RUSYA YAZ ÜNİVERSİTESİ DÖNÜŞÜ
Bol okumalı, bol gezmeli, bol yorulmalı, az hatta çok az uyumalı bir tatilin ardından 'İstabul - Moskova - Vladimir - Suzdal - Moskova - St. Petersburg - Peterhof - St. Petersburg - Moskova - İstanbul - Ankara - Bodrum' güzergahında seyreden tatilim pazarı pazartesine bağlayan gecenin, müteakip sabahının ilk saatlerinde Havaş Otobüsü bulamayarak taksiye 50 TL (bu Türk Lirası’nın yenisi eskisi kalmadı değil mi?) bayılmak suretiyle son buldu.
'Eve gidip bir kaç saat uyumak' şeklinde yapmış olduğum plan ise hangi akla hizmet bilinmez 'uyumadan şu bilgisayarıma bir bakayım' diye gayet saçma ve mantıksız bir hareket yüzünden, bilgisayarımın açılmamakta direnmesi ve sonrasında da ben yatağımda uyumaya çalışırken açılma döngüsüne girmesi nedeniyle uzun ve sabırlı bir uğraşa rağmen başarısızlıkla neticelenmekle kalmadı; bu döngü bir süre daha sürüp beni uyutmayınca bilgisayarın takılı olduğu prizin şalterini indirmek suretiyle son buldu ki, gece gece daha iyi bir çözüm bulma şansım olmadı ne yazık ki. Bu “ne yazık ki!” ifadesi gerçekten vurgulu, zira sabah aynı şalterden buzdolabının takılı olduğu prizin de beslenmekte olduğunu fark ettiğimde artık çok geçti, yapacak bir şey yoktu. Asırlık buzdolabımın buzluktaki kendisi kadar eski buzdağlarını da eritmişiz. Ortalıkta (mutfak + salon + hol) ufak çaplı bir su göleti vardı.
Bütün bu ahval ve şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere buzdolabımın dahilinde mesken tutmak suretiyle yer işgal eden her türlü yiyecek ve dahi içecek malzemesinin temizlenip ayıklanması, ama bu durumun bencileyin pek de evcimen olmayan, eve mecbur kalmadıkça uğramayan bir adam için günlerce sürebileceği hesaba katılırsa topyekün atılması icap ediyordu ki, ben bu ikinci yolu seçtim. Bir kısım yiyeceği direk attım, yetişemediğim diğer bir kısmı ertesi gün attım.
Sabah kurduğum saatin sesine uyanmayıp ev arkadaşımın sarsmalarıyla uyanmam ise daha önce hayatımın herhangi bir anında vaki olmuş bir olay değil. Zira bendeniz, tavşanların dahi örnek aldığı bir uyku düzeneğine sahibim, ki yakınlarda bulduğunuz ilk tavşana sorarsanız kuvvetle ihtimal beni gıptayla örnek aldıkları uykunun duayeni diye tanıtacaktır.
Velhasıl, bu sarsmalar sonucunda önce hayata gözlerimi, her sabah yaptığım gibi yeniden açtım. Sonra ev arkadaşımın uyarısı geldi. 'Mutfakta yere çıplak ayakla basma, şalter atmış, buzdağları erimiş'. Ses etmedim tabi. 'Neden ki?' dedim sadece. 'Bilmem' dedi. İki elektronik mühendisi ardı ardına bir kaç mantıklı ama pratikte geçerliliği olmayan neden sıraladık. Sonra giyinip işe geldik. Bu arada ben hala kendimi bir şakanın ortasında hissediyorum. Daha henüz bir kaç saat önce uzun bir tatili Bodrum'da bir tekne turunda Çatalada'da günbatımını izlerken tamamlayıp işe gelmişim. Şu an işteyim ve kabus gibi sürüyle işim var. Olsa olsa şaka işte.
Ben aslında size kısaca tatil esnasında okuduğum kitaplardan söz edecektim ama yine her zaman yaptığım gibi ana konuyu dağıtıp detaylara girdim. Buradan kısa bir toparlamaya yapayım. Aslında hala söyleyecek, yazacak çok lafım var ama, konuşuruz artık. Şu an nedense çok yazasım yok, malum iş güç. Hem listemizin yeni üyeleri var, tanıyan var, tanımayan var, lafı uzatmak olmaz şimdi. Yakında yeni arkadaşlarla da kaynaşıp yeniden biz bize olunca belki başka detayları da aktarmak kısmet olur.
Neyse kitaplara dönersek, ilk okuduğum kitap Ernest W. Heine'nin Alamut'a Dönüş - Güvercinin Gerdanlığı isimli tarihi romanı idi. Tapınak Şövelyeleri'nin en güçlü oldukları bir dönemde Hasan Sabbah'ı ve Alamut'u merak edip bir şövalyeyi Alamut'a gönderme girişimlerini hikaye eden roman, farklı coğrafya, farklı din ve farklı atmosferlerde işlenen başarılı bir çalışma olmuş. Her ne kadar İsmaili öğretisi kısımları gayet yüzeysel ve hatta yanlışlıklar içerse de, Suudi Arabistan'da 10 yıl kadar kalmış Avrupa'lı bir mimarın elinden çıkan kitap, kurgusu dahilinde sürükleyici ve heyecanlı olmasının yanında objektif sayılabilecek ciddi bilgi ve değerlendirmeler de içeriyor.
İkinci Kitap Philip Kindred Dick ismiyle müsemma, özellikle 'Gerçek nedir?' konusunu işlemedeki başarısıyla malum ünlü bilimkurgu yazarının “Yüksek Şatodaki Adam” isimli romanı idi. Kendisini daha çok sinemaya uyarlanmış uzun öykü, kısa romanlarından tanıdığımız Philip K. Dick (Blade Runner, Minority Report, Total Recall, Paycheck) bu romanında bilimkurguyu alternatif bir tarih üreterek yapıyor. Roman Almanya ve Japonya'nın kazandığı bir İkinci Dünya Savaşı ertesi 1961 yılında geçiyor. Özellikle alternatif düşünceler ve bunların yorumlanması konusunda başarılı önermelere sahip bir yazar olması dışında kurgusal olarak da başarılı bulduğumu ifade edebilirim. Daha fazla detay veya yorum eklemek istemiyorum ama Philip K. Dick'i bu veya başka bir eseriyle (Türkçeye çevrilmiş çok sayıda romanı, öyküsü var, Ubik olabilir örneğin) okuma programımıza ekleyebiliriz.
Okuduğum üçüncü ve son kitap ise Murathan Mungan'ın Geyikler Lanetler isimli eseriydi. Esasen bir tiyatro eseri biçiminde yazılmış olan eserin açıkçası roman şeklinde yazılmasını tercih ederdim. Anadolu'daki bir takım efsanelerden ilham alan eser, tarihi bir dönemde göçebe bir obanın yerleşik hayata geçişini ve akabinde obaya yapışan laneti mistik bir havada anlatıyor. Eğer tiyatrosu sergilenecek olursa gitmek isterim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder