CÜZDAN MEVTA BEN MAHZUN, TAKIM-I TAKLAVAT SUSKUN
Malum, İstanbul’a taşındık, geldik yerleştik. Koltuktu, musluktu, evdi, kapı pencereydi, telefondu, kablolu TV’ydi, işyeriydi, yoldu, köşktü, sinemaydı, hırsızdı, kediydi, bütün sorunların da üstesinden geldik, yavaştan sosyal yaşama da dahil olmaya, etrafı gezip tozmaya başladık. Hatta artık misafir bile kabul etneye başladık ya. "Kimsin sen bunu diyen"... Üstüste gelmeye başladı hadiseler.
Her ne kadar vaziyet iç açıcı olmasa da ben olayı şimdilik komik yanlarıyla irdelemek istiyorum. Hoş aslında, sırf bu komik yanlarını okuyacak herhangi bir sosyal norma sahip bireyler dahi esasen işin ne kadar ciddi olduğunu fazla bir zahmete girmeden anlayabilir. Hem acaba hiç cüzdan çaldırmış adam gördünüz mü daha önce?
Şöyle başlayayım, (Bir başlayamadım zaten bir türlü. O her zamanki giriş kısmını uzattıkça uzatma hastalığım yeniden nüksetti) farkettim ki genelde otururken cebimden popoma batarak rahatsızlık veren cüzdanım rahatsızlık vermiyor. ‘Aa, ne iyi, böyle oturunca rahat olunuyormuş’ diye düşünürken baktım cüzdan yok. Hemen elimi telefona attım ki arayayım bir yerleri cüzdanım yok diye, ama o kadarla kalsa iyi, cep telefonum da yürümüş.
Beyoğlu’nda Ortakahve'deyiz. Kalabalığız bir de, öyle üç beş kişi falan değil. Bir arkadaş dedi ki:
- Baba gidelim hemen bir polis karakoluna, söyleyelim cüzdan çalındı, kimlik kayboldu, tutanak neyin tutsunlar.
- Baba öyle diyon da, bizi üzerimizde kimlik yok diye içeri atmasınlar, hani arama falan.
Bu güzel ve anlamlı sohbete nedense ortalıktakiler koptu. Tamam, rahatlık olayını abartmışım, ama hakikaten de bu kadar sıkıntılı olduğunu bilmiyordum içinde bulunduğum durumun, ben dalgamı geçiyordum. Neyse çıktık gittik bir karakola, karakolda tamirat var. Zaten polis karakolu levhasını da dışarıda bir yerlerde bulduk, asılı olduğu yerden düşmüş, ileriye bir yerlere sürüklenmiş. Etrafta ne oldugu belli olmayan tek bir bina vardi, ‘Olsa olsa budur, çünkü ortamda bir polis karakolu levhası var,’ şeklinde başarılı bir akıl yürütmesi bile yaptık o durumda (istersen yapma, -2 derece soğukta yukarıdan karla karışık buzlu yağmur yağıyor, sen de çıkarsın dışarı beresiz şapkasız, her yanın ıslanmış), velhasıl bu anlamlı akıl yürütmesi ve ısrarlı takip sonucu içeri girdik. Ama dedik ya tamirat var. İçeri girince anladık ki sadece tamirat yok, kum, çakıl, kireç, anlayacağınız inşaat var. Düz bir merdiven varmış, randıman vermemiş anlaşılan, yıkmışlar, yuvarlak merdiven yapıyorlar yukarı kata, boya badana hak getire vs. İyi ama burada polis, danışma falan olması lazım, bir kapı bulduk sonunda sağlam, girdik, uzun bir koridor, ama hala kimse yok, bir kapı daha bulduk girdik, sonunda ulaştık polislere. Hani biri gelip elinde patlayıcı, silah falan bir şeyle tarasa etrafı, dışarıdan sesi bile duyulmaz. Zaten bütün polisler büzüşmüşler köşeye uyukluyorlar. Tabi rahatlarını bozmuş olduk, zatı muhteremlerin. Bize baktı biri, sonra bana döndü ve sordu:
- Neden geldin?
- Şey... ben ameleyim burada, yevmiyemi almaya geldim.
Arkadaş bana bir bakış fırlattı ki ne demek istedi kim bilir, tabi tanımıyor ki beni. ‘ulan hapı yuttuk’, diyecek ki polisler bu lafa nedense çok güldüler, anlam veremedim açıkçası. Neyse anlattık derdimizi, polis teyze vardı bir tane, dedi ki:
- bizim yetkimiz yok tutanak tutmaya, Tarlabaşına gitçeksiniz
- haydaa, inşaat yapıyorsunuz diye yetkinize o zamana kadar el mi koydular?
Buna da çok güldü garibanlar, ama arkadaş girdi koluma, 'abi ne olur ne olmaz hadi gidelim boşver' dedi. Yürüdük Tarlabaşına dan dini dan dini zıplayarak daldan dala, donuma kadar ıslanmıştım, artık donum da ıslandı. Donuyorum yani anlayacağınız. (bu sanata aliterasyon diyorlar divan edebiyatında ama ben düz nesirde de yapabiliyorum)
Biz girerken içeri, kapıdaki bekçi polis durdurdu bizi. (buna nöbetçi diyolar ama ben nöbetçiyi hatırlayamayınca böyle bir deyim uydurdum, yıllar önce de babam askerdeyken doktora çıkmış bir gün, ‘neyin var?’ diyen doktora, aklına nezle gelmeyince cevaben ‘burun öksürtüsü’ demiş, bana da babamdan geçmiş demek ki)
- Kimlik verin ziyaretçi kartı vereyim
- 'Kart istemez. Benim zaten işim var, ziyaretçi değilim' dedim içeri yöneldim.
Polis kavrayamadı bir süre, bu arada arkadaş da şaşkın tepki bekliyor, ben de gayet ciddi içeri falan girecem, ama biliyorum içeri girersem polis kızacak, tepki bekleyerek ağırdan alıyorum. Polis, 'hop hoop' dedi. Arkadaş da bunu bekliyor zaten, atladı hemen ve durumu bir iki saniye içinde büyük bir beceriyle özetleyiverdi. Polis arkadaşa döndü ve bizi boylu boyunca süzdükten 'çok komiksiniz yaa' dedi.
İçeri girdik. Polisler var gene etrafta. Bir polis geldi, sırıtarak 'merhaba burası Tarlabaşı Polis Karakolu, nasıl yardımcı olabilirim?' dedi. Bu sefer ben algılayamadım. 'Efendim?', demişim. Polisler gülmeye başladi. Arkadaş bu sohbetin de tehlikeli olabileceğini düşünerek durumu bir çırpıda özetledi, ve ardından bir tane polis abla (var ya çok da güzeldi hani), 'adınız nedir?' dedi. Dedi ama arkadaş o kadar gaza gelmiş ki, 'Hasan' deyince, o güzelim polis abla beni muhtemelen zihinsel özürlü falan sandı ve öyle vah vaaah, modunda bir kesik attı. 'Neler kaybettiniz?' diye sordu arkadaşa dönerek. Arkadaş hani söyleyebilse söyleyecek ama mecburen yardımımı istemek durumunda hepsini sayamaz. Ben başladım saymaya.
