2004 yılında tuhaf bir askerlik yapıyordum, daha önce hiç kimsenin yapmadığı türden. Gündüzleri askeri bir projede sivillerle beraber ODTÜ’de oluyordum. İşverenlerimin tamamı bölümdaşlarım, proje yöneticim ise yurttan eski bir oda arkadaşımdı ki yakın dostlarımdan da biriydi.
Geceleri ise Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na geliyordum yatmaya… Sabah 5’te kalkıp karargâhta 9’a kadar belli başlı temizlik işlerine nezaret ettikten sonra 9 gibi gelen bir servisle yine ODTÜ’ye avdet ediyor, teknik projelerin getir götür işleri sayılan daha hafif işlere destek veriyordum. Ara sıra daha kalifiye işler de geliyordu ama beklenti, mühendislerin yapmaya uygun bulmadıkları işleri biz üç çavuşa yaptırmaktı.
Proje yöneticim olan arkadaşım ara ara ben dışarı çıkamazsam ihtiyacımı sorar, alışverişlerimi yapardı.
Bir gün denetleme zamanı üst üste birkaç hafta sonu çıkamadık. Hafta sonları HKK karargâhın koğuşunda iyice sıkıldık. Hafta içi olup da ODTÜ’ye işe dönünce arkadaşımı buldum, kitap istedim. “Ne alayım” dedi, “Foucault Sarkacı” dedim… Askerlik öncesinde okumaya başlamış hatta yarılamıştım. Bitirmek için askerlik uygun zaman, zaten kitap yavaş ilerliyor. Burada zaman var, istemediğin kadar.
Aldı geldi. “İş başında okumak zor, koğuşta okumak lazım bunu” dedim. Yanıma aldım.
Karargâha girerken üst aramasında tanıdık nöbetçi durdurdu: “İmzasız bu. Başına iş açar… Sen bunu koğuşa götürmeden komutana imzalat öyle oku… İçeriye de yeni getirdim deme, depoda diğer eşyaların arasındaydı, okumaya karar verdim, o yüzden çıkardım de. Benim başıma iş gelmesin!”
“Peki” dedim… Her zaman dediğim gibi…
Hafta sonu yine dışarı çıkamıyorum, izinler kaldırıldı. Komutanlığın camlarını boydan boya silen askerlerin arazi olmalarını engellemek amacıyla üç saat kadar kendilerine mukayyet olduktan sonra görevi başka bir çavuşa devredip boşa çıkınca “Zamanıdır” dedim. Aldım kitabı komutana gittim.
Bizim komutan benden 5 yaş küçüktü. İyi adamdı ama kapısına gelen erleri, çavuşları gördüğü halde bir şey demeden kapısında ayakta dikmeye bayılırdı. Ben de alışıktım. Gider öylece durur, gözlerimle takip ederdim. Şikâyet etmeden duruyor gözükmem hoşuna giderdi zahir. Koskoca komutanın hikmetinden sual edilmez ya.
Bir süre kapısında ayakta dikildim elimde kitapla. Bir süre sonra seslendi.
- Çavuş, ne var?
Kitabı göstererek, “Komutanım kitap” dedim.
- İmzalatcan mı?
- Uygun bulursanız…
- Ben anlamam kitaptan. İdareye git. Kitapları orası imzalıyor.
- Emredersiniz…
Çıktım, istikamet idare. “İdare” dediği idari amirdi. O da iyi adamdı. Yaşıtım yahut benden bir yaş büyüktü. Açık öğretim matematik sınavlarına hazırlandığından sıkıştıkça bana soru sorar, ben de oturur konuyu baştan ele alır, örnek sorular hazırlar çözdürürdüm. O yüzden bana “hoca” diye hitap ederdi. Arada yurtdışından mektup alan iki üç er vardı, onların da yabancı dildeki mektuplarını bana okutur, suç unsuru var mı diye kontrol ettirirdi. “Özel hayatla ilgili şeyleri çevirme. Buradan bilgi çıkmasın başka bir derdimiz yok” derdi.
Ben atladım gittim idareye. Görünce bekletmezdi kapısında. Gördü seslendi.
- Hoca ne var?
- Kitap komutanım
- Nereden çıktı
- Okumak için…
- Dışarıdan mı getirdin?
- Eşyalarım arasındaydı. Okumak için aldım depodan, imzalatmam gerekiyormuş
- İyi, iyi, okumak lazım
- Tabiii
- Peki, neyden bahsediyor bu, yani neyle ilgili?
Düşündüm biraz, hani okuduğum kadarıyla konusunu, hatta sonrasını da biliyorum aslında ama nasıl anlatsam ki?
- Komutanım, okumadım daha, ama tarihsel bir kitap, Ortaçağ Avrupa’sı falan…
- Nasıl yani, bizim tarihimiz bitti mi?
- Bitti, okudum hepsini… Diğerlerini de okuyup karşılaştırma yapacağım…
Öyle dedim, ne diyeyim.
- Peki, tarih de neyden bahsediyor? Savaş mı? Barış mı? Anlaşma mı? Savaşsa hangi savaş?
- Yok, komutanım. Öyle değil…
- Eee, ne o zaman?
Sabrı taşmış gibiydi. Ama benim de taşmıştı. Anlatayım o zaman dedim kendi kendimce…
- Komutanım, aslında bu kitap Avrupa’daki irrasyonel düşüncenin tarihi. Hatta Avrupa ile de sınırlı değil. Ta Mısır’dan başlıyor, Hermetiklerden… (ki kendileri ne derece irrasyonel sayılır konusundaki tartışma ayrı konu) Dünyanın dört bir yanında irrasyonel, yakut akıldışı düşüncenin hangi fikirlerle nasıl geliştiğini, bu düşünceye bağlılığın toplumları nasıl değiştirdiğini, toplumlarda ve tarihte ne gibi gelişmelere yol açtığını anlatıyor. İnsanların kendi kurdukları düşüncelere, planlara nasıl körü körüne inanabildiklerini, sorgulamanın, aklın belli bir süre sonra nasıl devre dışı kalabildiğini irdeliyor. Tesadüf yahut ilginç olayların arkasında bir sır, bir gizem aramanın yarattığı körlükten, bu şekilde çıkan bazı düşüncelerin nesilden nesile nasıl insanları etkilediğinden söz ederken buna ilişkin örnekleri irdeliyor. Her şeyin arkasında bir sır, bir gizem arayan kişilerin neleri göze alabildiklerine, neleri kurban edebildiklerine, hayatın anlamını nelere bağladıklarına değiniyor.
- Bir dakika, hani Avrupa Tarihi’ydi
- Komutanım, Avrupa’da geçiyor olayların çoğu… Tapınak Şövalyeleri falan…
- Ve sen benim bunu imzalamamı istiyorsun.
- Uygun bulursanız…
- Tamam, uygun buluyorum. Ama okuduğun bölümleri bana haftada bir gün gelip anladığım dilden anlatacaksın. Şövalye mövalye, heyecanlıymış bu... Bir de kimseye göstermemeye çalış yine de…
“Peki” dedim. Her zaman dediğim gibi…
Ve adam beni her hafta, haftada bir gün dinledi…
:)
YanıtlaSil