Günlükcan;
Bazen bazı sorular yanıtları ile aynı anda neden gelir, bu tesadüf müdür, bilmiyor, merak da etmiyorum. Lakin son zamanlarda bu durumla sıklıkla karşılaşmaya başladım ki, benim açımdan işin önemli tarafı, bunun eğlenceli olması. Şöyle ki:
Psikolog bir arkadaşımla yürüyüp hayvan sevgisinden falan konuşuyoruz. Aslında konuştuğumuz konuyu bu cümleyle özetlemek çok doğru olmayabilir ama başlığı bu diyelim. Ana fikir ise “insanların hayvanlar üzerinde uyguladığı zulmün, örneğin bizden daha akıllı ve gelişmiş bir cins tarafından insanlara uygulanması konusunun insanlar tarafından etraflıca ele alınıp alınmadığı” falan gibi zaman zaman bazı aklı evvellerce ortaya atılan eskimiş bir konuya yeni bir boyut katılabilir mi konusu. Konu ister istemez dönüp dolaşıp en çok sevdiğimiz hayvanları belirtmeye gelince “Tabi seçim yapması zor. Yavrularını ayırabilir mi insan birbirinden, ama en çok sevdiğim hayvan ördek yavrusu sanırım” gibi bir cümle kurdum da, bana tuhaf tuhaf baktı. Sanırım önceki konuşmalarımdan ve muhtemelen Kahire Hayvanat Bahçesi’nde farklı hayvanlarla haşır neşir bir halde çektirdiğim fotolarımdan başka bir hayvan adını anacağımı sanmıştı. Haksız da sayılmazdı, zira aslan yavrusu veya çöl tilkisi yavrusu veya ne bileyim, kartal yavrusunun ihtişamı ve gururunu öyle bir anlatmıştım ki.
O ara tam da karşımıza bir yazı çıktı. Bir sağlık merkezinde “acısız sünnet, acısız kulak delinir” yazıyor. Ben bu "acısız sünnet, acısız kulak delinmesi" sloganını bir türlü anlamam. Yani bunun acılısı, acısızı mı var? Sipariş mi, mesela Adana kebap mı bu acılısı, acısızı olsun? Bunları söyleyip arkadaşımı bayınca, o konuya dönmek isteyip sordu, “nereden çıktı bu yavru ördek sevgisi?”. Ben de o an için “bilmiyorum” dedim. O da çocukluğuna dönmek lazım senin dedi, gülüştük. Şimşek o zaman çaktı.
Olayın sanırım bir arka planı var, ama ne kadar etkilidir kısmı benim kapsama alanım dışında. İsteyen istediği gibi yorumlar, hatta ben kendi adıma bir vaka olarak incelenmesine karşı olmadığımı da belirtmek isterim ama henüz çocukluğa gitmeden önce irdelenecek başka bir konu var. Sünnet neye yarar ve hangi akla hizmet eder? Hadi dinsel açıdan irdeleyelim diyelim. Normalde farz olmayan (adı üstünde, sünnet işte) bir operasyonun dinin mutlak gereği gibi sunulması bana tuhaf geliyor. Öyle ya, hadi böyle çok dindarsın, farzları, vacipleri bitirdin, sünnetlere geldin, sünnet oldun, eyvallah. İyi de başkasının adına nasıl karar veriyorsun ki? En başta “herkes kendi yaptığından sorumlu tutulacak” ifadesine ters değil mi bu davranış dinsel olarak? Bir de mahalle baskısı konusu var ki, yok erkek olunmazmış da, daha da neler? “Kadın sünneti” mi? O cinayete değinmek dahi laf sarfiyatına yol açacak.
İşte ben de bu acaip kaderle yüzleştiğimde başaklar çük kadardı. Aslında mevsim gereği diz boyu olmaları gerekiyordu ama bir kuraklık sarmıştı ki memleketi, sormayın gitsin, lakin o dönemde henüz küresel ısınma konuları tartışılmaya başlanmamış, mevsimlerden de leylek göçü mevsimi idi sanırım, belki biraz öncesi, belki biraz sonrası. Ben 5 – 6 yaşlarındayım, küçüğüm, ufacığım, top bulsam da oynasam acıkacağım ama o dönemde bulunmuyor. Çoğunlukla top diye margarin kutularını ya da içine tuhaf şeyler doldurup etrafını bağladığımız kalın naylon poşetleri kullanıyoruz. O zamanlar bizim köydeki evin avlusunu briket duvarlar değil, kamıştan sıkı sıkı örülmüş çitler çevirirdi. Çitler, etrafını saran otlarla beraber aşılmaz, mayınlı bir bölge gibi dururdu.
İşte bu dönemde, esasen yüzleştiğim kaderin canımı çok yakmasından muzdarip olduğumdan etrafı birbirine katmışım. Kimse hareketlerimi sorgulamaya cesaret edemiyor. Bahçede, etrafta, köyde dilediğimce geziniyorum. Bir gün komşumuz Yahya Abi’nin ördeğinin bizim sınırdan içeriye doğru girip çimlerin yumuşak ve uzun olduğu gizlice bir yere yumurtladığını fark ettim. Ördek orada yumurtlayıp zahir kıçının ağrısından cümle âleme yumurtladığını bir şekilde belli edince (ki aslında buna da gerek yoktu zira her gün aynı saatte, 12’ye 10 kala yumurtluyordu) ben de peşinden gidip yumurtasını alıp mutfağa gidiyor, anneme yumurtayı kümesten aldığımı söyleyip, pişirtip bir güzel yiyordum. Ördek, artık hesap kitap bildiğinden midir nedir, bir süre sonra oraya yumurtladığı yumurtaların birikmediğini fark etmiş olacak ki, olaya kendince bir çözüm getirmiş ve kendine daha emniyetli bir yumurtlama bölgesi bulmuş ki ne kadar aradıysam, bulamadım. Ben de “hayvan yumurtlamaktan vazgeçti yahut yumurtası kesildi” diye düşünüp inatlaşmayı bıraktım ördekle, hatta konuyu da unuttum. Makul bir süre sonra mahallenin evimizin hemen karşısındaki dibi deniz kumuyla kumlanmış oyun alanında icra edilen kıran kırana bir futbol maçı sonrası galibiyetin verdiği coşkuyla komşumuz Yahya Abi’yle beraber eve dönerken, Yahya Abi sanırım biraz da ödül olsun kabilinden “Hasan bak gel, sen seversin hayvanları, sana ne göstereceğim” dedi. “Ne Yahya Abi?” dedim. “Bizim ördek” dedi. “Bugün yavruları çıkacak yımırtadan”.
Ben takıldım peşine merakla. Bizim evin çitlerinin diğer köşesine gittik. Çimlerin yaklaşık diz boyu olduğu bir yerde (yok kendi diz boyum değil, daha erişkin birinin diz boyu) bir çukurluk, çukurluğun içinde de anne ördeği gördük. Bizden biraz ürktüğünden mi, yoksa tek başına işin üstesinden gelemediğinden mi bilinmez, hafif ürkek, hafif tedirgin ama yardım ister gibi yüzümüze bakıp vaklamaya başladı. Gittik ki ne görelim 8 – 10 tane yavru yumurtaları kırıp çıkmış, birbirlerine ve annelerine sokulmuş yatıyorlar. Bu arada anne yerinden kalktı, yumurtaları şöyle bir kolaçan etti. Tam o sırada aynı andan iki yumurta birden içeriden gelen darbelerle hareketlendi ve çatladı. Anne sabır ve sevgiyle bu iki yavrunun yumurtaları kırıp çıkmalarını izledi, yumurtadan ufacık sarı tüylü sarı turuncu gagalı doğa harikaları çıktı. Anne gagasıyla kırık yumurta kabuklarını altından uzaklaştırıp yavruları kendi altına doğru çekti. Şaşkın ve salak ördek yavruları, incecik bir sesle hafiften bir “vak vak” sesi çıkardıktan sonra kendilerinden çok az önce doğan ağabeyleri – ablalarına sığınıp gözlerini kapadılar.
Ben hemen eve geçip bir tabağa kuru ekmek parçaları koyup üzerine su dökerek hafiften ıslattım. Getirip ördeğe uzatınca ördek minnetle vaklamaya başlayıp elimdekilere atladı. Zavallı hayvancık, yumurtalar üzerinde ne zamandır oturmuş da yerinden kımıldamamışsa, öylesine aç ve susuz kalmış ki. O sırada bozuntuya vermedim ama o can sıkıntısı ne kadar sürdü hatırlamıyorum.
Ben hayatımda kendimi bildim bileli hepi topu 4 kez kustum, ikisi 5 yaşımdan önce. Biri o zaman değildi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder