7 Ekim 2010 Perşembe

Yaşama ve Budalalığa Övgü

Einstein, “Sadece iki şey sonsuzdur, kâinat ve insan budalalığı…” der… “Ama ilkinden emin değilim” diye ekler… (Only two things are infinite, the universe and human stupidity, and I'm not sure about the former).

Bu sözü bir şekilde bilen, duyan, ya da kuran bir insanın yaşadığı toprak parçası her nereye ait olursa ya da yaşadığı toplum hangisi olursa olsun sıklıkla hatırlamaması mümkün değildir diye düşünürüm ki, zaman zaman bu budalalıkları oluşturan parametre ve değişkenlere dair kafa yormuşluğum da vardır. Hatta bu kafa yormalarım az da değildir. E ne yapalım, bu da benim budalalığım olsun… Sonuçta kimlere insan payesi verilmiş, ben insan değil miyim?

Bu budalalıklara çoklu örnekler verilebilir ki kendi toplumumuz bunun cennet-i alasıdır. Dünyadaki budalalıkları kendi ülkemize koysak Almanya olsa olsa Konya olur mesela. Akdeniz kıyıları İspanya’sı, İtalya’sı, Fransa’sı ve budalalığın her türüyle bizde olsa olsa Karadeniz olur. Türkiye ise kesin İstanbul’dur. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir yani. Budalalar normaldir, normaller budala. Olmaması gereken yerde ışık vardır mesela, normal biri gibi durmaya kalkarsınız yediğiniz küfür inançlıysanız Âdem’e kadar, evrimciyseniz yaşam belirtisi gösteren ilk tek hücreli canlıya kadar gider.

Her gün gittiğiniz yolda giderken polis durdurur “ters yön” der. “Daha dün geçtim” dersiniz, “dün akşam oldu” der… “Madem ters yön neden giriş veriyorsunuz? Bir işaret de mi koyamadınız” dersiniz, “her şeyi işaretlemek mi lazım?” diye sorar. Aile albümünüzden resimli bir banknotu ruhsata koymadan bırakmaz sizi. İnançlıysanız sebat edersiniz. Evrimciyseniz, tanrıya bu şahsa da Darwin ödülü verilmesi için dua eder, bu ödülü bulan ve verenlere rahmet okursunuz.

Bilenler bilir, dünyada her yıl Darwin Ödülleri verilir. Ödüllerin konusu “insanın gen havuzuna” katkıda bulunmaktır. Ödül, bir aptallık sonucu kendi ölümüne neden olan kişilere yöneliktir. Dolayısıyla doğrudan kişilere değil kişilerin anısına verilir. Genlerini sonradan kendilerinden gelecek nesillere aktarmalarına kendi kendilerine engel olmaları gibi takdire şayan kutsal bir amaç doğrultusunda hareket ediyor ve insanlığın gen havuzuna katkıda bulunmuş oluyorlar… Eskiden ilk üç seçerken zorlanıyorlardı. Şimdi her yerden aday gösterenler olunca budalalıklar daha rahat ortaya çıkıyor ve artık ilk beş yetmiyor, onlarca da jüri özel ödülü veriyorlar. Kıran kırana bir yarış yaşanıyor yani…

Bu ve benzer aptallık – budalalık örneklerini inceleyip üzerine biraz kafa yorunca buradaki en önemli parametrenin aslında insan yaratıcılığı olduğunu anlamam zor olmadı. İnsan yaratıcılığının da bir sınırı yok. Sorun şu ki, bu her zaman ulvi amaçlar için çalışmıyor, ya da farklı açılardan bakınca yaratıcılığınız budalalık gibi görünebiliyor. Kasayı açmak için dinamit kullanan müthiş yaratıcı zihin, apartmanı da havaya uçurabilerek kendisiyle beraber bu ahmakla aynı yerde yaşamak aptallığını göstermek dışında hiçbir suçu olmayan onlarca insanı da öldürüyor. Benim oturduğum apartman 15 katlı, her katta 6 daire var. Kaç ahmak vardır kim bilir? Öyle bir psikolojiyle de yaşanmaz ki…

Sanmayın ki sadece okumamışlar bunlar. Binayı yıkmak için kolonları kesen, üstüne binayı halatla bağlayıp çeken mühendisler “neden yıkılmıyor ulan bu bina” diye içine girip kontrol etmeye kalkınca yıkılan binanın altında öldüler bu ülkede. Sonra sondaj yaparken 70 metre alttan geçen ve iki metrelik beton duvarlarla örülü metroyu deldiler Şişli’de… Okumuşluk budalalığı azaltmıyor ki. Budalalık metotlarını çeşitlendirip daha bilimsel kılıyor sadece…

Örneğin yine her yıl o yıl yapılan en saçma araştırma ve buluşlara da ödül verilmekte ve akla hayale gelmeyen konularda bazı insanların ciddi ciddi düşündükleri, düşünmekle kalmayıp tez yazdıkları, jüriye girdikleri ve hatta bazı buluşlara imza attıkları malumunuz. Domateslerin dilimlenirken çektiği acıyı ölçmeye yarar bir cihaz icat eden bir bilim adamı örneğin, bunu ispatlayınca ne yememizi önerecekti, bütün hayvanlar ve bitkiler acı çektiğine göre?

İnsan yaratıcılığının bence en sınırsız olduğu konuların başında edebiyat gelir… Kurarsınız, yazarsınız, bağlarsınız, tarif eder, resmeder, anlatırsınız… Her biri ayrı bir yaratıcılık gerektirir. Nitekim okuduklarıma şaşırdığım, yazarın anlatımı yahut kurgulama dehası karşısında ağzım açık kalarak “Allahsız bunu nasıl yazmış” dediğim az değildir. Yazılanlar arasında birçok durum vardır ki “belki yaşanmamıştır” ama “ha yaşandı, ha yaşanacaktır”. Yazarına saygı duruşunda bulunulması icap eder.

Bununla beraber yaşamın getirdikleri, hele de sürprizleri çoğu zaman kurgulanamaz. Gerçekleştiği zaman ise kelimeler kifayetsiz kalır, söylenecek söz bulunamaz. Anlatılır ama aksettirilemez. Yaratıcılık sınırsızdır belki ama kelimeler sınırlıdır. Örneğin ne kadar kurarsanız kurun, şöyle bir diyalog kuramazsınız. Aklınıza gelse ve kursanız da hakkıyla anlatamazsınız.

Yıllar yıllar önce Mersin’de bir kahvehanedeyim, arkadaşlarla okey oynuyoruz. Yan masada şöyle bir konuşmaya şahit oldum…

- Ulan var ya… Çin bir Müslüman olsa
- He valla yaaaa…

Aklımdan bu diyalogun neden olabileceği geçiyor, meslekleri ne olabilir? Dönüp bakıyorum. Örneğin din görevlisi olabilirler mi, ı-ıh değiller, ya da olmasalar daha iyi diyelim. Başka ne olabilir derken, sonraki cümle açıklığa kavuşturuyor durumu. Sünnetçilermiş…

Edebiyat sonuçta bir yaratıcılık oyunudur ve insan yaratıcılığının sınırsızlığının, sonsuzluğunun bir göstergesidir. Ama bu sonsuzluk dahi yaşam karşısında acz içindedir, acizdir. Asıl olan yaşamaktır…

23 Eylül 2010 Perşembe

Hırsız...

Günlük kız, ben sana bir kız ismi vermiştim de unuttum şimdi. Emine miydi, Kamile miydi? Haa, yok yok, Cemile demiştim ben sana.

E işte Cemile kız, bak başıma neler geldi dünden beri. Aptal bir hırsızla karşı karşıyayım. Öyle aptal ki aklın almaz valla.

Dün iş çıkışı, artık Ankara’da ikamet etmekte olan işyerimden eski bir dostun ziyaretine mazhar olunca, kısa bir İstanbul turu yaptık. Önce Emirgan Korusu güvenlikçileri sonra Ortaköy Restoran İşleticileri ve en son Ortaköy’ün muhtelif esnafıyla hasbıhalimiz neticesinde gece yarısını bulduk.

Nitekim vaktin artık geç olduğunu idrak edince en son durağımızdaki sohbet arkadaşlarımız olan Ortaköy sahaflarıyla vedalaşıp helalleşip eve doğru yollandık. Arkadaş beni eve bıraktığında saat gece yarısına 5 vardı. Onu uğurlayıp kendi kapıma yöneldim ki ne göreyim? Evimin iki kapısından dışarıda duran demir kapı açık ve kilidi kırık, diğeri kapalı ama artık kapatılmış mı, dokunulmamış mı belli değil. Vaktin gece yarısı olduğunu unutup kapıcıyı cebinden arayınca sesinden adamı uyandırdığımı fark edip ayıldım biraz. Kapıyı açıp bir tedirginlikle içeri girip odaları dolaştım ki evde kimse yok, içeride hırsızın bir emaresi yok. Bu arada kapıcı geldi. “Ben” dedi, “sabah kapıyı kilitli gördüm ama akşama doğru çöpü almaya geldiğimde dış kapı açıktı, siz gelmişsinizdir diye şüphelenmedim”.

Gelelim hırsızın salaklığına. Benim ev, çoğunlukla emekli subay ve paşaların yaşadığı bir site ve neredeyse her evde hatıra mahiyetinde de olsa bir silah falan var. Evim binanın giriş katında ve bina acayip işlek. Çoğunlukla çocuklu, kalabalık aileler yaşadığından asansörden inenler, kapıdan geçenler gırla. Kendi kapımın önü beş dakika boş durmuyor. Kaldı ki apartmandaki evlerin çoğunda tek kapı varken benimkinde iki kapı var. Üstüne üstlük muhterem hırsız akıl özürlüsü zor olan kilidi kırmış ve kapıyı açmış ama kolay olan ve kilitli olmayan kapıya dokunmamış. Daha kötüsü, tüm apartmandaki tek bekâr hayatı yaşayan benim ve muhtemelen en züğürt ev benimkisi. Kaldı ki, ben evde yokken bile gelenim gidenim evde kalanım çok olduğundan, neredeyse boş olması en az muhtemel ev de benimkisi.

155’i arayıp adresi verdim. 10 dakika kadar sonra polis geldi, duruma baktı, anlam veremedi. “Bu memleketin hırsızları bile aptallaştıysa bu memleket adam olmaz birader” vecizesini sarf etti. “gece gelirse ne yapayım, vurabilir miyim?” dedim. “Vur, ama öldürme” dedi. bu arada apartaman geceyarısı gelen sarhoş, ayyaş veya birtakım keyif sahibi kişiler de apartman girişinde başımıza toplandı, karşılıklı durum değerlendirmesi yaptık. Komşular uyandı, kapısını açan bize katıldı. Polis, “hırsızlık olmamış, olay yeri inceleme (CSI) gelmez buraya, bu halde yakalasak da serbest bırakırlar” dedi ve “maalesef” diye ekledi. Ben de hukuk sistemimize yeniden övgüler dizdim. Polis hak verdi ve ayrıldı.

Bu arada bana yakın oturan bir arkadaşımı uykusundan uyandırıp çağırınca atladı geldi, “burada kalma, adam yarım bıraktığı işi gece bitirmeye gelebilir, değerli bir şeyler varsa topla, bana gel” dedi. Ben değerli şeyleri araştırmaya girip az sonra bir sırt çantasıyla döndüm. Çantaya göz atan arkadaşım tuhaf tuhaf baktı bana. Yeni aldığım iki çift ayakkabı, bir palto ve fotoğraf makinem vardı sadece. Açıklayınca anladı, hatta hak verdi. Benim ayakların biri 43, biri 44 ve ayak tarağım normalden biraz daha yüksek. Ayakkabı bulmak da eziyet ve ben bu ayakkabıları bulmak için İstanbul kazan ben kepçe gezmiş durmuşum, bulunca iki çift almış, daha giymemişim. Şu an benim için daha değerli ne olabilir ki? “Hırsız gece gelip beni şu eski kanepelerden kurtarsa şükran bile duyarım” dedim, gülüştük. Evdeki bir ışığı açık bıraktım, kapının kilitlenebilecek tüm kilitlerini kilitleyip çıktım.

Sabah eve dönünce gördüğüm manzaraya anlam veremedim. Penceremin demirlerinden en yükseğine bir günlük gazete (hatta bu günlük hürriyet gazetesi) sıkıştırılmış, dün açık bıraktığım lamba sönük. Eve yöneldim, kapıyı açmaya çalışıyorum, anahtar çevriliyor ama kapı açılmıyor, içeriden sürgülenmiş gibi. “Galiba” dedim “Hırsız evimi iyice sahiplendi”. Evin etrafında iki tur attım ki açık bir perdeden içeriyi gözleyeyim, arada kapıcıyı da aradım, durumu anlattım, anlam veremedik.

Kapıya yeniden yöneldim. Kapı bir nedenle sıkışmış olabilir de, ya açık bıraktığım ışık ve pencerede manasızca duran bugün tarihli gazete? Kapıyı zorladım açıldı. Işık kapalı hakikaten ama ampul bozulmuş.

Az sonra gelen tanıdık bir anahtarcı tüm bu kapıların hırsızı en fazla 5 dakika oyalayacağını uygulamalı olarak ispatladı. Ben tüm kilitleri korumalı yenileriyle değiştirerek hırsızı 5 yerine 8 dakika oyalamayı tercih ettim. Rahatlamış ve tatmin olmuş olarak evden ayrıldım. İşe gelirken fark ettim ki cep telefonum yanımda değil, evde kalmış.

Eh! Fırsat işte. Sevgili hırsız bir eve uğrayıp beni şu cep telefonu ve kanepelerden kurtarsan, ne hayır duaları ederim sana bir bilsen.

not: Geçen yıl bugünlerde yazdığım bir yazı... Yalnız yaşayan tüm arkadaşlarıma :)

27 Temmuz 2010 Salı

Foucault Sarkacı Üzerine Bir Anı

2004 yılında tuhaf bir askerlik yapıyordum, daha önce hiç kimsenin yapmadığı türden. Gündüzleri askeri bir projede sivillerle beraber ODTÜ’de oluyordum. İşverenlerimin tamamı bölümdaşlarım, proje yöneticim ise yurttan eski bir oda arkadaşımdı ki yakın dostlarımdan da biriydi.

Geceleri ise Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na geliyordum yatmaya… Sabah 5’te kalkıp karargâhta 9’a kadar belli başlı temizlik işlerine nezaret ettikten sonra 9 gibi gelen bir servisle yine ODTÜ’ye avdet ediyor, teknik projelerin getir götür işleri sayılan daha hafif işlere destek veriyordum. Ara sıra daha kalifiye işler de geliyordu ama beklenti, mühendislerin yapmaya uygun bulmadıkları işleri biz üç çavuşa yaptırmaktı.

Proje yöneticim olan arkadaşım ara ara ben dışarı çıkamazsam ihtiyacımı sorar, alışverişlerimi yapardı.

Bir gün denetleme zamanı üst üste birkaç hafta sonu çıkamadık. Hafta sonları HKK karargâhın koğuşunda iyice sıkıldık. Hafta içi olup da ODTÜ’ye işe dönünce arkadaşımı buldum, kitap istedim. “Ne alayım” dedi, “Foucault Sarkacı” dedim… Askerlik öncesinde okumaya başlamış hatta yarılamıştım. Bitirmek için askerlik uygun zaman, zaten kitap yavaş ilerliyor. Burada zaman var, istemediğin kadar.

Aldı geldi. “İş başında okumak zor, koğuşta okumak lazım bunu” dedim. Yanıma aldım.

Karargâha girerken üst aramasında tanıdık nöbetçi durdurdu: “İmzasız bu. Başına iş açar… Sen bunu koğuşa götürmeden komutana imzalat öyle oku… İçeriye de yeni getirdim deme, depoda diğer eşyaların arasındaydı, okumaya karar verdim, o yüzden çıkardım de. Benim başıma iş gelmesin!”

“Peki” dedim… Her zaman dediğim gibi…

Hafta sonu yine dışarı çıkamıyorum, izinler kaldırıldı. Komutanlığın camlarını boydan boya silen askerlerin arazi olmalarını engellemek amacıyla üç saat kadar kendilerine mukayyet olduktan sonra görevi başka bir çavuşa devredip boşa çıkınca “Zamanıdır” dedim. Aldım kitabı komutana gittim.

Bizim komutan benden 5 yaş küçüktü. İyi adamdı ama kapısına gelen erleri, çavuşları gördüğü halde bir şey demeden kapısında ayakta dikmeye bayılırdı. Ben de alışıktım. Gider öylece durur, gözlerimle takip ederdim. Şikâyet etmeden duruyor gözükmem hoşuna giderdi zahir. Koskoca komutanın hikmetinden sual edilmez ya.

Bir süre kapısında ayakta dikildim elimde kitapla. Bir süre sonra seslendi.

- Çavuş, ne var?

Kitabı göstererek, “Komutanım kitap” dedim.

- İmzalatcan mı?
- Uygun bulursanız…
- Ben anlamam kitaptan. İdareye git. Kitapları orası imzalıyor.
- Emredersiniz…

Çıktım, istikamet idare. “İdare” dediği idari amirdi. O da iyi adamdı. Yaşıtım yahut benden bir yaş büyüktü. Açık öğretim matematik sınavlarına hazırlandığından sıkıştıkça bana soru sorar, ben de oturur konuyu baştan ele alır, örnek sorular hazırlar çözdürürdüm. O yüzden bana “hoca” diye hitap ederdi. Arada yurtdışından mektup alan iki üç er vardı, onların da yabancı dildeki mektuplarını bana okutur, suç unsuru var mı diye kontrol ettirirdi. “Özel hayatla ilgili şeyleri çevirme. Buradan bilgi çıkmasın başka bir derdimiz yok” derdi.

Ben atladım gittim idareye. Görünce bekletmezdi kapısında. Gördü seslendi.

- Hoca ne var?
- Kitap komutanım
- Nereden çıktı
- Okumak için…
- Dışarıdan mı getirdin?
- Eşyalarım arasındaydı. Okumak için aldım depodan, imzalatmam gerekiyormuş
- İyi, iyi, okumak lazım
- Tabiii
- Peki, neyden bahsediyor bu, yani neyle ilgili?

Düşündüm biraz, hani okuduğum kadarıyla konusunu, hatta sonrasını da biliyorum aslında ama nasıl anlatsam ki?

- Komutanım, okumadım daha, ama tarihsel bir kitap, Ortaçağ Avrupa’sı falan…
- Nasıl yani, bizim tarihimiz bitti mi?
- Bitti, okudum hepsini… Diğerlerini de okuyup karşılaştırma yapacağım…

Öyle dedim, ne diyeyim.

- Peki, tarih de neyden bahsediyor? Savaş mı? Barış mı? Anlaşma mı? Savaşsa hangi savaş?
- Yok, komutanım. Öyle değil…
- Eee, ne o zaman?

Sabrı taşmış gibiydi. Ama benim de taşmıştı. Anlatayım o zaman dedim kendi kendimce…

- Komutanım, aslında bu kitap Avrupa’daki irrasyonel düşüncenin tarihi. Hatta Avrupa ile de sınırlı değil. Ta Mısır’dan başlıyor, Hermetiklerden… (ki kendileri ne derece irrasyonel sayılır konusundaki tartışma ayrı konu) Dünyanın dört bir yanında irrasyonel, yakut akıldışı düşüncenin hangi fikirlerle nasıl geliştiğini, bu düşünceye bağlılığın toplumları nasıl değiştirdiğini, toplumlarda ve tarihte ne gibi gelişmelere yol açtığını anlatıyor. İnsanların kendi kurdukları düşüncelere, planlara nasıl körü körüne inanabildiklerini, sorgulamanın, aklın belli bir süre sonra nasıl devre dışı kalabildiğini irdeliyor. Tesadüf yahut ilginç olayların arkasında bir sır, bir gizem aramanın yarattığı körlükten, bu şekilde çıkan bazı düşüncelerin nesilden nesile nasıl insanları etkilediğinden söz ederken buna ilişkin örnekleri irdeliyor. Her şeyin arkasında bir sır, bir gizem arayan kişilerin neleri göze alabildiklerine, neleri kurban edebildiklerine, hayatın anlamını nelere bağladıklarına değiniyor.
- Bir dakika, hani Avrupa Tarihi’ydi
- Komutanım, Avrupa’da geçiyor olayların çoğu… Tapınak Şövalyeleri falan…
- Ve sen benim bunu imzalamamı istiyorsun.
- Uygun bulursanız…
- Tamam, uygun buluyorum. Ama okuduğun bölümleri bana haftada bir gün gelip anladığım dilden anlatacaksın. Şövalye mövalye, heyecanlıymış bu... Bir de kimseye göstermemeye çalış yine de…

“Peki” dedim. Her zaman dediğim gibi…

Ve adam beni her hafta, haftada bir gün dinledi…

15 Haziran 2010 Salı

Günlükcan'la hayvanlara dair...

Günlükcan;

Bazen bazı sorular yanıtları ile aynı anda neden gelir, bu tesadüf müdür, bilmiyor, merak da etmiyorum. Lakin son zamanlarda bu durumla sıklıkla karşılaşmaya başladım ki, benim açımdan işin önemli tarafı, bunun eğlenceli olması. Şöyle ki:




Psikolog bir arkadaşımla yürüyüp hayvan sevgisinden falan konuşuyoruz. Aslında konuştuğumuz konuyu bu cümleyle özetlemek çok doğru olmayabilir ama başlığı bu diyelim. Ana fikir ise “insanların hayvanlar üzerinde uyguladığı zulmün, örneğin bizden daha akıllı ve gelişmiş bir cins tarafından insanlara uygulanması konusunun insanlar tarafından etraflıca ele alınıp alınmadığı” falan gibi zaman zaman bazı aklı evvellerce ortaya atılan eskimiş bir konuya yeni bir boyut katılabilir mi konusu. Konu ister istemez dönüp dolaşıp en çok sevdiğimiz hayvanları belirtmeye gelince “Tabi seçim yapması zor. Yavrularını ayırabilir mi insan birbirinden, ama en çok sevdiğim hayvan ördek yavrusu sanırım” gibi bir cümle kurdum da, bana tuhaf tuhaf baktı. Sanırım önceki konuşmalarımdan ve muhtemelen Kahire Hayvanat Bahçesi’nde farklı hayvanlarla haşır neşir bir halde çektirdiğim fotolarımdan başka bir hayvan adını anacağımı sanmıştı. Haksız da sayılmazdı, zira aslan yavrusu veya çöl tilkisi yavrusu veya ne bileyim, kartal yavrusunun ihtişamı ve gururunu öyle bir anlatmıştım ki.




O ara tam da karşımıza bir yazı çıktı. Bir sağlık merkezinde “acısız sünnet, acısız kulak delinir” yazıyor. Ben bu "acısız sünnet, acısız kulak delinmesi" sloganını bir türlü anlamam. Yani bunun acılısı, acısızı mı var? Sipariş mi, mesela Adana kebap mı bu acılısı, acısızı olsun? Bunları söyleyip arkadaşımı bayınca, o konuya dönmek isteyip sordu, “nereden çıktı bu yavru ördek sevgisi?”. Ben de o an için “bilmiyorum” dedim. O da çocukluğuna dönmek lazım senin dedi, gülüştük. Şimşek o zaman çaktı.




Olayın sanırım bir arka planı var, ama ne kadar etkilidir kısmı benim kapsama alanım dışında. İsteyen istediği gibi yorumlar, hatta ben kendi adıma bir vaka olarak incelenmesine karşı olmadığımı da belirtmek isterim ama henüz çocukluğa gitmeden önce irdelenecek başka bir konu var. Sünnet neye yarar ve hangi akla hizmet eder? Hadi dinsel açıdan irdeleyelim diyelim. Normalde farz olmayan (adı üstünde, sünnet işte) bir operasyonun dinin mutlak gereği gibi sunulması bana tuhaf geliyor. Öyle ya, hadi böyle çok dindarsın, farzları, vacipleri bitirdin, sünnetlere geldin, sünnet oldun, eyvallah. İyi de başkasının adına nasıl karar veriyorsun ki? En başta “herkes kendi yaptığından sorumlu tutulacak” ifadesine ters değil mi bu davranış dinsel olarak? Bir de mahalle baskısı konusu var ki, yok erkek olunmazmış da, daha da neler? “Kadın sünneti” mi? O cinayete değinmek dahi laf sarfiyatına yol açacak.

İşte ben de bu acaip kaderle yüzleştiğimde başaklar çük kadardı. Aslında mevsim gereği diz boyu olmaları gerekiyordu ama bir kuraklık sarmıştı ki memleketi, sormayın gitsin, lakin o dönemde henüz küresel ısınma konuları tartışılmaya başlanmamış, mevsimlerden de leylek göçü mevsimi idi sanırım, belki biraz öncesi, belki biraz sonrası. Ben 5 – 6 yaşlarındayım, küçüğüm, ufacığım, top bulsam da oynasam acıkacağım ama o dönemde bulunmuyor. Çoğunlukla top diye margarin kutularını ya da içine tuhaf şeyler doldurup etrafını bağladığımız kalın naylon poşetleri kullanıyoruz. O zamanlar bizim köydeki evin avlusunu  briket duvarlar değil, kamıştan sıkı sıkı örülmüş çitler çevirirdi. Çitler, etrafını saran otlarla beraber aşılmaz, mayınlı bir bölge gibi dururdu. 

İşte bu dönemde, esasen yüzleştiğim kaderin canımı çok yakmasından muzdarip olduğumdan etrafı birbirine katmışım. Kimse hareketlerimi sorgulamaya cesaret edemiyor. Bahçede, etrafta, köyde dilediğimce geziniyorum. Bir gün komşumuz Yahya Abi’nin ördeğinin bizim sınırdan içeriye doğru girip çimlerin yumuşak ve uzun olduğu gizlice bir yere yumurtladığını fark ettim. Ördek orada yumurtlayıp zahir kıçının ağrısından cümle âleme yumurtladığını bir şekilde belli edince (ki aslında buna da gerek yoktu zira her gün aynı saatte, 12’ye 10 kala yumurtluyordu) ben de peşinden gidip yumurtasını alıp mutfağa gidiyor, anneme yumurtayı kümesten aldığımı söyleyip, pişirtip bir güzel yiyordum. Ördek, artık hesap kitap bildiğinden midir nedir, bir süre sonra oraya yumurtladığı yumurtaların birikmediğini fark etmiş olacak ki, olaya kendince bir çözüm getirmiş ve kendine daha emniyetli bir yumurtlama bölgesi bulmuş ki ne kadar aradıysam, bulamadım. Ben de “hayvan yumurtlamaktan vazgeçti yahut yumurtası kesildi” diye düşünüp inatlaşmayı bıraktım ördekle, hatta konuyu da unuttum. Makul bir süre sonra mahallenin evimizin hemen karşısındaki dibi deniz kumuyla kumlanmış oyun alanında icra edilen kıran kırana bir futbol maçı sonrası galibiyetin verdiği coşkuyla komşumuz Yahya Abi’yle beraber eve dönerken, Yahya Abi sanırım biraz da ödül olsun kabilinden “Hasan bak gel, sen seversin hayvanları, sana ne göstereceğim” dedi. “Ne Yahya Abi?” dedim. “Bizim ördek” dedi. “Bugün yavruları çıkacak yımırtadan”.

Ben takıldım peşine merakla. Bizim evin çitlerinin diğer köşesine gittik. Çimlerin yaklaşık diz boyu olduğu bir yerde (yok kendi diz boyum değil, daha erişkin birinin diz boyu) bir çukurluk, çukurluğun içinde de anne ördeği gördük. Bizden biraz ürktüğünden mi, yoksa tek başına işin üstesinden gelemediğinden mi bilinmez, hafif ürkek, hafif tedirgin ama yardım ister gibi yüzümüze bakıp vaklamaya başladı. Gittik ki ne görelim 8 – 10 tane yavru yumurtaları kırıp çıkmış, birbirlerine ve annelerine sokulmuş yatıyorlar. Bu arada anne yerinden kalktı, yumurtaları şöyle bir kolaçan etti. Tam o sırada aynı andan iki yumurta birden içeriden gelen darbelerle hareketlendi ve çatladı. Anne sabır ve sevgiyle bu iki yavrunun yumurtaları kırıp çıkmalarını izledi, yumurtadan ufacık sarı tüylü sarı turuncu gagalı doğa harikaları çıktı. Anne gagasıyla kırık yumurta kabuklarını altından uzaklaştırıp yavruları kendi altına doğru çekti. Şaşkın ve salak ördek yavruları, incecik bir sesle hafiften bir “vak vak” sesi çıkardıktan sonra kendilerinden çok az önce doğan ağabeyleri – ablalarına sığınıp gözlerini kapadılar.


 
Ben hemen eve geçip bir tabağa kuru ekmek parçaları koyup üzerine su dökerek hafiften ıslattım. Getirip ördeğe uzatınca ördek minnetle vaklamaya başlayıp elimdekilere atladı. Zavallı hayvancık, yumurtalar üzerinde ne zamandır oturmuş da yerinden kımıldamamışsa, öylesine aç ve susuz kalmış ki. O sırada bozuntuya vermedim ama o can sıkıntısı ne kadar sürdü hatırlamıyorum.

Ben hayatımda kendimi bildim bileli hepi topu 4 kez kustum, ikisi 5 yaşımdan önce. Biri o zaman değildi.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Günlükcan'la günlüklere dair...

Günlükcan;

Gidip, "gündelik yazmaya teşvik eder belki" teranesi ve günlük tutayım da ileride ünlü olursam bir de günlüklerimden kafa koparayım bahanesiyle 600 sayfalık defter aldım 3 ay önce. O deftere şahsiyet verdim de, sen oldun işte. Menşeini merak edersin diyedir sözüm.

İyi de, hepi topu 3 kez yazmışım, birer cümle. Neyse ki, her birini ayrı bir sayfaya yazdığımdan 3 sayfayı işgal etmişim. En azından bunu akıl etmişim. İşte şimdi senin tüm teşkilatın bu 3 cümle, eksiği de yok, fazlası da.

Günlükcanım, günlüğüm canım. Bana kızmadan önce bir düşün. Malumun veçhile şiir kitapları da böyle değil midir zaten? Her yaprakta 3 satırlık bir şiir, “aya baktım seni gördüm, sana baktım ayı gördüm” misali vecizeler, en yumurtlanmışından. Hadi bir tane de benden, kendimden ekleyeyim çift sarılı bir şey, en sarısından:

“Penceremin önü Konya asfaltı,
Derdimi dumanına kattım,
Çekip son nefesi attım,
Yüzümü dumana bana bana
İnadımın üstüne bastım,
Derman için duman gerekmez
İçmeyeceğim tekrar bu haltı”

Günlükcanım, yukarıdaki kaide zor(t)laması öyle alelade bir örnek değildir, bu öyle biline. Fizik ve sair hendese derslerindeki etki tepki, sebep sonuç münasebetlerini unutmaya yetecek kadar zaman akmadı henüz köprünün altından. Deli gönül bile sebep arar sevmeye hala. Bak bakalım ne yazar diplomanda. Mühendis mi yazar, derdin var. Bu kıymeti kendinden menkul vecizenin de elbet vardır bir esbab-ı nüzülü, artık her nereden inzal etti, yahut ettirildiyse.

Her kitapta bir şiir vardır ki, illa ki sigaradır esas oğlan. Yakarsan şiir olur, söndürürsen şiir olur. Yakar iki nefes çeker de söndürür, eline alır evirir çevirirsen destan da olur, kitap da hatta.

Öyle böyle 30 şiiri buldun mu kitabın tamamdır zaten. Al sana 30 yapraktan 60 sayfa. Ekle başına önsözü, bönsözü, şairin gelmişi geçmişini, sübülü sülalesini. Olur sana 100 sayfadan müteşekkil, tekmil bir şiir kitabı. Para verip aldığın mürekkebin yekunu, tüm 9 punto yazılar, 12 punto başlıklar dahil, işte 100 mısra yazacak kadardır ki, o da 300 kelimedir vasati hesap üzerinden ve 5 gram mürekkep eder mi, etmez mi bilinmez… .

İyi de günlükcan, dönelim şimdi benim defakto duruma. Şimdi 600 sayfaya yazdım 3 cümle 3 ayda, her biri bir sayfaya. Hesap edersen, yılda 12 sayfadan 50 yıl lazım doldurmaya. Hadi “önsözü, bönsözü, kendi evvelin, ezelin, gelmişin, geçmişin, yazarız hepsini sayfalara yaya yaya” dersen ve de bana bunu yedirsen, asgari 45 yıl gerekmez mi yine de tamamlamaya?

Ulan günlükcan, ben seni nasıl dolduracağım be günlükcan?

Kapağını mı koparıp güdük etsem, yoksa sayfalarını mı yolup yolup düdük etsem, haa ne etsem?

26 Nisan 2010 Pazartesi

Dante Alighieri

Dante Alighieri (Mayıs-Haziran 1265, Floransa - 14 Eylül 1321, Ravenna) İtalyan ozan ve politikacı.

Modern Avrupa ve İtalya’nın en önemli figürlerinden biri olan Dante’nin vaftiz adı Durante’dir. Eserlerinde ikizler burcu olduğunu yazar. Köklü ve asil bir aileye mensup olmakla birlikte babası II. Alighiero hakkında çok fazla bilgi yoktur. Babası hakkındaki belki de tek "kesin" bilgi onun Guelfler tarafında olmasına rağmen o dönemde yönetimde bulunan Ghibellinler tarafından Floransa’dan sürülmemiş olmasıdır. Dante eserlerinde babasından değil, şövalye ünvanlı dedesi Cacciaguida'dan söz eder ve soyunun Roma’ya dayanması ile övünür. İlahi Komedya Cehennem’de Vergilius’un Aineias eserinin kahramanı tarafından kurulan Roma’yı anlatırken, kendisinin de o soydan geldiğini belirtir.

Dante'nin ilköğrenimini Santa Croce papaz okulunda bitirdiği sanılmaktadır. Yüksek öğrenime devam edemese de öğrenmeye olan tutkusu ile eski Latin ve Yunan eserlerini okumuş, dönemin İtalyan şairlerini önemsemiştir. Bunların dışında astronomi, resim ve felsefe konularında kendisini geliştirmiştir. Dönemin önemli şairlerinden Guido Cavalcanti yakın arkadaşıdır. Cehennem’de Guido’nun babası Cavalcanti ile sohbeti cehennemin önemli bölümlerinden biridir.

Dante dokuz yaşındayken komşularının sekiz yaşındaki kızı Beatrice'i bir eğlence sırasında görmüş ve tanıştığı andan itibaren kıza büyük bir tutkuyla bağlanmıştır. Dokuz yıl sonraki ikinci karşılaşması tutkusunu pekiştirmiştir. Bu aşk, Dante’nin şiire bakışını değiştirmiş ve belki de İlahi Komedya’nın kaynağı olmuştur. Dante aşkından sevgilisine hiçbir zaman söz etmemiş, 1288 yılında Beatrice Floransa’li şövalye Simone dei Burdi ile evlenmiştir. Beatrice 1290 yılında 24 yaşında ölmüştür. Beatrice'nin ölümüyle Dante çalışmalarına daha sıkı sarılmış, Latin edebiyatı ve felsefeye kendisini adamıştır. Beatrice'nin çok genç bir yaşta ölmesi, Dante'nin onu ölümsüzleştirmesine yol açmış, fikriyatında Beatrice'ye maddi, ölümlü ve insani bir görünümden ziyade manevi, ölümsüz ve ilahi bir görünüm vermesine neden olmuştur.

Dante Beatrice ile karşılaşmasını, 1292 yılında yazmaya başladığı Yeni Hayat adlı eserinde şu şekilde tanımlamıştır: "Günler günleri kovalamış, bu soylular soylusu kadının görünmesinin üzerinden tam dokuz yıl geçmişti. Bu günlerin sonuncusunda, bu ışıl ışıl kadın, bembeyaz giysiler içerisinde, ondan yaşça büyük iki soylu kadının arasında göründü; bir sokaktan geçiyorlardı ki benim korku içinde, allak bullak durduğum tarafa doğru çevirdi gözlerini ve o tanımlanamaz inceliğiyle selamladı beni. Öyle erdem yüklüydü ki o selam, o an mutluluğun doruğuna ulaştığımı sandım. Bu çok tatlı selamın bana ulaştığı saat, o günün dokuzuncu saatiydi kesinlikle ve de sözlerinin kulaklarıma varmak üzere ilk harekete geçişinden olacak, öyle bir tatlılık yayıldı ki içime, mest olmuş vaziyette ayrıldım insanlardan ve odamın ıssızlığına çekilerek bu çok incelikli kadını düşünmeye koyuldum."

Dante daha 12 yaşındayken ailesi tarafından Floransa’lı tanınmış bir aileye mensup olan Gemma di Manetto Donati ile sözlenmiş, 1295 yılında da evlenmiştir. Gemma'dan Pietro ve Jacapo isimlerinde iki oğlu ve Antonia isminde bir kızı olmuştur. Evlilikleri hakkında çok bilgi yoktur, ancak Dante’nin Floransa’dan sürgün nedeniyle ayrılışı sonrasında eşiyle bir daha görüşemediği bilinmektedir.

Devrin Floransa'sında Ghibellinler ve Guelfler diye iki siyasi partiye bölünmüştü. Ghibellinler imparator tarafından destekleniyor, aristokrasiyi savunuyorlardu; Guelfler ise papa tarafından destekleniyordu. Sonraları Guelfler "Beyazlar" ve "Siyahlar" olarak iki ayrıldılar. Beyazların başında Cerchi ailesi vardı. "Popolo grasso" diye adlandırılan zengin burjuva sınıfı tarafından destekleniyorlardı, reformist düşünceleri vardı, papa ve papalık konusunda da daha temkinli bir görüşe sahiptiler. Siyahların başında ise Donati ailesi bulunuyordu. Feodal devirden kalan çeşitli asilzadelerden oluşan bu grup, "Popolo minuto" diye adlandırılan küçük zanaatkârlar, işçiler gibi daha düşük bir halk tabakası tarafından destekleniyorlardı. Siyahların düşüncesi daha bağnazdı ve dogmatik anlamda papacıydılar.

Dante 1289'da, Floransa'lı Guelf şövalyeleri ile birlikte Campaldino savaşında Arezzo Ghibellinlerine karşı savaşmıştır. Eşi Gemma Donati tarafından Siyahların başkanı konumundaki Donati ailesi ile akraba olsa da Beyazların taraftarı olmuştur. Devlet işlerine katılmak isteyen Dante Hekim ve Eczacılar loncasına yazılmış ve politik hayatına başlamıştır.

Bu sıralarda Papa 8. Benifacio Floransa’nın iç işlerine karışmaya başlamış, Beyazların Floransa'daki iktidarına son vermek amacıyla da Fransa kralı Philip de Bel’in kardeşi Charles de Valois’yi Floransa üzerine yürümeye ikna etmiştir. Floransa Papa’yı kararından döndürmek amacıyla içinde Dante'nin de bulunduğu bir heyeti Roma’ya gönderse de 1301 yılında Charles de Valois süvarileriyle birlikte Floransa'ya girer ve Siyahları da kendi saflarına alarak Beyazları şehirden atar. Beyazların mallarına el konurken bir kısmına idam cezası verilir, çoğunluğu sürgüne gönderilir. Dante de bu hareketten nasibini alarak, 27 Ocak 1302'de sahtekârlık, gayri meşru kazanç elde etmek gibi asılsız suçlardan para cezasına çarptırılır ve iki yıllığına Floransa'dan sürgün edilir. Daha sonra bu karar idam cezasına dönüştürülür. Dante cezasını öğrendiğinde Floransa’da değildir, daha da dönmez Floransa’ya. Beyazlar Floransa’da iktidarı geri ele geçirmek için uğraşsalar da başaramazlar. Dante zamanla inancını yitirir, sürgünde İlahi Komedya’yı yazmaya başlar. Verona, Padova ve Paris’e gider. Paris’te felsefe ve teoloji okur.

Dante, 1311 yılında İtalya’yı işgale başlamış olan Lüksemburg kralı VII. Henry'ye mektuplar yazarak, onu Floransa'ya da savaş açmaya davet eder. Kralın İtalya'yı işgali İtalyan şehirlerinde nefretle karşılanır, Floransa'nın da dâhil olduğu şehirler, kendi içlerindeki sorunları bir süreliğine askıya alır, topyekün karşı koyarlar. Bu dönemde Floransa sürgün edilmiş Beyazların birçoğunu geri çağırır ama Dante’yi çağırmaz. Bunun nedeni büyük ihtimalle kral VII. Henry'ye yazmış olduğu mektuplardır. 1313’de kral ölünce Dante Floransa’ya dönme umutlarını tamamen yitirir. Ravenna prensi Guido Novelloda Potenta'nın davetini değerlendirip Ravenna’ya geçer. Kısa ziyaretler dışında buradan ayrılmaz. 1321 yılında 56 yaşında ölür. Ölüm nedeninin sıtma olduğu sanılmaktadır.

Dante Laitnce ve İtalyanca’nın Toscana Lehçesi’nde eserler vermiştir. Eserleri: De Vulgari Eloquentia (Halkdilinde Belagat), Monarchia (Monarşi), Epistulae (Mektuplar), Eclogae (Eklogalar), Quaestio de Aqua et Terra (Su ve Toprak Sorunu), Vita nuova (Yeni Hayat), Rime (Şiirler), Convivio (Şölen), Fiore (Çiçek), La Divina Commedia (ilahi Komedya) – Inferno (Cehennem), Purgatorio (Araf), Paradiso (Cennet).

Dante Etkisi:

Dante’nin İtalyan dilinin kurucularından olduğu fikri yaygın bir inanıştır. Her ne kadar Latince eserler verdiyse de, İtalyanca'nın Toscana lehçesiyle yazdığı önemli eserleri nedeniyle Toscana Lehçesi, İtalyanın resmi dili ve lehçesi olmuştur.

İtalya'daki metal 2 Euro’ların tura tarafında, Dante'nin resmi vardır. Rodin’in Cehennem Kapıları adlı çalışmasının ilham kaynağı ve bu çalışmanın en önemli parçalarından olan Düşünen Adam Heykeli’nin Düşünen Adamı’dır.

İlahi Komedya’nın ilk adı Komedya’dır. İlahi ön adını ünlü edebiyatçı Boccaccio vermiştir. Bir çok ressam Dante’nin eserlerindeki tasvir edilen mekânları resilerine konu etmişlerdir. Michelangelo, Sandro Boticelli, Gustave Dore, Salvador Dali, Willima Blake, Yake Thompson bunlardan bazılarıdır.

Klasik Müzik bestecilerinden Rossini, Schuman ve Franz Lizt İlahi Komedya şiirlerinden besteler yapar. Ezra Pound, T.S. Eliot, Paul Claudel, Anna Akhmatova gibi şairler İlahi Komedya’dan esinlenmiş şiirler yazarlar.

Kaynaklar:
İlahi Komedya, Rekin Teksoy Çevirisi, Oğlak Yayınları
wikipedia
Internetteki muhtelif kaynaklar...

22 Nisan 2010 Perşembe

Çanakkale

Anlık bir karardı. “ben de geliyorum o zaman” dedim. Gündemdeki konu yeğenimin mezuniyeti ve ablam ile eniştem önce büyük bir kalabalık eşliğinde planladıkları seyahate yalnız çıkmak zorunda kalmışlar. Malum, kardeşimin düğün hazırlıkları son reddeye gelmiş.

Esasen kalabalık da olsa atlanır gidilir, yani gitmek için ablam ile eniştemin yalnız kalmasına gerek yok, ama tuhaf bir kararla mezuniyet töreni hafta içi yapılıyor. Neredeyse tamamı farklı illerden gelen onca öğrencinin mezuniyeti için seçilen tarihi nedense perşembeye rastlamış. Ama artık geleceğim dedim ya. Nasılsa bu yıl bende izinden bol bir şey yok. İki günlük izin kaptım. Hafta sonu ile birleştirip 4 gün yaptım. Çanakkale’den çıkışta Özcan’ın düğün planları çerçevesinde tertipleyip, sonradan planlarını bozmadığı Çeşme organizasyonuna iştirak edilecek. Karar bu yönde. İyi de, bilet yok ne Çanakkale’ye, ne Biga’ya. Zar zor arandı bulundu alakasız bir firmanın alakasız bir koltuğuna. Otobüse indiğimde sormadan edemedim, “bu koltuk da aynı yere gidiyor değil mi?” diye. Gidiyormuş, aldık yanıtımızı, oturduk yerimize.

Perşembe sabahtan yola çıkıp saatler sonra, ancak akşamki törene bir saat kala Biga otobüs terminaline vardığımda fark ettim ki bekleyen bir alay insan var. Meğer eniştem, kayını için kalabalık toplamış karşılama töreni mahiyetinde. Bulsa davul zurna da getirecekmiş ama pahalı geldi zahir. Hoş eminim Adana’da olsa onu da yapardı ya, Çanakkale’nin yabancısı ne de olsa. Bir saat sonra törende olması gereken yeğenim Onur, ablam, Onur’un ev arkadaşları olan Taner ve Kahraman ile onların ebeveynleri toplanıp beni karşılamaya gelmişler. Yok, hani sağ olsunlar, değer göstermiş, şeref vermişler ama beni görünce “bu muydu dayın?” demeselerdi yeğenime, daha makbule geçecekti. Artık onlara da ne anlatıldıysa?

Bu tarz törenler farklı bir duygu sağanağına neden olduğundan, tuhaflıklarına değinmeye gerek yok. Bir daha görmenizin zor olduğu sevgili arkadaşlarınızla kucaklaşıyor, her gün arayacağınıza, hiç unutmayacağınıza dair tutulmayacak sözler veriyorsunuz. Dönüp kendim verdiğim sözleri hatırlıyor ve hayıflanıyorum şimdi. Hayatımda hala olmasını istediğim ne çok insan varmış.

Törenin ertesi günü, yani Cuma günü Çanakkale turuna çıkılacak. Şehitlikler gezilecek. Daha önce gezdiğim yerler hakkında sonradan yeni düzenlemeler olduğu bilgisi almıştım ve merak ediyordum. İyi oldu bu geziler diye içimden geçirirken, kahvaltı sonrası kiralanmış arabaları görünce ilk şoku yaşadım. Arabalar kağnıdan bozma, kendi başlarına gitmeleri mümkün değil de, çekecek katırları eksik, “unutulmuş zahir” dedim, yeğenime baktım. “dayı, bir bunlar kalmış” dedi. “İyi de bunları çekecek katırlar, öküzler veya ne bileyim diğer büyükbaşlar nerede” dedim. Ablamla karşılıklı gülüştük.

Şimdi durum şöyle, iki araba var, muhtemelen Çanakkale Muharebeleri’nden kalma, hatta belki o zaman da görenlere Nuh Nebi’den kalmış izlenimi vermiş olabilirler de, benim öncesinden haberim yok. Tahminim şu yöndeydi, biz yedi kişiyiz diye iki araba kiralanmış, ama biri lokomotif olacakken, diğeri de vagon yahut römork görevi görecek. Yalnız hangisi vagon belli değil. Muhtemelen ikisini de çekecek başka bir lokomotif var ama o kiralanmamış.

Neyse, emre itaat ederekten bindik biz arabalara ve 10 dakikalık uğraş sonucu çalıştırabildik aracı. İlk sürpriz, benzin göstergesi bozuk; hani aslında her yeri bozuk da, benzin göstergesi ayrıca bozuk. Neyse biz çalıştırdık da, diğer araç, yani havagazıyla çalışan araç çalışmıyor. Birinin şoforü eniştem oldu, diğeri yeğenim. Eniştem gidip diğer aracı da çalıştırdı. Onur’un ev arkadaşı olan Giresun’lu Taner’in babası (adını hatırlamıyorum valla, kusura bakmasın) bizim arabaya geçti. Biz, ben eniştem ve Giresunlu baba bir arabadayız. Yeğenim, ev arkadaşı, ablam ve Giresunlu anne de (onu da hatırlamıyorum, mecburen böyle gidecek artık) diğer araçta yola çıkıp benzin ve havagazı almaya yanaştık, doldurduk, hafiften araçlara bakım yaptırdık diyeceğim ama bizim baktığımız gibi baktılar araçlara. Bakım yapsan ne buna yapmasan ne? Baksalardı bağ olurdu daha önce, bakmamışlar dağ olmuş işte. Arabanın içinde o kadar çok toz var ki, 3 kişiyiz ama 5 kişilik arabanın istiap haddini aştık aşacağız.

Yola çıktık, gezdik dolaştık, Lapseki’yi pas geçip Çanakkale’den feribotla karşıya geçtik falan. Şehitlikler, tabyalar, hepsi elden geçmiş. İlk gezdiğimde üzüldüğüm ne varsa el atılmış sanki. Ama oralarda gezince üzülmemek mümkün değil ki. Dile kolay, metrekareye bir şehit düşen bazı mekânlar var ki, söz de yazı da bitiyor, kalem elden düşüyor.

Yalnız, her şey elden geçmiş sanki de, hala bu seyyar satıcılar hizaya girememiş bir türlü. Böyle Dösim gibi pırıl pırıl yerler dururken, alt alta, üst üste, birbirinin aynı şeyleri 3 paraya satmak için birbirleriyle yarışan insanlar belki ekmek parası kazanma çabasındalar ama keşke “şehitler bir lira” demeseler sattıkları ürünlere. Belki göz ardı edilebilirlerdi o zaman. Bu şehitler bir lira da, şehitlere de sorsaydık “acep vatan kaç lira?” diye.

Gelibolu konusunda söylenecek çok şey çok illa ki, ama benim çok üzerimde. Anlatamayacağım şeyleri bu işin ustalarına bırakayım.

Geri dönüşe yakın ard arda önce bizim araba, sonra diğeri tekledi. Biz kilometre hesabıyla benzine yorduk ama diğeri neden tekledi anlamadık. Onun daha yolu vardı. Conkbayırı’ndan vazgeçtik, benzinci, oradan Eceabat yaparak akşama doğru geri döndük. Çocuklar tutturdu Truva diye. Ben arada karar değiştirip Çeşme’den vazgeçip Ankara biletine yazıldım gece 12 için. Truva sonrası Biga’ya dönülünce toplanmış eşyalarımı alıp otobüse bineceğim ve Ankara’ya geçeceğim.

Truva’ya vardık ki, kapı duvar, etrafta sade bir bekçi var. Almadılar bizi içeri vakit muhalefetinden, sokmazlarmış içeri geç geleni ziyaretçilerden. Boynu bükük döndük kağnımıza, martılar el etti geldi çağrımıza. Aşındırdık kağnımızda martılarla beraber Çanakkale yollarını, ilk kez orada hissetim ensemdeki amele yanıklarının dayanılmaz acısını.

Çocuklar bizi bir parka getirip oturttular, kendileri de gittiler. Oturduğumuz yerin tam karşısı bir açık düğün alanıymış, az sonra bir gelin ve bir damat dalınca alana, ortalıkta kızılca kıyamet koptu. Biz bu arada vakti unuttuk da, çocuklar dönmedi bir türlü. Meğer Taner’in ertesi günü KPSS sınavı mı neyi varmış, bu yüzden Çanakkale’de kalacak yer arıyormuş. Saatlerce dolaşıp öğretmenevi ve muhtelif yurtlardan ret yanıtı alınca, özel bir yurtta yer bulmuşlar. Döndüklerinde ben amele yanıklarından ve geç kalmaktan sızlanıyordum ki yola çıktık. Ama çıktığımızda Biga’dan otobüse ucu ucuna yetişecek durumdaydık. Bir süre bayağı hızlı giderek 5 – 10 dakika kadar kazandık ki, bizim araç stop etti. Fark ettik ki arada benzin göstergesi bazen yanıyor bazen sönüyor. Meğer tepe tırmanırken benzin gitmiyormuş motora, belki de dipte kalan toz falan varsa onlar da karbüratörü tıkıyorlar. Ama en yakın benzinci nerede bilinmez. Tepeden aşağı inerken eski performansımıza döndük ki, diğer araç durdu. Kımıldamıyor yerinden. Lapseki Biga arası dağ başı, iki taraf orman, saat 23: 20, aracın birinde benzin yok yahut bitti bitecek, diğeri tamamen stop. Sağı solu aramalar, araçlarla çeşitli suretlerdeki debelenmeler kar etmedi. Ben arayıp yazıldığım biletten adımı sildirdim. Dediler sonra bir araç daha var yetişirsen ona binersin. 20 dakika kadar da o düşü kurdum, sonra uyandım.

Efendim, uzun uğraşlar sonucu aracın birini durdurabildik de Giresunlu baba bindi otostopçu mahiyetinde. Az sonra aradık, meğer 7 km ilerisinde çölde vaha benzeri bir benzinlik varmış. Ama benzincide bidon yokmuş. Biz ip de istedik. Malum, bidonda havagazı getirmek mümkün değil. birine benzin koyup diğerini çekeriz diye düşündük.

Bir saat kadar sonra adam bir takside göründü. Meğer oraya bir taksi yanaşınca adam taksiciden yardım istemiş. Taksicinin evine gidip takoz, bidon, çekme halatı, plastik su şişesi (ortasından bölününce huni oluyormuş bu – ama biz de akıl edip hazırlamıştık o ayrı) falan alıp gelmişler. O kadar talihsizlik içinde şans şudur ki, taksicinin evi benzincinin arkasındaymış. Fazla yükleri, çocuklar ile kadınları hem ağırlık, hem güvenlik nedenleriyle taksiye atarak ve iki aracı birbirine bağlayarak yola çıktık, virajlardan dönüp ovaları aştık, 7 km ilerideki benzinciye vardık saat 01:45 sularında. Bu arada üzüldüğüm tek şey, yeğenimin bana bakarkenki ağlamaklı görüntüsü mahcubiyetten, ne dedimse üzüntüsünü geçiremedim.

Ertesi sabah güzel bir kahvaltıdan sonra yeğenimle beraber, hani ola ki o saate Ankara’ya kalkan otobüs bulur muyuz diye otogara yollandık. Bir baktık ki, otobüsler sıra sıra dizilmişler, hepsi birden Ankara’ya gidiyorlar. Ben aralarından gözümü kestirdiğim bir firmanın yazıhanesine girdim ki, kredi kartı kabul etmiyorlarmış hesap kesildiğinden. “e peki” dedim ben de, ama şımarıklık olsun diye değil, hakikaten nakit yok, çekecek zaman da yok. şoför atladı, “aybettin birader, en kötü bize kredi kartınla benzin alırsın, olmadı misafir ederiz seni otobüsümüzde, insanlık öldü mü” dedi. Ben anladım eğlenceli bir yolculuk olacağını.

Bindim otobüse de, yerim yurdum belli değil. Muavin geldi, durumu biliyor, “ağabey seç, istediğin yere otur, bir şeye ihtiyacın var mı?” dedi. Ben arkalara doğru geçtim, boş bulduğum bir yere. Sonra geldi yanıma oturdu, sohbet ede ede Bandırma’ya geldik. Hesaba göre Bursa da para çekip ödeme yapacağım.

Otobüs hareket eder etmez müzik çalmaya başladı ki, ilk çıkan parça acı acı gülmeme neden oldu. Bir gün işyerinde etrafta kimse yok sanaraktan kulağımdaki kulaklıklarda gürüldeyen sese yüksek sesle eşlik ederek cümle taifeye rezil eden, ama sevdiğim ve beni güldüren türkü. Ben Özay Gönlüm’den biliyordum ama Sümer Ezgü söylemiş.

Elindedir bağlama
Kara gözlüm ağlama
O günkü sözlerimi
Cavur annene söyleme

Haydin de emmim dayım
Gurusun domuz huyum
Ableni ben gaçırcem
Enişten olcem gayın

Hop diri diri dat diri dit diri dom
Ben yarimi seviyom
...

diye devam edip giden türkü... 

Bandırma’da otobüs tıka basa doldu. Tam önüme bir aile yerleşti. Nemrut suratlı bir adam, melek yüzlü karısı, 3 – 4 yaşlarında çirkin bir kız çocuğu ki adı Ayça imiş, bir de güzel mi güzel bir erkek bebek. Derken bu çirkin kız çocuğu sağa sola sataşmaya başladı. Annesi ile babasının yerini beğenmedi, onları öne aldırdı muavine falan. Kendisi bir arkaya geçti, tek başına ikili koltuğa uzandı ama uyumuyor, etrafa bakıyor cin cin. Sonra arabaya birbirine benzeyen, 60 - 70’li yaşlarında 8 kadın girdi. Hepsi böyle annem gibi başları kapalı ama öyle türban değil, eşarplı, şık pardösülü, tamamı renkli gözlü açık tenli, güler yüzlü teyzeler. En arkaya geçip oturdular ama yerini beğenen oldu beğenmeyen oldu. Sürekli yer değiştirip duruyorlar. Muavin çocuk, yazık, hepsine birden “Anneciğim” diye hitap ediyor kibarcana ve onu oraya onu oraya oturtuyor, olmuyor. Bir de bunların tamamı birbirine “ablacım” diye hitap ediyorlar. Benim önümdeki Ayça çocuk atladı “ablacım, benim yanım boş, gel buraya otur”. Ayça çocuğun nemrut babası “Ayçaaa, sus bakiiim” diye seslenirken, annelerin hepsi birden gülmeye başladı ve yer tartışması bitti.

Ardından otobüse, kaldırma kuvvetine aldırmaksızın su içinde tartılsa rahatlıkla yarım ton çekebilecek bir amca bindi. O da geldi geldi çaprazımdaki koltuğa girmeye çalışıyor ama giremiyor bir türlü. Ayça çocuk ona da atladı. “amca amca, sen oraya sığmazsın, en öne git, orası geniş” dedi. Nemrut suratlı babası atladı, “Ayça, sen karışma adamın işine”. Amca ise döndü muavine, şu kız doğru söylüyor, en önü ayarla bana” dedi. Muavin “emredersin ağabey” diyerek gitti, en önü boşalttırdı bir şekilde. Biz arkadaki annelerle beraber yerlere yıkıldık gülmekten.

Otobüs tıka basa dolup Bandırma’dan Karacabey’e doğru hareket etti ki, bu arada ayakta duranlar bile var, belediye otobüsü gibi. Bu arada ben, “Yahu bu anneler ne yapıyorlar acaba, tekmili birden nereye gidiyorlar ki, hepsi tek tip” falan diye düşünüyorum, arkaya bir döndüm ki ne göreyim. Bütün anneler azıklarını açmışlar, pastalar, börekler, çörekler, meyveler hatta içecekler falan, ortaya yayılmış. Meğer yer kavgası da bundanmış, herkes bu yüzden esasen arkada oturmak istiyormuş. “yahu ne oluyor?” falan diye içimden geçirdim ve sanırım durumu çaktım. Muhtemelen bu anneler bugün için gün yapmaya karar vermişlerdi. Ancak gün yapılacak evde tamirat, temizlik, hastalık falan gibi bir nedenle bir sorun çıktı. Anneler de, “en iyi çözüm olarak biz bu günü Bandırma – Karacabey otobüsünde yapalım” diye karar aldılar ve bizim Çanakkale – Ankara otobüsüne konuşlandılar. Nitekim inene kadar sürekli tıkınıp dedikodu yaptılar. İnerken de en erken dönüş otobüsünü sordular ki dolayısıyla benim teorim güçleniyor.

Arada ilginç dedikodular yok değildi. Mesela Hatçe’nin zilli kızı Gülsüm’ün ikinci kocadan boşanması konusunda çıkan tartışmada ikiye bölündüler. Annelerden bir grup, konuyu Gülsüm’ün para hırsına bağlarken, diğer bir anne grubu kızın işi bilmemesine, daha doğrusu onların değişiyle cinsel konulardaki yetersizliğine bağladı. (Ben tam ifadeyi burada söyleyemiyorum şimdi)

Komşuları Hüsrev Efendi’nin oğlu için açtığı bakkalın iş yapmamasının nedeni ise adak olarak kesilen koçun bir gözünün kör olmasıymış. Bu konuda anneler hiç bölünmeden, müştereken aynı fikre vardılar. Fikir birliği edilen konulardan bir diğeri de, Bandırma’nın kızlarında artık ar - namus kalmadığıydı. Hatta bir anne durdu durdu, “gız dediğin önüne bakar yürürken, etrafla cıvıldaşmaz” dedi. Başka bir anne atladı, “oğlumdan duydum, o kızlara motor diyorlarmış” deyince ilk anne yanıtladı; “o kızlar motoru olmasa başka türlü o kadar ışık saçamazlar ki zaten”.

Velhasıl teyzeler inince, Ayça da uyuyunca otobüsün keyfi de, tadı tuzu da kaçtı. Ben de uyumak için hamle yaptığımda, efendi muavin “ağabey, yastık vereyim sana, rahat uyursun” dedi. Ben de “peki, iyi olur” dedim. Muavin bir yastık getirdi ki, hayatımda daha kirli herhangi bir şey görmemiştim. “Bu mu?” diyerek yastığı ancak iki parmağımla tutunca muavin yanıtladı. “ağabey, aslında kirli değil, sadece otobüste kullandık”.

Sonrasında uyuya uyuya Ankara’ya vardım artık. 4 günlük kısa bir tatilin 3 günü böyle geçti. Haftaya 23 günlük bir tatile çıkıyorum. İstanbul’dan Çeşme’ye, Samos ve Mikonos’tan İskenderun’a, Mersin’den Kuşadası’na, Bozcaada’ya uzanacak tatilimde bakalım yazacak bir şeyler çıkacak mı?

31 Mart 2010 Çarşamba

Bizim Kınalarımız - Bizim Düğünlerimiz

Bizim Kınalarımız – Bizim Düğünlerimiz

Ukrayna’daki günlerim, Simferopol’den Kiev’e 17 saat kadar süren ve tek başıma çıktığım uzun bir tren yolculuğu ile sonlandı. Tren azıcık da olsa, rötar yapsaydı uçağı kaçırma ihtimalim vardı. Ama aksi gibi, önce tren rötar yapmadı, sonra iner inmez gayet ucuza, gayet babacan bir adam arabasıyla beni havalimanına bırakmayı kabul etti. (Ukrayna’da normal araçlar da, eğer fiyatta anlaşırsanız, sizi herhangi bir yere bırakabiliyorlar) Böyle olunca bana yazacak malzeme çıkmadı. Olsa olsa diyebilirim ki, yol boyunca ben de, arabanın şoförü de sürekli konuştuk. Politikadan, spordan, havanın sıcaklığından, Ukrayna’dan, Türkiye’den konuştuk durduk, hem de birbirimizi tek kelime anlamadan. O kendi dilinde, ben kendi dilimde.

Tatilimin geri kalanında ise güzel ama sıcak hatta çok sıcak ülkemdeydim. İstanbul ve Ankara’da azıcık oyalanıp yapılacak işlerimi hallettikten sonra atladım Mersin’e gittim. Kuzenimin kınası ve nikâhı var ve ben daha çok bu konuya eğileceğim.

Kınanın yeri, zamanı, mekânı önemli değil. Üç önemli husus var. İlki, benim kemer sorunum (buna Hasan’ın kemer sorunu tamlamasının kısaltması olarak HKS diyeceğim bundan sonra, hem Neşe’nin Kepek Sorunu’na her daim özenmişimdir, onu çağrıştırsın), diğerleri ise kınada çalan orkestra ve oynayanlar.

İlk mühim konu olan HKS’nin tecellisi şu şekilde oldu. Yanıma bir sürü şey almışım ama kemer almamışım. Akşam kına var, benim çarşıya çıkacak, satın alacak zamanım yok. “Kardeşimden bulurum” dedim, bulamadım. Ondan bundan talep ettim, olmadı. En son eniştemi aradım, “tamam ben sana getiririm” dedi. Getirdi de. Ama aramızda büyük bir siklet farkı var ki, en küçük kemerini getirmiş, onu da yolda delgici arayıp deldirmeye çalışmış ama bulamamış. “olur zahir” denerek getirilen kemer belimi iki kez doladı. Pantolon dursa yerinde, sorun değil ama, durmuyor ki yerinde, millet Neşe’nin kepekten kurtulmuş saçları gibi ahenkle dans ederken bana kınada gözlem yapmak düştü. İşte bu yazıyı da ondan yazıyorum zaten, o kadar gözlem boşa gitmesin diye. Bir ara “boşver gözlemi, eğlenmene bak” diyerek, geline kardeşince sarılacak kuşağın benzerine dolanmak için kuşağa sulanmak geldiyse de, o kuşak düğünde sarılırmış (3 abla evlendirdim, hala öğrenememişim), bu düşünce işe yaramadı. Kemersiz oturduk, ertesi günkü nikaha enişteye talimat verdik mecburen, kemer delinsin diye.

İkinci mühim konu olan orkestraydı yani hani. Burada orkestradan kasıt, öyle farklı insanlardan ve enstrümanlardan oluşan makul bir grup olmasın sakın. Önünde bir org olan gençten bir çocukcağız ile onun yanında neden durduğu belli olmayan daha gençten daha bir çocukcağız. Biri çalıp söylüyor, diğeri çalmadan bazen söylüyor, bazen söylemiyor.

Şimdi biliyorum, herkesin en az bir, çoğunlukla bir kaç düğün anısı vardır, orkestra, piyanist şantör, DJ ile ilgili. Eminim ki aralarında çok ilginç, çok komik olanlar da vardır. Bu hepsinden daha komik falan gibi bir iddia taşımıyorum, velev ki anlatacak şeyler var ve şu kadarını söylesem yeterli, benim için bugüne kadar gördüğüm tüm orkestralar içinde rezillikte 1 numara kesinlikle bunlardı. Hani, gördüklerim içinde değil de duyduklarım içinde deseydim 1 numara bunlar olmayacaktı.

Peki, kim olacaktı? Kısaca özetlersem, 1955 yılında ilki yapılan Altın Mikrofon Şarkı Yarışması, Türk Popuna eserler kazandırmak ve pop müziği Türkiye’de yaygınlaştırmak için yapılan bir yarışma olarak önemli bir yere sahiptir. O dönemde daha henüz besteciler olmadığından, daha çok TSM veya THM parçaları, pop enstrümanlarıyla çalınacak şekilde yeniden düzenlenerek pop şarkısı gibi söylenmişler, çok başarılı örnekleri de var. Nitekim sözügeçen ve finale kadar kalan eser de bu düzenlemelerden biri, hem herkesin bildiği “Karadır Kaşların” isimli müstesna türkümüz. Söyleyen grup, bu türkümüzün önüne bir de Hicrani’nin muhteşem bir türküsünü de koymuş uzun hava niyetine söylüyor:

Kime kin ettin de giydin alları
Yakın iken ırak ettin yolları
Mihnet ile yetirdiğin gülleri
Varıp gittin bir soysuza yoldurdun

Yalnız bu uzunhavası dahil bu türküyü öyle berbat yorumlamışlar ki, hani ders niyetine okutulur. Vokalist önemli bir müzik adamı aslında. Adını yazmayacağım burada, merak edenler araştırsın, bulsun, hatta çoğunuz tanıyorsunuzdur bile. Ben daha önce tanımıyordum. İşte, duyduğum en kötü yorum kategorisinde bu grubu bu yorumla hiç kimse kalbimden ve dahi hatıralarımdan silemez ama, gördüklerim içinde performanslarıyla gerek beni, gerekse diğer davetlileri dumura uğratan bu ikili de hatıralarım arasındaki yerini sadece beynimde değil artık bu satırlarda da alarak tarihe kazınmış oldular. Torunlarıma bile okutmazsam ne olayım?

Esasen her ne kadar dinlemeden, görmeden anlatmak zor olsa da, ufak tefek teorik müzik bilgileri ışığında, temelde iki konuyu göz önüne getirmeye çalışacağım. Birincisi güfte ile ilgili. Bir sürü hiç duymadığım şarkıyı ardı ardına sıraladılar. Bestecisi bunlar da olabilir hani. Ama bir tanesi var ki, o gündür bugündür aklımdan çıkmıyor. Sözlerini şöyle yorumladılar ki kendi başlarına değiştirmiş de olabilirler:

Hele hele yandım Adanalım
Hele bir yaklaş badanalım
Çiftetelli çalıyor
Gel yanıma oynayalım

Hele hele yandım Anteplim
Hele bir yaklaş mekteplim
Çiftetelli çalıyor
Gel de bir döktürelim

Şimdi ne var bu sözlerde diyen çıkar belki. Benim sorunum daha çok kafiyelerde. İnsanlar neden Adanalım gibi bir sözcükten kafiye yapmaya çalışırlar ki? Bu soruya uygun bir yanıt veremiyorum bir türlü? Askerdeyken iki farklı görev yerim vardı. Birinde yüzlerce gigabayt mp3 varken, diğerinde 3 – 5 şarkı ya vardı ya yoktu. İşte biz bu 3 – 5 şarkıyı binlerce kez dinledik ki, birisi herkesçe bilindik olan “Amman Adanalım” şarkısıydı. Yıldız Tilbe yorumundaki sözler itibariyle, şöyleydi sözleri:

Emman Eddannalı
Yandım Eddannali
Evde duramıyom
Sena Deddannali

Şimdi bu nedir yaa? Yani tamam anladık, Adanalı birini sevmiş, eyvallah, ben de sevmiştim vakti zamanında, güzel kızları var malumunuzca. Adına şarkı da yazmak istemiş ama kafiye diye sevgilisinin adını falan yazsaymış ya artık neyse adı, Hatice mi, Emine mi, Ahmet mi, Cemal mi, her neyse işte. Sırf Adanalı sözcüğüne kafiye olsun diye sözlük taraması yapıp olabilecek sözcükler dizilse, buna şiir mi denir şimdi? “Gel yanıma badanalım”mış, acep çok mu makyaj var hatunun üstünde, ama ona da badanalı diye yakıştırma yapılmaz ki, en başta ayıp. Diğer kafiye “evde duramıyom sana dadanalı”ymış. Allah için, hangi seven kişi kendi sevgisini veya bağlılığını “dadanmak” sözcüğüyle bağdaştırabilir ki. Oldu mu şimdi?

Bu ikili orkestra ile ilgili olarak söyleyebileceğim ikinci şey şu ki, adamlarda bir ritm duygusu yok. İlginç gelebilir tabi, ritim duygusu olmayan orkestra olgusu,ama e yoookk, ben ne yapayım, yoksa yok. Hani “ritim duygusu olmadan orkestra olunur mu?” diye sorsanız, haklısınız, olunmazdı bunları görünceye kadar; ama bir tane var işte, biliyorum, hem gördüm hem duydum, hem yaşadım. Peki nasıl yok? Şöyle; arkada malum her orgda olan otomatik cıstak çalıyor, üstüne klavyelerle bişeyler çalıyorlar ama bu iki ayrı müzik bir türlü örtüşmüyor. Başlarda sorun olmadı bir şekilde halloldu da, ne zaman ki bizim Trakya’nın 9/8 lik aksak ritmi başladı çalmaya, o zaman karıştı ortalık. Şimdi ufak bir teorik bilgi vermem gerekirse, haddim değil ama; 9 zamanlı müziğin türleri var, ya 2’ler üzerine bina edilir, ya 3’ler üzerine. 2’ler üzerine bina edilirse örneğin en çok bilinen örneğiyle 2 2 2 3 diye çalabilirsiniz (düm teke düm teke düm teke düm düm teke gibi). Burada 3’ün yani düm düm teke’nin yeri değiştikçe ritim, bizdeki ifadesiyle usul değişir. Bir de 3 3 3 diye giden vardır ki, onun da bizdeki adı mürekkep semai olup, diyar-ı frengistanda Vals diye bilinen ritm budur. (Bazı arkadaşlar semai veya yürük semainin vals olduğunu iddia edebilirler ama önemli değil) Şimdi bizim mevzuumuza bahis olan müzik, o ilk aksak ritmi. Adamlar bir şekilde cıstak çalıyorlar 9/8 lik. Millet de 3’ün olduğu yerdeki bekleme mahallinde dans ederken beklemez de genellikle tek ayak üzerinde zıplama hareketi yapar. Ancak burada adam bir klavye çalmaya başladı ki, cıstakın 3’ü ile klavyede çalınanın 3’ü uymuyor. O kafasına göre, hiç dinlemeden çalıyor, yani uğraşsanız olmaz, nasıl yapabiliyor bilmiyorum. Müzik karıştı. Kimi çift zıplama yapıyor, hadi gençler bir şekil idare ediyor ama yaşlılar hiç zıplayamıyor, tabi olmuyor. Çocuk da sektiriyor, ama bırakmıyor, bir yerde tutturup orgun klavyesine yeniden asılıyor. Hani normalde kapatın kulağınızı ve pisti izleyin, aşağı yukarı ritmik anlamda ne çalınıyor bilirsiniz. Oysa burada, tahmin yürütmek mümkün değil. Hatta kulağınızı kapatmadan dinleyin, yine mümkün değil. Ben o sırada denedim, sahnedekiler uzaydan gelmiş ucube yaratıklar gibi duruyordu. Bir arkadaşımın deyimiyle UDO’lar basmıştı sahneyi (Undefined Dancing Objects)

Bir ara düşünmedim değil, yahu bari “tırmala beni kaşı beni” falan çalsalardı. Veya ne bileyim,mesela kahramanlık türkülerimizden ”kır belini Ali Dayı, kır belini heyy” falan gibi bir şey. En azından daha eğlenceli olurdu. Düşünsenize düğünde şöyle sözleri olan bir parça çalıyor:

Sabayatin yengeciği,
Attırıverir göbeciği;
Göbeciği yorulmasın,
Oynar iken bayılmasın.

Yapıştır kız sabayati,
Hepimizi vatiz etti.
Bayira karşı yatır beni
Tırmala beni kaşı beni

Hop çok atarım kendimi
Çıplak çıkarım bayrama

Gerçi sonradan fark ettim, sakıncalı olurdu. Fazla detay vermeye gelmez, isim benzerlikleri var desem yeterli.

Kınadaki diğer bomba ise dayımdı. Şimdi önbilgi mahiyetinde söyleyebileceğim tek cümle yeterlidir, iki dayım da ağır adamlardır. Öyle ortalık yerler bir yana en gizli hatta “top secret” etkinliklerde dahi göbek sallayıp gerdan kırmazlar. Ancak düğün işte. Sen kalkmasan da kaldırıyorlar bir şekilde. Nitekim dayım da az sonra gelinin babası sıfatıyla kendini pistte buldu. Hadi buna lafım yok ama öylesine kaptırdı ki, az sonra kendi çıkınından çıkardığı dans figürlerini miskete uyarladı. Nitekim misket oyununa getirdiği yeni yorum, misket oynamak için özel olarak davet edilmiş şahısları bile etkilemiş olacak ki, dansın bir anından itibaren sahnedeki herkes dayımın figürlerini taklit etmeye çalışıyordu.

Açıkçası ben bu dünür figürlerine hastayım. Yaklaşık 3 ay kadar önce diğer dayımın kızı evlenmişti. Diğer dayımı dansa kaldırmaya muvaffak olamadılar ama diğer dünür olan damadın babası ile ona eşlik eden dayısı yoğun istek üzerine misafirleri ve talipleri kıramayarak piste çıktılar. Şimdi 50 yaşın üzerinde kel, göbekli ve bıyıklı 2 amcanın yalnız başlarına dans pistine çıktığı bir ortamda orkestranın veya DJ’in ne çalmasını beklersiniz? Belki misket, belki zeybek, hadi belki zorlamayla da olsa oyun havası falan, ne bileyim eskilerden bir şeyler falan, hayır bilemediniz. Hiçbiri değil. “Ebedi dumura uğratıcı” diye bir karakter vardır Otostopçu’nun Galaksi Rehberi’nde. Karşınıza çıkar, size küfreder ve uzay gemisine binip kaybolur, siz de bakakalırsınız. İşte sanırım bu karakter bir anlığına DJ’e göründü ve DJ dumura uğradığı gibi nerede olduğunu unutup “Çakkıdı” çalmaya başladı. Bekledim ki oynamasınlar, müzik değişikliği talep etsinler. Hayır, amcalar birden oynamaya başladılar. Damadın babası umutsuz vaka. Müziğin ritminden bağımsız olarak kendi başına bir UDO, komik hatta çok komik oynuyor, hepsi bu. Ama dayı daha önce oynamış az buçuk, bu belli, ama yaşın ve tipin itibariyle neden Çakkıdı’ya eşliğinde yılan dansı yapmaya çalışırsın be adam?

22 Mart 2010 Pazartesi

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Ağustos ayında Edremit Pınarbaşı’nda Ritim kampındayız. Üstad Mısırlı Ahmet, başka ritim üstadları, sanat dünyasının farklı alanlarından birçok kişi, oyuncular, müzisyenler, dansçılar, fotoğrafçılar, farklı meslek gruplarından farklı meslek erbapları hayatı paylaşıyoruz, kendi yaşamımıza dokunmaya, kendi izimizi yaratmaya çalışıyoruz.

Bir gece Edremit’in Pınarbaşı’nda yeraltından sızıp çadırlarımızın yanı başından akıp giden o buz gibi suyun mekâna yansıyan aksinde, ayın şavkında bir perde kuruldu, medeniyetten bunca uzakken bir anlığına perdeye yansıyan ışığa baktık bir ürpermeyle. Hatırlamak istemiyorduk medeniyeti, zaten film başlayınca dönmeye çok sürmedi o kendisini bir anlığına hatırlatan medeniyet düşüncesi.

Perdeye vuran görüntülerle yeknefes oldu 60’ı aşkın kişi. Gümbür gümbür vuruyordu kalbimiz, gümbür gümbür düşünceler salınıyordu beynimizde. Hoparlörlerden çıkan o gümbür gümbür sesler tarifsiz ritimlere işaret ediyordu, belki o arayıp da bulamadığımız. Bir filmdi bu ama çok şey anlatıyordu. Film bizi anlatıyordu bize. Unuttuğumuz bizi anlatıyordu, unuttuğumuz ama unutmak istemediğimiz bizi. Film zenginliğimizin parayla, iktisatla ilişkisi olmadığını, insana en iyi öğretmenin hayat olduğunu anlatıyordu. Yaşadığımız yerin neden Anadolu olduğunu, yaşadığımız yeri bazen itiraf etmesek de neden bu kadar sevdiğimizi, buranın neden bize vazgeçilmez olduğunu anlatıyordu.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları çok samimi, çok katıksız bir film ve daha fazla ilgiyi hak ediyor. Ediyor da, insan düşünmeden edemiyor. Neden ilgi görmez ki böyle bir film? Bu kadar mı eksildi, bu kadar mı azınlıkta kaldı akil adamlar? İlla bir sansasyon, illa bir polemik konusu mu barındırmalı? İlla samimiyetsiz mi olmalı? İlla seyirciye mi oynamalı?