- Cep telefonu, XXX Bankası ve YYY Bankası kredi kartları, ZZZ Bankası ATM kartı, nüfus hüviyet cüzdanı, sürücü belgesi, işyeri kimliğim, işyerimin derneğine giriş kimligi, Elektrik-Elektronik Mühendisleri Odası kimliği, ODTÜ Mezunları Dernegi kimliği, ODTÜ mini diploma, MBA ögrenci kimliğim, Avrupa Öğrenci Forumu üyelik kimliğim, 32 milyon kadar para, bol miktarda yabancı demir para (coin), adres kartları ve bilgileri falan, bir iki şey daha var, makbuz fatura falan gibi...
Güzel polis abla o sırada karşısında bir öküz olmadığını kavramış olmanın verdiği şaşkınlıkla: 'Sen de cüzdanı gelin çalın demişin ama beyefendi' dedi. Ben de ağlamaklı, 'napyim ki, ilk kez kayboluyor' diye geçiştirdim. Güzel polis abla ekledi...
- Bizim tutanak tutma yetkimiz yok, ama hüviyet ve sürücü belgesi için bir kayıp belgesi veririz, polis sorarsa onu gösterirsiniz...
- Niye yetkiniz yok?
Güzel polis abla yanıtlamadı. Bir formu doldurup bana verdi. Bu arada o bizi, 'burası Tarlabaşı Polis Karakolu' şeklinde karşılayan polis araya girip, 'Tarlabaşı Polis Karakolu görevini yapmış olmanın haklı gururunu yaşamaktadır' gibi bir seyler söyledi. Diğer polisler de kendi aralarında gülüşüp geyik yapmaya başladılar. Biz de sırıtaraktan çıktık gittik.
Öteki arkadaşlar olan Büke, Erden, Gaye ve daha da öteki arkadaşlarla buluştuk. Biraz muhabbetten sonra Erden'le beraber gruptan ayrıldık. Arabaya bindim kullanıyorum ama bir taraftan da korkuyorum. Başıma gelen ve daha gelebilecek, bayaa da probleme yol açacak 'sorunlar silsilesi' gözümün önünde ilk kez canlanmaya başladı.
Eve geçtik ama ağzımızı bıçak açmıyor. Acıktık, patatesli yumurta yapcaz, klasik gün sonu etkinliği. Yaptık da, hayatımın en kötü patatesli yumurtasını yaptım, yağı süzmeyi unuttum ve yağ içinde yüzüyor yemek resmen. Hani o sırada yoldan geçen birini durdursan, sorsan ‘bu ne?’ diye, yumurtaya bulanmış yağlı patates haşlaması gibi bir şey der. Ama o açlık ve moralsizlik ile o hayatımın en kötü patatesli yumurtası o kadar güzel geldi ki. Bitirip üzerine de sımsıcak çaylarımızı Mısırlı Ahmet'in fıkır fıkır müzigi eşliğinde içince az buçuk keyfimiz yerine geldi. Sonrasında daha hafif bir müzik eşliğinde kelimenin tam anlamıyla yorgunluktan sızmışız. Sabah Erden ayrıldı ve kimliksiz yaşayacağım ilk güne geçtim.
Peki, nasıl bir şey bu kimliksizlik? Bir kere kendinizi şahsiyetsiz hissediyorsunuz. Sanki biri adınızı almış götürmüş. O sırada bir şey yapsanız hesap vermeyecekmişsiniz gibi geliyor. Bir 'kimlik bunalımı' yaşıyorsunuz, öyle ki mesela kişisel olarak alırsam adımın Hasan olduğunu hiçbir şekilde kanıtlama şansım yok. Adım Abdulmuttalip desem ve de iddia etsem kim ne diyecek buna? Bu düşünce çok hoş geldi kulağıma. Ama bir taraftan Hasanlık da öyle kolay vazgeçilecek bir şey değil. Onca yıl yaşamışım, nam salmışım dört bir yana bu isimle, bir ikilem işte, kolay iş değil hani. İnsan karşılaşmayınca anlayamıyor. (bu paragrafta ben aslında güldürürken düşündürmek istiyorum, şimdi kendinizi yerime koyun diye)
İşe geldim ve arkadaşlara durumu anlattım. Geçmiş olsun dilekleri falan, karşılıklı vah vah çekmeler ama bir taraftan da karşılıklı gülüşmeler. Bir önceki gün iptal etmişim kredi kartlarımı ama daha önce de kredi kartına başvurmak için form almışım, bunu doldurup hemen vereyim dedim. İyi de, çuvallarsın işte. Formda kimlik kartınızın seri no'su diye bir yer var. Eee, neydi benim kimlik kartımın seri no'su? Tamam, kimlik kartım çıkınca yaparım bunu, para çekeyim bir yerden kimlikler için fotograf çektireyim, tahmini 35 fotograf ile kimliklerime kavuşabileceğim, hadi bi daha çuvallarsın, neyle çekicen parayı? Banka cüzdanıyla mı? O var da, kimlik gösteremezsen vermezler ki para falan? Tam bir 'deadlock' durumu yani. Peki bir arkadaşımı arayayım ama adres defterim cep telefonumdaydı, yok numarası kimsenin. (Deadlock= kullanilabilecek tüm resource’larin aktif haldeki işler tarafından tutulup birbirlerini beklemesi sonucu hiçbir işin bitmemesi durumunun bilgisayar terminolojisindeki adı. Bilgisayarcılar bunu 'timeout' diye başka bir parametre set edip, bu time out değerine zaman cinsinden erişim durumunda işin kendi kendini imha etmesi ve bazı kaynakların serbest kalması dolayısıyla da bekleyen işlerin bir kısmının yeniden işlerlik kazanması şeklinde çözmüşler ama tanrı böyle bir parametre düşünmemiş ki. Ben nereden bulacam bir time-out degeri. Ama o ne yapmış, akıl vermiş. Bize de kullanmak kalmış. Bulduk bir yol tabii. Gerçi bankada çalışıyor olmasaydım çuvallardı. Hesaptan hesaba interaktif hesap vasıtasıylan para aktarıp, arkadaşının bankamatik kartı marifetiyle de onu çekip kullanabiliyorsun kendi kaynaklarını. Başka bir çaba da, personelden gidip, işe giriş aşamasında verdiğim kimlik fotokopilerinin bir fotokopisini alarak banka işlemlerini halletmek oldu ki, bu da epey bir sorun çözdü aslında.
İşyerinde bu sorunu yöneticilerime de aktarmak lazımdı artık. Onlara da iletince bankacı kökenli müdürlerimizden bir tanesi ile muhtemel senaryoları konuşurken bulduk kendimizi. Gidersin, Maltepe Pazarı tarzı bir yerden, kimlik gösterip buzdolabı alırsın, sonra gelir seni bulurlar. Neler yapılabilecegini, nasıl çözülebilecegini falan konuştuk ki, düşünemedigimiz ve hiç de düsünemeyecegimiz bir senaryoyu, o sırada oradan geçmekte olan ev arkadaşım Okan zikreyledi. Geçen yıl cüzdanını çaldırmıstı o da, 8 ay sonra polis eve gelip Okan'ı almış ve sorguya oturtmuslar. 'kardeşim' demiş polis, 'niye taahhüt ettigin işi yapmıyorsun.' 'haa?' demiş Okan. 'ne işi yaa?'
Meğer Okan'ın cüzdanını çalan vatandaş olayı abartmış ve Okan'ın kimligi ile bir ihaleye girip kazanmış. Parayı da alıp tüymüş ki, ihale yüz milyarlık su arıtma tesisi ihalesi. Topluca bir 'ohhaaaa' sesi çıkardık, orada konuya dahil olan herkesle beraber. Kriminoloji raporları ile ortaya çıkmış ama başağrısı işte. Benim imzam da imzadan çok sürrealist bir ressamdan çıkan güzel bir tabloyu andırdığından, bu konuda gayet rahatım anlayacağınız. Zaten tarih ve polis tutanakları da olayı doğruluyor olunca telaşa mahal verecek bir şey olmadığı konusunda birbirimizi ikna ettik. (zügürt tesellisi)
Sonrasında fotoğraf çektirmeye gittim. Yakın bir yerlerde buldum bitane stüdyo (Foto 'A' Aile ve Düğün Fotoğraf Stüdyosu) ama her taraf kar, buz dolayısıyla kaygan ve 100 metrelik yolu yarım saatte can hıraş yürüyünce bir acaip olmuşum. Nitekim aynaya bakınca fark ettim ki o halde fotoğraf çektirmesem daha iyi olacak. Adam da aynı fikirdeymiş ki, bana, 'birader otur dinlen biraz, çay söyleyeyim' dedi. Ben de bir taraftan kıkır kıkır gülüyorum adama. Çünkü adam kibarlıktan, 'senin bu halde fotoğrafını çeksem de kimliğe koysan onu maazallah görecek herkes mapustan firar ederken tellere takılarak yüzünü gözünü çizmiş, heyecan ve stresten de kafayı sıyırmış kanun kaçağı sanacağından, muhtemelen kendini gerisin geriye içeride bulursun’ diyemiyor. "Nazik olmalıyım" diye kendini kasıyor. Hatta bir ara düşündüm, ‘ulan bu adam beni hakkaten firari sanıyor olabilir mi? Herif kibarlıktan neredeyse kırılacak, hizmette de hiç kusur etmiyor’, diye.
Neyse ben de adamın beni düşündüğü kanısına vardım, lavaboda elimi yüzümü yıkadım, saçlarımı düzelttim falan ve beklemeye başladım. Çayımı içtim gazete okudum falan, dalmışım, yarım saati geçirmişim. Şöyle aynaya bakıp, artık 'yüzüme bakılabilir' intibaını edinince de fotoğraf çekimine geçtik. Adam en son ben çıkarken, 'abi gaç dene lazım sana? Gaç dene yapayım?' dedi. Ben cevaben, '35 dene' diyince, adam ‘o kadar olmuyo 8, 12, 20’ dedi. Sonra da ekledi. “bu kimlik neyin için olan zaruri vesikalıklara verirsin bunları, idareten. Sonra gel şöyle bir yakışıklı vesikalığını çekelim senin. Ondan çoğaltırız kaç dene istersen’. Ben gülmeye başladım yine. Adam da pot mu kırdım diye düşünerek bir yandan sırıttı mahcup mahcup. Ben teşekkür ettim. 12'de karar kıldık, zira gerek esvap olaraktan, gerekse de simaen üst başımın pek de münasip olmadığı fikrinde adamla hemfikirim. Aldım gerekli form vs'yi. Çıktım. Çıkınca da cep telefonu bakayım dedim sağda solda, ama hatırladım ki param da yok, kredi kartım da. Mersin'de köyden ilk çıktığımda bile bankamatik kartım vesilesi ile daha modern durumdaydım diye düşünmeden edemedim.
‘Bari gideyim de telefonumu kapattırayım, yeni sim kart alayım’, dedim sonra da. Ve burada hayatımın güzide anlarından birini yaşadim.
Şimdi bilenler bilir, (bilmeyenler de bilmez) genelde kontrollü bir insanımdır. Yani öyle pek kendimi koy vermem. Gülünmeyecekse gülmem örneğin. Bu özellikle birilerine şaka yaparken çok işe yaramıştır yurtta, kalabalıklarda... Ama bakın ne oldu da ben kendimi tutamadım. Gittim Turkcell'in en genel abone merkezine; bizim binanın yanındaki başka bir kulede zaten. Queuematic'ten de fiş aldım ki modernmişim intibası uyandırayım ama sıra falan yok. Zaten oradan fiş alınca herkes bakıyor, kime gidecem diye. Arada gözlerini kaçıranlar da oluyor, 'uff birimizin rahatını bozacak, bari bana gelmese' diye. Ee, baktım numaram bir yerde ışıl ışıl parlıyor, yöneldim tabii oraya doğru:
'Hanımefendi ben cüzdanımı kaybettim' dedim bir alışkanlıkla.
'Sizin için ne yapabilirim ki?' dedi böyle ağlamaklı. Tabii ne yapsın cüzdanımı kadın?
'Ama' dedim panik halinde 'Sim kartim da gitti.'
'Yaa', dedi, 'Sim kartınızı niçin cüzdanınızda taşıyorsunuz?'
Düşündüm de kadın yine haklı. Her ne kadar üzerine vazife olmasa da benim sim kartımı nerede taşıdığım, gene de haklı.
‘Baştan anlatayım’ dedim... Dememle beraber fark ettim ki içeride müşteri sınıfından bir tek ben olduğumdan aslında bankolardaki tüm görevlilere aynı anda anlatıyorum, yani yine ilgi odağı olmayı başarmışım her zamanki gibi.
- Benim telefonum çalındı. Yeni sim kart istiyorum aynı numaraya.
- Hmm, tamam o zaman, numaranız?
- 0532 XXX .. ..
- Peki, bir de kimlik görebilir miyim?
- Göremezsiniz
- NE, nasıl, neden?
- E çünkü cüzdanım da çalındı
- Peki, ben şimdi nasıl bilicem siz Hasansınız mı, ay pardon, Hasan Bey misiniz yani?
- ???
- Yani pardon beyefendi kafam karıştı da, Hasan Bey siz misiniz?
- Evet benim
- Peki, nasil inanıcam ben buna şimdi?
- Ehm, mesela karşınızdaki ekranda birtakım bilgiler vardır... Onlardan sorun, yanıtlayayım...
- Ne soriyim?
- Mesela annemin kızlık soyadını sorun, hep onu sorarlar ya, ne bileyim ne varsa sorun işte.
- Olur da, bu işlem için böyle bir uygulamamız yok ki bizim...
- E tamam, siz sormamış olun ama ben söyleyeyim...
- Anlamadım...
- Ha, bir dakika işinize yarar bir bilgi verebilirim aslında, ben son bir ayda ikinci kez kaybediyorum telefonumu, oradan belkim kontrol ediliyodur, hem üzerimde bir de işyeri giriş kartım var. Bakın. En azından adım ve resmim var üzerinde, olur mu?'
- Hmm, evet. Kimlik sayılmaz ama, sizin durumunuzda olsun bakalım. Hem evet, haklıymışsınız. Bizden yeni almışsınızz bu sim kartı zaten, tamam öyleyse..
Burada bitmedi... Hani bilirsiniz Mcdonalds'larda siz mönü istediğinizde kasiyer kılıklı insanlar (onlara zaten kasiyer deniyor ama öyle yazmış bulundum işte, değiştirmiycem) '1,5 milyona patates ve kolanız büyük boy olsun mu?' deyip kolanıza biraz daha buz, patatesinize de iki tane cips ilave ederler ya. Bu Turkcell'de bir sim plus kartı çıkartmış. Marifeti ötekine göre daha fazla, daha çok mesaj kaydediyor, sırtınıza masaj yapıyor vs. Onun promosyonunu yapıyorlar. Ama bu arada kadıncağız şimdi yazacağım cümleyi kurarken de uyandı bir yandan, 'ben ne diyorum' diye ve şöyle bir cümle çıktı kadının ağzından ki, en güzide anılarımdan birisi işte budur:
- 8 milyon farkla sim plus ver, ehm, vermeyelim size o kadar çok telefon çaldırıyorsanız o zaman.
İşte ben burada koptum. Dayanamadım ve gülmeye başladım ama içeridekiler de gülmeye başladı. Gülmelerimiz çiselemeden ahmak ıslatana, sağanağa dönüştü, bir çığ oldu büyüdü, büyüdü. Kadıncaızz da bir taraftan iş yapmaya çalışıyor. Önce utandı, sıkıldı, sonra gülümsemeye başladı. Sonra koyverdi kendini, kendi dediğine katıla katıla güldü.
Ertesi gün sabah yine Okan’ın arabayla çıkıp işe geldim. Daha masaya kurulmadım ki telefon çaldı. Babam arıyor ama hüzünlü bir ses tonuyla, 'oğlum cüzdanın ODTÜ’de Gazi diye birinde. Bulup ona göndermişler, numarası da şu'. Ben aramaya koyuldum Gazi abiyi. Biraz zor oldu ama buldum sonunda. Valla, insanlık nedir gördüm aslında üst üste olan iki olay neticesinde. Bu birincisi.
Gazi abimizin işyeri kartı vardı cüzdanımda, bu yüzden aranmış. Aranır aranmaz da 'bu çocugu bir yerden tanıyorum' deyip araştırmaya girişmiş. Kendisi okulun askerlik işlerine bakan ögrenci işleri çalışanı olduğundan da, kartının bu nedenle bende olabilecegini, benim de Odtülü olduğumu düşünmüş ve okulun kayıtlarını incelemeye baslamış. Önce adres bilgilerimden, ikinci yurdu çıkarıp orayı aramış, bulamamış ama yurt müdürü beni hala tanıdığından bir kaç ipucu almış ondan. Sonra da İncesu'da yıllar önce bir süre kaldığım evi rahatsız edip bulamamış, ama sonunda Çayyolu’ndaki evi bulmuş ve İstanbul’a taşındığımı öğrenmiş. Bu kez, 118, 132 gibi telefon arama motorlarını deneyip, oradan çıkan bir bayana ‘ışıltılı sabahlar dilerim hanımefendi, ben falanca falancayım ve şöyle bir maruzatım var’ diyiverince, kadın kepenkleri ardına kadar açarak benim ve babamın cep nolarını iletmiş. Benim numaram açmayınca (hani telefonum da çalınmıştı ya) mesaj atıp bir süre beklemis. Sonra da onu da kaybetmiş olabileceğimi düsünerek, babamı aramış ama o da açmayınca kütük bilgilerimden babamn eski oturduğumuz mahalleyi falan bulmuş. Mahalle muhtarına ulaşıp orada olmadığımızı ögrenince 118'i arayıp benzer bir girizgâhla oradaki bayanın da kepenklerini indirerek gerekli yardımı almış ve babama ait tüm telefonların listesini edinip sırayla aramış ve babama ulaşmış. Yani, kısaca böyle yapmış. Ama cüzdanım onda degilmiş, tabi İstanbul’da kaybolan cüzdanın Ankara'da işi ne? Telefonum bir taksicideymis. Telefonumda duran bir sürü kartı aramış durmuş taksici. Genelde kimse açmamış. Veya bir iki kişi beni aramaya çalışıp ulaşamamış, falan. Ama kimse Gazi abi ve taksici kadar sebat etmemiş açıkçası, e doğal olarak. Neyse, taksicinin telefonunu aldım Gazi Abi’den ve bu kez de taksiciyi aramaya başladım. Telefon açıldı, böyle Anadolu yağız delikanlısı sesiyle:
- Kardeş, cüzdanını unutmuşsun benim arabada.
- Beyefendi, unutmadım aslında, ama bulanlar (çalanlar demeye hiç lüzum yoktu burada) sizin taksiye bırakmışlar
- Peki, akşam ulaştırsam olur mu, iftar sonrası...
- Peki olur
Bu şekilde geçen konuşma neticesinde akşam da cüzdanıma kavuştum. Her şey yerli yerinde, para hariç tabii, hatta çalan güzide vatandaşımız bir şey almama olayını abartmış olacak ki, kredi kartları ve kimlikler dışında bozuk para saydığı 4 milyon tutarında paraya ve hatta bir 5 euroluk banknota da dokunmamış. Üstüne üstlük telefonumun sim kartını da çıkartıp düşmeyecek şekilde cüzdana yerleştirmiş. Ee, ne diyeyim, bu hırsız da bir miktar insanmış hani. Hatta böyle düşünceli hırsıza can kurban. Taksiciyle muhabbet ettik, teşekkürlerimi ve hayır dualarımı, olayın tamamen duygusal kısımlarına katık edip ilettim. Helalleşip ayrıldık. Bir İstanbul macerasına daha son verirken, mecrada akan su misali başka maceralara doğru yollandık.
Malum, İstanbul’a taşındık, geldik yerleştik. Koltuktu, musluktu, evdi, kapı pencereydi, telefondu, kablolu TV’ydi, işyeriydi, yoldu, köşktü, sinemaydı, hırsızdı, kediydi, bütün sorunların da üstesinden geldik, yavaştan sosyal yaşama da dahil olmaya, etrafı gezip tozmaya başladık. Hatta artık misafir bile kabul etneye başladık ya. "Kimsin sen bunu diyen"... Üstüste gelmeye başladı hadiseler.
Her ne kadar vaziyet iç açıcı olmasa da ben olayı şimdilik komik yanlarıyla irdelemek istiyorum. Hoş aslında, sırf bu komik yanlarını okuyacak herhangi bir sosyal norma sahip bireyler dahi esasen işin ne kadar ciddi olduğunu fazla bir zahmete girmeden anlayabilir. Hem acaba hiç cüzdan çaldırmış adam gördünüz mü daha önce?
Şöyle başlayayım, (Bir başlayamadım zaten bir türlü. O her zamanki giriş kısmını uzattıkça uzatma hastalığım yeniden nüksetti) farkettim ki genelde otururken cebimden popoma batarak rahatsızlık veren cüzdanım rahatsızlık vermiyor. ‘Aa, ne iyi, böyle oturunca rahat olunuyormuş’ diye düşünürken baktım cüzdan yok. Hemen elimi telefona attım ki arayayım bir yerleri cüzdanım yok diye, ama o kadarla kalsa iyi, cep telefonum da yürümüş.
Beyoğlu’nda Ortakahve'deyiz. Kalabalığız bir de, öyle üç beş kişi falan değil. Bir arkadaş dedi ki:
- Baba gidelim hemen bir polis karakoluna, söyleyelim cüzdan çalındı, kimlik kayboldu, tutanak neyin tutsunlar.
- Baba öyle diyon da, bizi üzerimizde kimlik yok diye içeri atmasınlar, hani arama falan.
Bu güzel ve anlamlı sohbete nedense ortalıktakiler koptu. Tamam, rahatlık olayını abartmışım, ama hakikaten de bu kadar sıkıntılı olduğunu bilmiyordum içinde bulunduğum durumun, ben dalgamı geçiyordum. Neyse çıktık gittik bir karakola, karakolda tamirat var. Zaten polis karakolu levhasını da dışarıda bir yerlerde bulduk, asılı olduğu yerden düşmüş, ileriye bir yerlere sürüklenmiş. Etrafta ne oldugu belli olmayan tek bir bina vardi, ‘Olsa olsa budur, çünkü ortamda bir polis karakolu levhası var,’ şeklinde başarılı bir akıl yürütmesi bile yaptık o durumda (istersen yapma, -2 derece soğukta yukarıdan karla karışık buzlu yağmur yağıyor, sen de çıkarsın dışarı beresiz şapkasız, her yanın ıslanmış), velhasıl bu anlamlı akıl yürütmesi ve ısrarlı takip sonucu içeri girdik. Ama dedik ya tamirat var. İçeri girince anladık ki sadece tamirat yok, kum, çakıl, kireç, anlayacağınız inşaat var. Düz bir merdiven varmış, randıman vermemiş anlaşılan, yıkmışlar, yuvarlak merdiven yapıyorlar yukarı kata, boya badana hak getire vs. İyi ama burada polis, danışma falan olması lazım, bir kapı bulduk sonunda sağlam, girdik, uzun bir koridor, ama hala kimse yok, bir kapı daha bulduk girdik, sonunda ulaştık polislere. Hani biri gelip elinde patlayıcı, silah falan bir şeyle tarasa etrafı, dışarıdan sesi bile duyulmaz. Zaten bütün polisler büzüşmüşler köşeye uyukluyorlar. Tabi rahatlarını bozmuş olduk, zatı muhteremlerin. Bize baktı biri, sonra bana döndü ve sordu:
- Neden geldin?
- Şey... ben ameleyim burada, yevmiyemi almaya geldim.
Arkadaş bana bir bakış fırlattı ki ne demek istedi kim bilir, tabi tanımıyor ki beni. ‘ulan hapı yuttuk’, diyecek ki polisler bu lafa nedense çok güldüler, anlam veremedim açıkçası. Neyse anlattık derdimizi, polis teyze vardı bir tane, dedi ki:
- bizim yetkimiz yok tutanak tutmaya, Tarlabaşına gitçeksiniz
- haydaa, inşaat yapıyorsunuz diye yetkinize o zamana kadar el mi koydular?
Buna da çok güldü garibanlar, ama arkadaş girdi koluma, 'abi ne olur ne olmaz hadi gidelim boşver' dedi. Yürüdük Tarlabaşına dan dini dan dini zıplayarak daldan dala, donuma kadar ıslanmıştım, artık donum da ıslandı. Donuyorum yani anlayacağınız. (bu sanata aliterasyon diyorlar divan edebiyatında ama ben düz nesirde de yapabiliyorum)
Biz girerken içeri, kapıdaki bekçi polis durdurdu bizi. (buna nöbetçi diyolar ama ben nöbetçiyi hatırlayamayınca böyle bir deyim uydurdum, yıllar önce de babam askerdeyken doktora çıkmış bir gün, ‘neyin var?’ diyen doktora, aklına nezle gelmeyince cevaben ‘burun öksürtüsü’ demiş, bana da babamdan geçmiş demek ki)
- Kimlik verin ziyaretçi kartı vereyim
- 'Kart istemez. Benim zaten işim var, ziyaretçi değilim' dedim içeri yöneldim.
Polis kavrayamadı bir süre, bu arada arkadaş da şaşkın tepki bekliyor, ben de gayet ciddi içeri falan girecem, ama biliyorum içeri girersem polis kızacak, tepki bekleyerek ağırdan alıyorum. Polis, 'hop hoop' dedi. Arkadaş da bunu bekliyor zaten, atladı hemen ve durumu bir iki saniye içinde büyük bir beceriyle özetleyiverdi. Polis arkadaşa döndü ve bizi boylu boyunca süzdükten 'çok komiksiniz yaa' dedi.
İçeri girdik. Polisler var gene etrafta. Bir polis geldi, sırıtarak 'merhaba burası Tarlabaşı Polis Karakolu, nasıl yardımcı olabilirim?' dedi. Bu sefer ben algılayamadım. 'Efendim?', demişim. Polisler gülmeye başladi. Arkadaş bu sohbetin de tehlikeli olabileceğini düşünerek durumu bir çırpıda özetledi, ve ardından bir tane polis abla (var ya çok da güzeldi hani), 'adınız nedir?' dedi. Dedi ama arkadaş o kadar gaza gelmiş ki, 'Hasan' deyince, o güzelim polis abla beni muhtemelen zihinsel özürlü falan sandı ve öyle vah vaaah, modunda bir kesik attı. 'Neler kaybettiniz?' diye sordu arkadaşa dönerek. Arkadaş hani söyleyebilse söyleyecek ama mecburen yardımımı istemek durumunda hepsini sayamaz. Ben başladım saymaya.
- Cep telefonu, XXX Bankası ve YYY Bankası kredi kartları, ZZZ Bankası ATM kartı, nüfus hüviyet cüzdanı, sürücü belgesi, işyeri kimliğim, işyerimin derneğine giriş kimligi, Elektrik-Elektronik Mühendisleri Odası kimliği, ODTÜ Mezunları Dernegi kimliği, ODTÜ mini diploma, MBA ögrenci kimliğim, Avrupa Öğrenci Forumu üyelik kimliğim, 32 milyon kadar para, bol miktarda yabancı demir para (coin), adres kartları ve bilgileri falan, bir iki şey daha var, makbuz fatura falan gibi...
Güzel polis abla o sırada karşısında bir öküz olmadığını kavramış olmanın verdiği şaşkınlıkla: 'Sen de cüzdanı gelin çalın demişin ama beyefendi' dedi. Ben de ağlamaklı, 'napyim ki, ilk kez kayboluyor' diye geçiştirdim. Güzel polis abla ekledi...
- Bizim tutanak tutma yetkimiz yok, ama hüviyet ve sürücü belgesi için bir kayıp belgesi veririz, polis sorarsa onu gösterirsiniz...
- Niye yetkiniz yok?
Güzel polis abla yanıtlamadı. Bir formu doldurup bana verdi. Bu arada o bizi, 'burası Tarlabaşı Polis Karakolu' şeklinde karşılayan polis araya girip, 'Tarlabaşı Polis Karakolu görevini yapmış olmanın haklı gururunu yaşamaktadır' gibi bir seyler söyledi. Diğer polisler de kendi aralarında gülüşüp geyik yapmaya başladılar. Biz de sırıtaraktan çıktık gittik.
Öteki arkadaşlar olan Büke, Erden, Gaye ve daha da öteki arkadaşlarla buluştuk. Biraz muhabbetten sonra Erden'le beraber gruptan ayrıldık. Arabaya bindim kullanıyorum ama bir taraftan da korkuyorum. Başıma gelen ve daha gelebilecek, bayaa da probleme yol açacak 'sorunlar silsilesi' gözümün önünde ilk kez canlanmaya başladı.
Eve geçtik ama ağzımızı bıçak açmıyor. Acıktık, patatesli yumurta yapcaz, klasik gün sonu etkinliği. Yaptık da, hayatımın en kötü patatesli yumurtasını yaptım, yağı süzmeyi unuttum ve yağ içinde yüzüyor yemek resmen. Hani o sırada yoldan geçen birini durdursan, sorsan ‘bu ne?’ diye, yumurtaya bulanmış yağlı patates haşlaması gibi bir şey der. Ama o açlık ve moralsizlik ile o hayatımın en kötü patatesli yumurtası o kadar güzel geldi ki. Bitirip üzerine de sımsıcak çaylarımızı Mısırlı Ahmet'in fıkır fıkır müzigi eşliğinde içince az buçuk keyfimiz yerine geldi. Sonrasında daha hafif bir müzik eşliğinde kelimenin tam anlamıyla yorgunluktan sızmışız. Sabah Erden ayrıldı ve kimliksiz yaşayacağım ilk güne geçtim.
Peki, nasıl bir şey bu kimliksizlik? Bir kere kendinizi şahsiyetsiz hissediyorsunuz. Sanki biri adınızı almış götürmüş. O sırada bir şey yapsanız hesap vermeyecekmişsiniz gibi geliyor. Bir 'kimlik bunalımı' yaşıyorsunuz, öyle ki mesela kişisel olarak alırsam adımın Hasan olduğunu hiçbir şekilde kanıtlama şansım yok. Adım Abdulmuttalip desem ve de iddia etsem kim ne diyecek buna? Bu düşünce çok hoş geldi kulağıma. Ama bir taraftan Hasanlık da öyle kolay vazgeçilecek bir şey değil. Onca yıl yaşamışım, nam salmışım dört bir yana bu isimle, bir ikilem işte, kolay iş değil hani. İnsan karşılaşmayınca anlayamıyor. (bu paragrafta ben aslında güldürürken düşündürmek istiyorum, şimdi kendinizi yerime koyun diye)
İşe geldim ve arkadaşlara durumu anlattım. Geçmiş olsun dilekleri falan, karşılıklı vah vah çekmeler ama bir taraftan da karşılıklı gülüşmeler. Bir önceki gün iptal etmişim kredi kartlarımı ama daha önce de kredi kartına başvurmak için form almışım, bunu doldurup hemen vereyim dedim. İyi de, çuvallarsın işte. Formda kimlik kartınızın seri no'su diye bir yer var. Eee, neydi benim kimlik kartımın seri no'su? Tamam, kimlik kartım çıkınca yaparım bunu, para çekeyim bir yerden kimlikler için fotograf çektireyim, tahmini 35 fotograf ile kimliklerime kavuşabileceğim, hadi bi daha çuvallarsın, neyle çekicen parayı? Banka cüzdanıyla mı? O var da, kimlik gösteremezsen vermezler ki para falan? Tam bir 'deadlock' durumu yani. Peki bir arkadaşımı arayayım ama adres defterim cep telefonumdaydı, yok numarası kimsenin. (Deadlock= kullanilabilecek tüm resource’larin aktif haldeki işler tarafından tutulup birbirlerini beklemesi sonucu hiçbir işin bitmemesi durumunun bilgisayar terminolojisindeki adı. Bilgisayarcılar bunu 'timeout' diye başka bir parametre set edip, bu time out değerine zaman cinsinden erişim durumunda işin kendi kendini imha etmesi ve bazı kaynakların serbest kalması dolayısıyla da bekleyen işlerin bir kısmının yeniden işlerlik kazanması şeklinde çözmüşler ama tanrı böyle bir parametre düşünmemiş ki. Ben nereden bulacam bir time-out degeri. Ama o ne yapmış, akıl vermiş. Bize de kullanmak kalmış. Bulduk bir yol tabii. Gerçi bankada çalışıyor olmasaydım çuvallardı. Hesaptan hesaba interaktif hesap vasıtasıylan para aktarıp, arkadaşının bankamatik kartı marifetiyle de onu çekip kullanabiliyorsun kendi kaynaklarını. Başka bir çaba da, personelden gidip, işe giriş aşamasında verdiğim kimlik fotokopilerinin bir fotokopisini alarak banka işlemlerini halletmek oldu ki, bu da epey bir sorun çözdü aslında.
İşyerinde bu sorunu yöneticilerime de aktarmak lazımdı artık. Onlara da iletince bankacı kökenli müdürlerimizden bir tanesi ile muhtemel senaryoları konuşurken bulduk kendimizi. Gidersin, Maltepe Pazarı tarzı bir yerden, kimlik gösterip buzdolabı alırsın, sonra gelir seni bulurlar. Neler yapılabilecegini, nasıl çözülebilecegini falan konuştuk ki, düşünemedigimiz ve hiç de düsünemeyecegimiz bir senaryoyu, o sırada oradan geçmekte olan ev arkadaşım Okan zikreyledi. Geçen yıl cüzdanını çaldırmıstı o da, 8 ay sonra polis eve gelip Okan'ı almış ve sorguya oturtmuslar. 'kardeşim' demiş polis, 'niye taahhüt ettigin işi yapmıyorsun.' 'haa?' demiş Okan. 'ne işi yaa?'
Meğer Okan'ın cüzdanını çalan vatandaş olayı abartmış ve Okan'ın kimligi ile bir ihaleye girip kazanmış. Parayı da alıp tüymüş ki, ihale yüz milyarlık su arıtma tesisi ihalesi. Topluca bir 'ohhaaaa' sesi çıkardık, orada konuya dahil olan herkesle beraber. Kriminoloji raporları ile ortaya çıkmış ama başağrısı işte. Benim imzam da imzadan çok sürrealist bir ressamdan çıkan güzel bir tabloyu andırdığından, bu konuda gayet rahatım anlayacağınız. Zaten tarih ve polis tutanakları da olayı doğruluyor olunca telaşa mahal verecek bir şey olmadığı konusunda birbirimizi ikna ettik. (zügürt tesellisi)
Sonrasında fotoğraf çektirmeye gittim. Yakın bir yerlerde buldum bitane stüdyo (Foto 'A' Aile ve Düğün Fotoğraf Stüdyosu) ama her taraf kar, buz dolayısıyla kaygan ve 100 metrelik yolu yarım saatte can hıraş yürüyünce bir acaip olmuşum. Nitekim aynaya bakınca fark ettim ki o halde fotoğraf çektirmesem daha iyi olacak. Adam da aynı fikirdeymiş ki, bana, 'birader otur dinlen biraz, çay söyleyeyim' dedi. Ben de bir taraftan kıkır kıkır gülüyorum adama. Çünkü adam kibarlıktan, 'senin bu halde fotoğrafını çeksem de kimliğe koysan onu maazallah görecek herkes mapustan firar ederken tellere takılarak yüzünü gözünü çizmiş, heyecan ve stresten de kafayı sıyırmış kanun kaçağı sanacağından, muhtemelen kendini gerisin geriye içeride bulursun’ diyemiyor. "Nazik olmalıyım" diye kendini kasıyor. Hatta bir ara düşündüm, ‘ulan bu adam beni hakkaten firari sanıyor olabilir mi? Herif kibarlıktan neredeyse kırılacak, hizmette de hiç kusur etmiyor’, diye.
Neyse ben de adamın beni düşündüğü kanısına vardım, lavaboda elimi yüzümü yıkadım, saçlarımı düzelttim falan ve beklemeye başladım. Çayımı içtim gazete okudum falan, dalmışım, yarım saati geçirmişim. Şöyle aynaya bakıp, artık 'yüzüme bakılabilir' intibaını edinince de fotoğraf çekimine geçtik. Adam en son ben çıkarken, 'abi gaç dene lazım sana? Gaç dene yapayım?' dedi. Ben cevaben, '35 dene' diyince, adam ‘o kadar olmuyo 8, 12, 20’ dedi. Sonra da ekledi. “bu kimlik neyin için olan zaruri vesikalıklara verirsin bunları, idareten. Sonra gel şöyle bir yakışıklı vesikalığını çekelim senin. Ondan çoğaltırız kaç dene istersen’. Ben gülmeye başladım yine. Adam da pot mu kırdım diye düşünerek bir yandan sırıttı mahcup mahcup. Ben teşekkür ettim. 12'de karar kıldık, zira gerek esvap olaraktan, gerekse de simaen üst başımın pek de münasip olmadığı fikrinde adamla hemfikirim. Aldım gerekli form vs'yi. Çıktım. Çıkınca da cep telefonu bakayım dedim sağda solda, ama hatırladım ki param da yok, kredi kartım da. Mersin'de köyden ilk çıktığımda bile bankamatik kartım vesilesi ile daha modern durumdaydım diye düşünmeden edemedim.
‘Bari gideyim de telefonumu kapattırayım, yeni sim kart alayım’, dedim sonra da. Ve burada hayatımın güzide anlarından birini yaşadim.
Şimdi bilenler bilir, (bilmeyenler de bilmez) genelde kontrollü bir insanımdır. Yani öyle pek kendimi koy vermem. Gülünmeyecekse gülmem örneğin. Bu özellikle birilerine şaka yaparken çok işe yaramıştır yurtta, kalabalıklarda... Ama bakın ne oldu da ben kendimi tutamadım. Gittim Turkcell'in en genel abone merkezine; bizim binanın yanındaki başka bir kulede zaten. Queuematic'ten de fiş aldım ki modernmişim intibası uyandırayım ama sıra falan yok. Zaten oradan fiş alınca herkes bakıyor, kime gidecem diye. Arada gözlerini kaçıranlar da oluyor, 'uff birimizin rahatını bozacak, bari bana gelmese' diye. Ee, baktım numaram bir yerde ışıl ışıl parlıyor, yöneldim tabii oraya doğru:
'Hanımefendi ben cüzdanımı kaybettim' dedim bir alışkanlıkla.
'Sizin için ne yapabilirim ki?' dedi böyle ağlamaklı. Tabii ne yapsın cüzdanımı kadın?
'Ama' dedim panik halinde 'Sim kartim da gitti.'
'Yaa', dedi, 'Sim kartınızı niçin cüzdanınızda taşıyorsunuz?'
Düşündüm de kadın yine haklı. Her ne kadar üzerine vazife olmasa da benim sim kartımı nerede taşıdığım, gene de haklı.
‘Baştan anlatayım’ dedim... Dememle beraber fark ettim ki içeride müşteri sınıfından bir tek ben olduğumdan aslında bankolardaki tüm görevlilere aynı anda anlatıyorum, yani yine ilgi odağı olmayı başarmışım her zamanki gibi.
- Benim telefonum çalındı. Yeni sim kart istiyorum aynı numaraya.
- Hmm, tamam o zaman, numaranız?
- 0532 XXX .. ..
- Peki, bir de kimlik görebilir miyim?
- Göremezsiniz
- NE, nasıl, neden?
- E çünkü cüzdanım da çalındı
- Peki, ben şimdi nasıl bilicem siz Hasansınız mı, ay pardon, Hasan Bey misiniz yani?
- ???
- Yani pardon beyefendi kafam karıştı da, Hasan Bey siz misiniz?
- Evet benim
- Peki, nasil inanıcam ben buna şimdi?
- Ehm, mesela karşınızdaki ekranda birtakım bilgiler vardır... Onlardan sorun, yanıtlayayım...
- Ne soriyim?
- Mesela annemin kızlık soyadını sorun, hep onu sorarlar ya, ne bileyim ne varsa sorun işte.
- Olur da, bu işlem için böyle bir uygulamamız yok ki bizim...
- E tamam, siz sormamış olun ama ben söyleyeyim...
- Anlamadım...
- Ha, bir dakika işinize yarar bir bilgi verebilirim aslında, ben son bir ayda ikinci kez kaybediyorum telefonumu, oradan belkim kontrol ediliyodur, hem üzerimde bir de işyeri giriş kartım var. Bakın. En azından adım ve resmim var üzerinde, olur mu?'
- Hmm, evet. Kimlik sayılmaz ama, sizin durumunuzda olsun bakalım. Hem evet, haklıymışsınız. Bizden yeni almışsınızz bu sim kartı zaten, tamam öyleyse..
Burada bitmedi... Hani bilirsiniz Mcdonalds'larda siz mönü istediğinizde kasiyer kılıklı insanlar (onlara zaten kasiyer deniyor ama öyle yazmış bulundum işte, değiştirmiycem) '1,5 milyona patates ve kolanız büyük boy olsun mu?' deyip kolanıza biraz daha buz, patatesinize de iki tane cips ilave ederler ya. Bu Turkcell'de bir sim plus kartı çıkartmış. Marifeti ötekine göre daha fazla, daha çok mesaj kaydediyor, sırtınıza masaj yapıyor vs. Onun promosyonunu yapıyorlar. Ama bu arada kadıncağız şimdi yazacağım cümleyi kurarken de uyandı bir yandan, 'ben ne diyorum' diye ve şöyle bir cümle çıktı kadının ağzından ki, en güzide anılarımdan birisi işte budur:
- 8 milyon farkla sim plus ver, ehm, vermeyelim size o kadar çok telefon çaldırıyorsanız o zaman.
İşte ben burada koptum. Dayanamadım ve gülmeye başladım ama içeridekiler de gülmeye başladı. Gülmelerimiz çiselemeden ahmak ıslatana, sağanağa dönüştü, bir çığ oldu büyüdü, büyüdü. Kadıncaızz da bir taraftan iş yapmaya çalışıyor. Önce utandı, sıkıldı, sonra gülümsemeye başladı. Sonra koyverdi kendini, kendi dediğine katıla katıla güldü.
Ertesi gün sabah yine Okan’ın arabayla çıkıp işe geldim. Daha masaya kurulmadım ki telefon çaldı. Babam arıyor ama hüzünlü bir ses tonuyla, 'oğlum cüzdanın ODTÜ’de Gazi diye birinde. Bulup ona göndermişler, numarası da şu'. Ben aramaya koyuldum Gazi abiyi. Biraz zor oldu ama buldum sonunda. Valla, insanlık nedir gördüm aslında üst üste olan iki olay neticesinde. Bu birincisi.
Gazi abimizin işyeri kartı vardı cüzdanımda, bu yüzden aranmış. Aranır aranmaz da 'bu çocugu bir yerden tanıyorum' deyip araştırmaya girişmiş. Kendisi okulun askerlik işlerine bakan ögrenci işleri çalışanı olduğundan da, kartının bu nedenle bende olabilecegini, benim de Odtülü olduğumu düşünmüş ve okulun kayıtlarını incelemeye baslamış. Önce adres bilgilerimden, ikinci yurdu çıkarıp orayı aramış, bulamamış ama yurt müdürü beni hala tanıdığından bir kaç ipucu almış ondan. Sonra da İncesu'da yıllar önce bir süre kaldığım evi rahatsız edip bulamamış, ama sonunda Çayyolu’ndaki evi bulmuş ve İstanbul’a taşındığımı öğrenmiş. Bu kez, 118, 132 gibi telefon arama motorlarını deneyip, oradan çıkan bir bayana ‘ışıltılı sabahlar dilerim hanımefendi, ben falanca falancayım ve şöyle bir maruzatım var’ diyiverince, kadın kepenkleri ardına kadar açarak benim ve babamın cep nolarını iletmiş. Benim numaram açmayınca (hani telefonum da çalınmıştı ya) mesaj atıp bir süre beklemis. Sonra da onu da kaybetmiş olabileceğimi düsünerek, babamı aramış ama o da açmayınca kütük bilgilerimden babamn eski oturduğumuz mahalleyi falan bulmuş. Mahalle muhtarına ulaşıp orada olmadığımızı ögrenince 118'i arayıp benzer bir girizgâhla oradaki bayanın da kepenklerini indirerek gerekli yardımı almış ve babama ait tüm telefonların listesini edinip sırayla aramış ve babama ulaşmış. Yani, kısaca böyle yapmış. Ama cüzdanım onda degilmiş, tabi İstanbul’da kaybolan cüzdanın Ankara'da işi ne? Telefonum bir taksicideymis. Telefonumda duran bir sürü kartı aramış durmuş taksici. Genelde kimse açmamış. Veya bir iki kişi beni aramaya çalışıp ulaşamamış, falan. Ama kimse Gazi abi ve taksici kadar sebat etmemiş açıkçası, e doğal olarak. Neyse, taksicinin telefonunu aldım Gazi Abi’den ve bu kez de taksiciyi aramaya başladım. Telefon açıldı, böyle Anadolu yağız delikanlısı sesiyle:
- Kardeş, cüzdanını unutmuşsun benim arabada.
- Beyefendi, unutmadım aslında, ama bulanlar (çalanlar demeye hiç lüzum yoktu burada) sizin taksiye bırakmışlar
- Peki, akşam ulaştırsam olur mu, iftar sonrası...
- Peki olur
Bu şekilde geçen konuşma neticesinde akşam da cüzdanıma kavuştum. Her şey yerli yerinde, para hariç tabii, hatta çalan güzide vatandaşımız bir şey almama olayını abartmış olacak ki, kredi kartları ve kimlikler dışında bozuk para saydığı 4 milyon tutarında paraya ve hatta bir 5 euroluk banknota da dokunmamış. Üstüne üstlük telefonumun sim kartını da çıkartıp düşmeyecek şekilde cüzdana yerleştirmiş. Ee, ne diyeyim, bu hırsız da bir miktar insanmış hani. Hatta böyle düşünceli hırsıza can kurban. Taksiciyle muhabbet ettik, teşekkürlerimi ve hayır dualarımı, olayın tamamen duygusal kısımlarına katık edip ilettim. Helalleşip ayrıldık. Bir İstanbul macerasına daha son verirken, mecrada akan su misali başka maceralara doğru yollandık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder