimalimiz olacaktı. Üstelik gidiş biletlerini artık almış ve parasını ödemiştik. Nitekim her şeyi göze alarak yola çıktık. Başka istasyonlarda yatıp kalkarak, saatlerce uğraştan sonra, başka yolcuların bilet iptallerine denk gelerek çoğu teker üstü yerler de olsa, trenlerde yer kapmayı başardık.

İkinci gittiğimiz şehir olan Simferopol’e 17 saatlik bir tren yolculuğu sonucu ulaştık. Trende nedense beni çok seven ve adımı ezberleyen yaşlı bir Ukraynalı kadın gece boyu “Hasen” diye diye beni ve arkadaşlarımı çok iyi bildiğimiz(!!) Ukraynaca diliyle esir ettikten sonra trenden rezervasyon yaptığımız otele kadar eşlik etti, ama yüzlerce kiloluk yüklerimiz altında ezildik yürürken, yazın sıcağında, güneşin kucağında. Otelde soğuk bir duş hayali kurarken, düşten uyanmamız uzun sürmedi. Otel Ukraynaca bilmediğimiz gerekçesiyle bizi konukluğa kabul etmedi. Öylece kalakaldık. Tuvaleti bile kullanmamıza izin vermediler, resmen kovdular. Hasbelkader bir bakkala (üzerinde hipermarket yazıyordu dükkanın ama!) sığındık ki şanslıymışız, kasiyer İngilizce biliyormuş. Az sonra kasiyer “siz manyak mısınız, Yalta varken Simferopol’de kalınır mı? Orada kalacak yer de bulursunuz” dedi ve bizi Yalta’ya gitmeye ikna etti. Biz yine yollara düştük. Yalta’da, denize sıfır bir otelde rezervasyon iptali nedeniyle 4 kişi sudan ucuz bir fiyata (geceliği toplam 40 Euro) süitte kaldık, ama 3 kişi muhteşem yataklarda ve klimalı odada yatarken bir kişi ancak eşikte yer yatağında uyku tulumuyla yatabilecekti. Bunu nöbetleşe yaptık.

Sonrasında başımıza yine birçok şey geldi, (ama hakikaten şey yani, hangi sınıfa sokacağımı bilmiyorum ki, bu şey lafına ayrıca değinmek farz oldu artık). Yalta’dan Simferopole dönüşümüz örneğin, minibüse binmek için gittiğimiz durakta, minibüs şoförünün tuhaf bir nedenle bizi kabul etmeyip taksiye yönlendirmesi ama taksinin bizden minibüse vereceğimiz toplam paradan daha az bir para talep etmesi ve bizim kabul etmemizle sonuçlandı. En az 40 yıllık Volga marka aracın ise yolda iki kez karbüratörü tıkandı. Bir kaç kez su kaynattı. Şoför oralı olmadı, her seferinde aracı sağa çekip tamir etti, biz bekledik. Yolumuz yaklaşık bir saat uzadı, varınca da “Allah’a şükürler olsun” mahiyetinde yeri öptük, şoförü tebrik etmeyi de ihmal etmedik.

Başımıza gelen tuhaf “şey”lere başka bir örnek ise, gittiğimiz Ermeni restoranında Ermeni Müzik, Türk Restoranında İngilizce Pop Müzik, Lübnan Restoranında ise Türk Halk Müziği dinlememiz oldu, bir anlam veremedik. Odessa’da yüzmek ve güneşlenmek için gittiğimiz sahilde bizim gruptaki herkes sırayla şemsiye ve şezlong aramaya gitti, ama inanılmaz kalabalık içinde herkes eli boş ve hatta “yok kardeşim” azarlamalarıyla geri döndü. Bir ben gitmedim ki, nedeni, memleketle önemli bir telefon görüşmemdi. Ama az sonra bizimkileri fırçalayan görevli yanıma gelip “Türk müsen?” deyince, “Allahına gurban, ben de Azeriyem” diyerek şezlong ve şemsiyeleri grubun emrine amade etti. Bizim, oradan katılan yerel Ukraynalılar dahil bütün grup bu şirketleşme ve hatta mafyalaşma olayına hasedinden çatlayarak baktı ama sebeplenmemezlik etmedi.

Bu aşamada arada durumumu anlatmak için yazdığım smslere değinmeden edemeyeceğim. Kaptanın seyir defteri mahiyetinde bazen lokasyon ve durum, bazen dakika ve skor, bazen başımıza gelen türlü türlü acayiplikler konulu mesajlarım, memlekette arkadaşlarım arasında bir infiale yol açmış ki, yok rehin kalmışım, yok geri dönemeyecekmişim gibi dedikodular ve türlü türlü rivayetler çıkmış. Nitekim bu dedikodular neticesinde dönüşte çok alakasız insanların birbirinden alakasız sorularına mazhar oldum, her ne şekilde alakadar oldularsa artık. Oysa mesajlarım sadece bilgi verme mahiyetindeydi, ama ne yaparsınız işte, sağır duymaz uydurur lafını boşuna etmemiş kıymeti nezdimde günbegün artan atalarımız. Mesajlarım kimilerinde bağımlılık yaratmış olacak ki, flaş haber mahiyetinde sunulduğu falan olmuş. Ama özellikle nazarı dikkatimi celbeden bir mesaj aldım ki orada; Filiz’ler Olimpos gibi bir yerde, hem 9 kişi, en çok benim mesajlarımla eğleniyorlarmış. E daha ne diyebilirim ki?

Ukrayna hakkında anlatılması gerekli olan bir konu da trenleri. Hani tek bir yolculuk yaptım desem, tesadüftür diyeceğim ama neredeyse 3 tam günüm trende geçtiğinden, kesinlikle trenlerinin belgesellik olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; Ukrayna’da tren yolculukları hep akşam başlayıp sabah bitiyor (if yol = x, x > 100 km). X’in, pardon yolun uzunluğuna göre de “akşam” dediğim bazen ikindi, “sabah” dediğim de bazen öğlen olabiliyor tabi. Ama genelde 13 - 15 saat süren yolculuklar yapılıyor, bir akşamdan diğer sabaha. Trenler bu toplam zamanın en fazla yarısında hareket eder durumda oluyorlar, çoğunlukla her durakta yine “x” kadar bir süre hareketsiz duruyorlar (5dk < x < 45dk). Şekil şemal açısından bu trenler ortasından açık bir koridor geçen kapısız kompartımanlardan oluşuyor. Her kompartımanda 6 kişilik yatacak ve eşya koyacak yer var. Her vagonda bir de görevli var, bilet kontrolü ve bunun dışında çay, kahve, sıcak su servisi yapan. Havalandırma olmadığı gibi genelde pencereler de ya hiç açılmıyor, ya da bir parmak kadar açılıyor. Dolayısıyla özellikle güneşli saatlerde veya trenin durduğu esnada ortalık cehennem sıcağı ve bu sıcağa bağlı olarak kesif bir kokuyla dolu oluyor.

Peki, insanların genel davranışı ne oluyor? İnsancıklar önce trene binip yerleşiyorlar, sonra da pencerelere saldırıp onları açmaya çalışıyorlar. Çoğu da beceremiyor. Sonrasında bir yarım saat kadar oturup birbirlerine bakıyorlar. Bir kısmı koridorda kompartımanlar arasında havadar bir yer bulmak umuduyla geziniyor bir süre. Sonra karanlığın biraz bastırınca herkes çıkınından yemek çıkarıp görevliye de çay söyleyerek daha çok peynir, haşlanmış yumurta, domates, salatalık ve çaydan oluşan akşam öğünlerini yiyorlar. (Biz genelde bu zamanlarda McDonaldstan aldığımız menüleri yedik  ama adamlara özendik o ayrı) sonrasında ise asıl şenlik başlıyor. Herkes önce yatağını yapıyor, sonra soyunuyor. Erkeklerin üzerinde yaş kaç olursa olsun sadece bir don kalıyor, kadınlarda ise tişört ve don. Özellikle örneğin tuvalete gitmek için veya çay almak için kalkıp koridorlar arasında gezerseniz, 55 kadar insanı donla görmeniz mümkün  komik ama öyle. Belgesellik sahneler vardı hakikaten. Yanımda fotoğraf makinemin olmamasına hiç bu kadar üzülmemiştim.

Şimdi gelelim bu “şey” ve “x” ifadelerinin esrarına. Neden her şeye, özellikle bilinmeyen veya değişken olan her şeye x diyoruz biz veya tanımlayamadığımız, adını koyamadığımız her şeye “şey” diyoruz? X neyi ifade ediyor? Efendim, bunun değişik bir hikâyesi var. Bildiğiniz üzere bir şeyin diğer şeye eşit olduğunu göstermek için, evvela eşitliğin iki tarafını açarak birbirine yaklaştırır, sonra oradan sadeleştirmeler yaparak bir eşitlik elde etmeye çalışırsınız. Şimdi ben de öyle yapacağım. Olay Ortaçağ Araplarına kadar uzanıyor zira “şey” sözcüğü Arapça ve hatta “şeyler” anlamındaki “eşya” sözcüğünün tekil hali. Araplar “bilinmeyen” yerine, problemlerde o zaman bu “şey” sözcüğünü kullanırlarmış. Örneğin “paramın iki bölü dokuzuyla hurma, dört bölü dokuzuyla deve alacağım, gerisini de rakkasenin alnına basacağım” (adı Leyla mıdır nedir bu Rakkase’nin bilinmez ama) türünden manyakça bir problemi çözerken paranın tümünü “şey” diye ifade ediyorlarmış. Arapların Afrika üzerinden yürüyüşleri Endülüs’e kadar uzanınca Araplar bir anda Portekizlilerle ahbap olmuşlar. İşte bu sırada Portekizliler bu “şey” sözcüğünü çok beğenip kendi her türlü problemlerinin çözümünde de kullanmaya başlamışlar. Tabi o zamanlar Portekiz’de Güzin Abla’lar henüz türemediğinden, o günün problemleri de psikolojikten çok matematiksel olduğundan, bir bilinmeyen ifadesi ihtiyacı doğmuş ki, bir bilenler bunun için de “şey” sözcüğünü benimsemişler. Ancak Portekizce “şey” “xei” diye yazılır ki, sonradan bunu da kısaltma ihtiyacı dâhilinde “x” diye kullanmaya başlayınca, matematik dünyamız “x”ine kavuşmuş.

Şimdilik bu kadar. Gezimin devamı ve Mersin, kına ve Edebiyat Eleştirisi bölümleri gelecek yazımın konusu olacak. O zamana kadar kalın sağlıcakla.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder