Anlık bir karardı. “ben de geliyorum o zaman” dedim. Gündemdeki konu yeğenimin mezuniyeti ve ablam ile eniştem önce büyük bir kalabalık eşliğinde planladıkları seyahate yalnız çıkmak zorunda kalmışlar. Malum, kardeşimin düğün hazırlıkları son reddeye gelmiş.
Esasen kalabalık da olsa atlanır gidilir, yani gitmek için ablam ile eniştemin yalnız kalmasına gerek yok, ama tuhaf bir kararla mezuniyet töreni hafta içi yapılıyor. Neredeyse tamamı farklı illerden gelen onca öğrencinin mezuniyeti için seçilen tarihi nedense perşembeye rastlamış. Ama artık geleceğim dedim ya. Nasılsa bu yıl bende izinden bol bir şey yok. İki günlük izin kaptım. Hafta sonu ile birleştirip 4 gün yaptım. Çanakkale’den çıkışta Özcan’ın düğün planları çerçevesinde tertipleyip, sonradan planlarını bozmadığı Çeşme organizasyonuna iştirak edilecek. Karar bu yönde. İyi de, bilet yok ne Çanakkale’ye, ne Biga’ya. Zar zor arandı bulundu alakasız bir firmanın alakasız bir koltuğuna. Otobüse indiğimde sormadan edemedim, “bu koltuk da aynı yere gidiyor değil mi?” diye. Gidiyormuş, aldık yanıtımızı, oturduk yerimize.
Perşembe sabahtan yola çıkıp saatler sonra, ancak akşamki törene bir saat kala Biga otobüs terminaline vardığımda fark ettim ki bekleyen bir alay insan var. Meğer eniştem, kayını için kalabalık toplamış karşılama töreni mahiyetinde. Bulsa davul zurna da getirecekmiş ama pahalı geldi zahir. Hoş eminim Adana’da olsa onu da yapardı ya, Çanakkale’nin yabancısı ne de olsa. Bir saat sonra törende olması gereken yeğenim Onur, ablam, Onur’un ev arkadaşları olan Taner ve Kahraman ile onların ebeveynleri toplanıp beni karşılamaya gelmişler. Yok, hani sağ olsunlar, değer göstermiş, şeref vermişler ama beni görünce “bu muydu dayın?” demeselerdi yeğenime, daha makbule geçecekti. Artık onlara da ne anlatıldıysa?
Bu tarz törenler farklı bir duygu sağanağına neden olduğundan, tuhaflıklarına değinmeye gerek yok. Bir daha görmenizin zor olduğu sevgili arkadaşlarınızla kucaklaşıyor, her gün arayacağınıza, hiç unutmayacağınıza dair tutulmayacak sözler veriyorsunuz. Dönüp kendim verdiğim sözleri hatırlıyor ve hayıflanıyorum şimdi. Hayatımda hala olmasını istediğim ne çok insan varmış.
Törenin ertesi günü, yani Cuma günü Çanakkale turuna çıkılacak. Şehitlikler gezilecek. Daha önce gezdiğim yerler hakkında sonradan yeni düzenlemeler olduğu bilgisi almıştım ve merak ediyordum. İyi oldu bu geziler diye içimden geçirirken, kahvaltı sonrası kiralanmış arabaları görünce ilk şoku yaşadım. Arabalar kağnıdan bozma, kendi başlarına gitmeleri mümkün değil de, çekecek katırları eksik, “unutulmuş zahir” dedim, yeğenime baktım. “dayı, bir bunlar kalmış” dedi. “İyi de bunları çekecek katırlar, öküzler veya ne bileyim diğer büyükbaşlar nerede” dedim. Ablamla karşılıklı gülüştük.
Şimdi durum şöyle, iki araba var, muhtemelen Çanakkale Muharebeleri’nden kalma, hatta belki o zaman da görenlere Nuh Nebi’den kalmış izlenimi vermiş olabilirler de, benim öncesinden haberim yok. Tahminim şu yöndeydi, biz yedi kişiyiz diye iki araba kiralanmış, ama biri lokomotif olacakken, diğeri de vagon yahut römork görevi görecek. Yalnız hangisi vagon belli değil. Muhtemelen ikisini de çekecek başka bir lokomotif var ama o kiralanmamış.
Neyse, emre itaat ederekten bindik biz arabalara ve 10 dakikalık uğraş sonucu çalıştırabildik aracı. İlk sürpriz, benzin göstergesi bozuk; hani aslında her yeri bozuk da, benzin göstergesi ayrıca bozuk. Neyse biz çalıştırdık da, diğer araç, yani havagazıyla çalışan araç çalışmıyor. Birinin şoforü eniştem oldu, diğeri yeğenim. Eniştem gidip diğer aracı da çalıştırdı. Onur’un ev arkadaşı olan Giresun’lu Taner’in babası (adını hatırlamıyorum valla, kusura bakmasın) bizim arabaya geçti. Biz, ben eniştem ve Giresunlu baba bir arabadayız. Yeğenim, ev arkadaşı, ablam ve Giresunlu anne de (onu da hatırlamıyorum, mecburen böyle gidecek artık) diğer araçta yola çıkıp benzin ve havagazı almaya yanaştık, doldurduk, hafiften araçlara bakım yaptırdık diyeceğim ama bizim baktığımız gibi baktılar araçlara. Bakım yapsan ne buna yapmasan ne? Baksalardı bağ olurdu daha önce, bakmamışlar dağ olmuş işte. Arabanın içinde o kadar çok toz var ki, 3 kişiyiz ama 5 kişilik arabanın istiap haddini aştık aşacağız.
Yola çıktık, gezdik dolaştık, Lapseki’yi pas geçip Çanakkale’den feribotla karşıya geçtik falan. Şehitlikler, tabyalar, hepsi elden geçmiş. İlk gezdiğimde üzüldüğüm ne varsa el atılmış sanki. Ama oralarda gezince üzülmemek mümkün değil ki. Dile kolay, metrekareye bir şehit düşen bazı mekânlar var ki, söz de yazı da bitiyor, kalem elden düşüyor.
Yalnız, her şey elden geçmiş sanki de, hala bu seyyar satıcılar hizaya girememiş bir türlü. Böyle Dösim gibi pırıl pırıl yerler dururken, alt alta, üst üste, birbirinin aynı şeyleri 3 paraya satmak için birbirleriyle yarışan insanlar belki ekmek parası kazanma çabasındalar ama keşke “şehitler bir lira” demeseler sattıkları ürünlere. Belki göz ardı edilebilirlerdi o zaman. Bu şehitler bir lira da, şehitlere de sorsaydık “acep vatan kaç lira?” diye.
Gelibolu konusunda söylenecek çok şey çok illa ki, ama benim çok üzerimde. Anlatamayacağım şeyleri bu işin ustalarına bırakayım.
Geri dönüşe yakın ard arda önce bizim araba, sonra diğeri tekledi. Biz kilometre hesabıyla benzine yorduk ama diğeri neden tekledi anlamadık. Onun daha yolu vardı. Conkbayırı’ndan vazgeçtik, benzinci, oradan Eceabat yaparak akşama doğru geri döndük. Çocuklar tutturdu Truva diye. Ben arada karar değiştirip Çeşme’den vazgeçip Ankara biletine yazıldım gece 12 için. Truva sonrası Biga’ya dönülünce toplanmış eşyalarımı alıp otobüse bineceğim ve Ankara’ya geçeceğim.
Truva’ya vardık ki, kapı duvar, etrafta sade bir bekçi var. Almadılar bizi içeri vakit muhalefetinden, sokmazlarmış içeri geç geleni ziyaretçilerden. Boynu bükük döndük kağnımıza, martılar el etti geldi çağrımıza. Aşındırdık kağnımızda martılarla beraber Çanakkale yollarını, ilk kez orada hissetim ensemdeki amele yanıklarının dayanılmaz acısını.
Çocuklar bizi bir parka getirip oturttular, kendileri de gittiler. Oturduğumuz yerin tam karşısı bir açık düğün alanıymış, az sonra bir gelin ve bir damat dalınca alana, ortalıkta kızılca kıyamet koptu. Biz bu arada vakti unuttuk da, çocuklar dönmedi bir türlü. Meğer Taner’in ertesi günü KPSS sınavı mı neyi varmış, bu yüzden Çanakkale’de kalacak yer arıyormuş. Saatlerce dolaşıp öğretmenevi ve muhtelif yurtlardan ret yanıtı alınca, özel bir yurtta yer bulmuşlar. Döndüklerinde ben amele yanıklarından ve geç kalmaktan sızlanıyordum ki yola çıktık. Ama çıktığımızda Biga’dan otobüse ucu ucuna yetişecek durumdaydık. Bir süre bayağı hızlı giderek 5 – 10 dakika kadar kazandık ki, bizim araç stop etti. Fark ettik ki arada benzin göstergesi bazen yanıyor bazen sönüyor. Meğer tepe tırmanırken benzin gitmiyormuş motora, belki de dipte kalan toz falan varsa onlar da karbüratörü tıkıyorlar. Ama en yakın benzinci nerede bilinmez. Tepeden aşağı inerken eski performansımıza döndük ki, diğer araç durdu. Kımıldamıyor yerinden. Lapseki Biga arası dağ başı, iki taraf orman, saat 23: 20, aracın birinde benzin yok yahut bitti bitecek, diğeri tamamen stop. Sağı solu aramalar, araçlarla çeşitli suretlerdeki debelenmeler kar etmedi. Ben arayıp yazıldığım biletten adımı sildirdim. Dediler sonra bir araç daha var yetişirsen ona binersin. 20 dakika kadar da o düşü kurdum, sonra uyandım.
Efendim, uzun uğraşlar sonucu aracın birini durdurabildik de Giresunlu baba bindi otostopçu mahiyetinde. Az sonra aradık, meğer 7 km ilerisinde çölde vaha benzeri bir benzinlik varmış. Ama benzincide bidon yokmuş. Biz ip de istedik. Malum, bidonda havagazı getirmek mümkün değil. birine benzin koyup diğerini çekeriz diye düşündük.
Bir saat kadar sonra adam bir takside göründü. Meğer oraya bir taksi yanaşınca adam taksiciden yardım istemiş. Taksicinin evine gidip takoz, bidon, çekme halatı, plastik su şişesi (ortasından bölününce huni oluyormuş bu – ama biz de akıl edip hazırlamıştık o ayrı) falan alıp gelmişler. O kadar talihsizlik içinde şans şudur ki, taksicinin evi benzincinin arkasındaymış. Fazla yükleri, çocuklar ile kadınları hem ağırlık, hem güvenlik nedenleriyle taksiye atarak ve iki aracı birbirine bağlayarak yola çıktık, virajlardan dönüp ovaları aştık, 7 km ilerideki benzinciye vardık saat 01:45 sularında. Bu arada üzüldüğüm tek şey, yeğenimin bana bakarkenki ağlamaklı görüntüsü mahcubiyetten, ne dedimse üzüntüsünü geçiremedim.
Ertesi sabah güzel bir kahvaltıdan sonra yeğenimle beraber, hani ola ki o saate Ankara’ya kalkan otobüs bulur muyuz diye otogara yollandık. Bir baktık ki, otobüsler sıra sıra dizilmişler, hepsi birden Ankara’ya gidiyorlar. Ben aralarından gözümü kestirdiğim bir firmanın yazıhanesine girdim ki, kredi kartı kabul etmiyorlarmış hesap kesildiğinden. “e peki” dedim ben de, ama şımarıklık olsun diye değil, hakikaten nakit yok, çekecek zaman da yok. şoför atladı, “aybettin birader, en kötü bize kredi kartınla benzin alırsın, olmadı misafir ederiz seni otobüsümüzde, insanlık öldü mü” dedi. Ben anladım eğlenceli bir yolculuk olacağını.
Bindim otobüse de, yerim yurdum belli değil. Muavin geldi, durumu biliyor, “ağabey seç, istediğin yere otur, bir şeye ihtiyacın var mı?” dedi. Ben arkalara doğru geçtim, boş bulduğum bir yere. Sonra geldi yanıma oturdu, sohbet ede ede Bandırma’ya geldik. Hesaba göre Bursa da para çekip ödeme yapacağım.
Otobüs hareket eder etmez müzik çalmaya başladı ki, ilk çıkan parça acı acı gülmeme neden oldu. Bir gün işyerinde etrafta kimse yok sanaraktan kulağımdaki kulaklıklarda gürüldeyen sese yüksek sesle eşlik ederek cümle taifeye rezil eden, ama sevdiğim ve beni güldüren türkü. Ben Özay Gönlüm’den biliyordum ama Sümer Ezgü söylemiş.
Elindedir bağlama
Kara gözlüm ağlama
O günkü sözlerimi
Cavur annene söyleme
Haydin de emmim dayım
Gurusun domuz huyum
Ableni ben gaçırcem
Enişten olcem gayın
Hop diri diri dat diri dit diri dom
Ben yarimi seviyom
...
diye devam edip giden türkü...
Bandırma’da otobüs tıka basa doldu. Tam önüme bir aile yerleşti. Nemrut suratlı bir adam, melek yüzlü karısı, 3 – 4 yaşlarında çirkin bir kız çocuğu ki adı Ayça imiş, bir de güzel mi güzel bir erkek bebek. Derken bu çirkin kız çocuğu sağa sola sataşmaya başladı. Annesi ile babasının yerini beğenmedi, onları öne aldırdı muavine falan. Kendisi bir arkaya geçti, tek başına ikili koltuğa uzandı ama uyumuyor, etrafa bakıyor cin cin. Sonra arabaya birbirine benzeyen, 60 - 70’li yaşlarında 8 kadın girdi. Hepsi böyle annem gibi başları kapalı ama öyle türban değil, eşarplı, şık pardösülü, tamamı renkli gözlü açık tenli, güler yüzlü teyzeler. En arkaya geçip oturdular ama yerini beğenen oldu beğenmeyen oldu. Sürekli yer değiştirip duruyorlar. Muavin çocuk, yazık, hepsine birden “Anneciğim” diye hitap ediyor kibarcana ve onu oraya onu oraya oturtuyor, olmuyor. Bir de bunların tamamı birbirine “ablacım” diye hitap ediyorlar. Benim önümdeki Ayça çocuk atladı “ablacım, benim yanım boş, gel buraya otur”. Ayça çocuğun nemrut babası “Ayçaaa, sus bakiiim” diye seslenirken, annelerin hepsi birden gülmeye başladı ve yer tartışması bitti.
Ardından otobüse, kaldırma kuvvetine aldırmaksızın su içinde tartılsa rahatlıkla yarım ton çekebilecek bir amca bindi. O da geldi geldi çaprazımdaki koltuğa girmeye çalışıyor ama giremiyor bir türlü. Ayça çocuk ona da atladı. “amca amca, sen oraya sığmazsın, en öne git, orası geniş” dedi. Nemrut suratlı babası atladı, “Ayça, sen karışma adamın işine”. Amca ise döndü muavine, şu kız doğru söylüyor, en önü ayarla bana” dedi. Muavin “emredersin ağabey” diyerek gitti, en önü boşalttırdı bir şekilde. Biz arkadaki annelerle beraber yerlere yıkıldık gülmekten.
Otobüs tıka basa dolup Bandırma’dan Karacabey’e doğru hareket etti ki, bu arada ayakta duranlar bile var, belediye otobüsü gibi. Bu arada ben, “Yahu bu anneler ne yapıyorlar acaba, tekmili birden nereye gidiyorlar ki, hepsi tek tip” falan diye düşünüyorum, arkaya bir döndüm ki ne göreyim. Bütün anneler azıklarını açmışlar, pastalar, börekler, çörekler, meyveler hatta içecekler falan, ortaya yayılmış. Meğer yer kavgası da bundanmış, herkes bu yüzden esasen arkada oturmak istiyormuş. “yahu ne oluyor?” falan diye içimden geçirdim ve sanırım durumu çaktım. Muhtemelen bu anneler bugün için gün yapmaya karar vermişlerdi. Ancak gün yapılacak evde tamirat, temizlik, hastalık falan gibi bir nedenle bir sorun çıktı. Anneler de, “en iyi çözüm olarak biz bu günü Bandırma – Karacabey otobüsünde yapalım” diye karar aldılar ve bizim Çanakkale – Ankara otobüsüne konuşlandılar. Nitekim inene kadar sürekli tıkınıp dedikodu yaptılar. İnerken de en erken dönüş otobüsünü sordular ki dolayısıyla benim teorim güçleniyor.
Arada ilginç dedikodular yok değildi. Mesela Hatçe’nin zilli kızı Gülsüm’ün ikinci kocadan boşanması konusunda çıkan tartışmada ikiye bölündüler. Annelerden bir grup, konuyu Gülsüm’ün para hırsına bağlarken, diğer bir anne grubu kızın işi bilmemesine, daha doğrusu onların değişiyle cinsel konulardaki yetersizliğine bağladı. (Ben tam ifadeyi burada söyleyemiyorum şimdi)
Komşuları Hüsrev Efendi’nin oğlu için açtığı bakkalın iş yapmamasının nedeni ise adak olarak kesilen koçun bir gözünün kör olmasıymış. Bu konuda anneler hiç bölünmeden, müştereken aynı fikre vardılar. Fikir birliği edilen konulardan bir diğeri de, Bandırma’nın kızlarında artık ar - namus kalmadığıydı. Hatta bir anne durdu durdu, “gız dediğin önüne bakar yürürken, etrafla cıvıldaşmaz” dedi. Başka bir anne atladı, “oğlumdan duydum, o kızlara motor diyorlarmış” deyince ilk anne yanıtladı; “o kızlar motoru olmasa başka türlü o kadar ışık saçamazlar ki zaten”.
Velhasıl teyzeler inince, Ayça da uyuyunca otobüsün keyfi de, tadı tuzu da kaçtı. Ben de uyumak için hamle yaptığımda, efendi muavin “ağabey, yastık vereyim sana, rahat uyursun” dedi. Ben de “peki, iyi olur” dedim. Muavin bir yastık getirdi ki, hayatımda daha kirli herhangi bir şey görmemiştim. “Bu mu?” diyerek yastığı ancak iki parmağımla tutunca muavin yanıtladı. “ağabey, aslında kirli değil, sadece otobüste kullandık”.
Sonrasında uyuya uyuya Ankara’ya vardım artık. 4 günlük kısa bir tatilin 3 günü böyle geçti. Haftaya 23 günlük bir tatile çıkıyorum. İstanbul’dan Çeşme’ye, Samos ve Mikonos’tan İskenderun’a, Mersin’den Kuşadası’na, Bozcaada’ya uzanacak tatilimde bakalım yazacak bir şeyler çıkacak mı?