16 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbul'da Bir Figüran - 2

SANA GELİYORUM İSTANBUL

Her şey sıcak bir yaz günü muhterem büyüklerimizin işyerinde hepimizi toplayıp, 'Müjde! İstanbul’a taşınıyoruz' demeleriyle başladı. Tebdili mekanda ferahlık olduğunu okumuş yöneticilerimizden birileri bir kitapta, diğer yöneticilerimiz de deneyimleri ile onaylamış. Uzunca bir süre karışık duygular yaşadık gitmekle gitmemek arasında ama tabii ki sonradan kısmetimize tası tarağı toplayıp taşınmak düştü; bizim için yaban eller durumundaki kendisine yıllar önce bir tepeden bakılmış Aziz İstanbul’a.

Atladık geldik memlekete. Memleket burada İstanbul’a tekabül ediyor tabi, her ne kadar iliklerimize kadar hissedemediysek de henüz oralı olduğumuzu, ne kadar çok ‘memleket’ dersek o kadar çabuk alışırız buralara mantığından hareketle. Atladık geldik ama düşünüyoruz, 'memlekete hoş geldin’ etkinlikleri bünyesinde nelerle karşılaşacağız diye.

Yola çıkmadan bir gün önce, akşam toplandık ve eşyaları bir kamyona doldurduk. Aslında bu başlı başına bir olay, zira öyle nakliye firmaları ile uğraşmalar falan daha önce başımıza gelmiş şeyler değil. Ama insanın Filiz gibi belki hükümet gibi olmasa da (hani o kadar da abartmayalım) en azından kendi başına bir bucak hatta nahiye edecek bir arkadaşı, can dostu olunca, bu gibi sıkıntılar da çabuk çözülebiliyor. Ne mi yaptı? Önce geldi taşınacak malzemeleri ve ev eşyalarını süzdü, sonra gitti taşıma şirketini buldu, pazarlığını yaptı, şartlarını konuştu etti, hatta bir ara şirket kamyon şoforü olmadığını söyleyince kamyonu kendi kullanmayı bile teklif etti. Taşıma şirketi Filiz’i tanımadığından bu öneriyi ciddiye almadı ama bilselerdi bu hatunun şehirlerarası yollarda kamyonlarla cirit attığını, ne düşünürlerdi bilmiyorum.

Kamyonu bu nahiye arkadaşımız Filiz vasıtasıylan tuttuk da, malzememiz fazla değil diyerek çok da büyük olmayan bir kamyon tuttuk. Yani öyle tutmuş bu nahiye arkadaşımız Filiz. Yoksa ben kamyonu daha önce hiç görmedim. Olsun, zararı yok, Kamyon önce benim eşyaları sonra Okan’ın eşyaları alacak. Kamyon geldi, yayıla yayıla da yerleştirmeye başladık en başta. Benim eşyalar da rahat rahat sığdı zaten. Okan’ın da fazla eşyası yok. Yok da ben bi geldim Okanların evine onun eşyalar yüklenirken kamyona. İki adam üçüncü bir adamı ayaklarından tutup yüklemişler, hep beraber bir yatak itmeye çalışıyorlar kamyondan içeri. Ama görmeliydiniz manzarayı. Tabii fazla yayılmanın zararları. Bir şekilde halledildi ama bu sefer de arka kapısı kapanmıyor kamyonun. Ee, naparsın, bir takım eşyaları yanımıza alıp kamyonu akşamdan gönderdik, ertesi sabah da biz yola çıktık. Çıktık da, zırt telefon, pırt telefon, ‘kamyon eşrafı olaraktan biz eve geldik napalım?’ Oyala oyalayabilirsen. Bu arada ev de pek temiz sayılmaz, aradık ev sahibini, dedik, böyle böyle. O da dedi böyleyse böyle. Yani böyle böyle diyorum ki, anlatmayayım tüm söylediklerimi, çok da önemli değil. Yoksa sakladığımdan değil aslında. Ev sahibini de çok severim aslında. Çok düzgün, efendi bir adam. Kısaca dedim ki:

‘Sevgili ev sahibim merhabalar, ben sizin kiracınızım, hatırlar mısınız sesimden bilmem ama, şimdi biz tası tarağı topladık geliyoruz arkadaşımlan iki araba, ve de bir kamyon olaraktan, yok yok akşam sizde kalmayacağız, kalsak da sığmayız zaten sizin eve, güzel güzel parasını ödediğimiz evde kalacaz. Ha orayı kastediyorsanız, tabi ki sizde kalacaz. Ama kamyon bizden önce vardı, ev kirliymiş, eşyaları yerleştirmeden bi temizlense diyolar. Kamyon demiyo, nakliyeciler var içinde onlar diyo. İyisi mi, var mı oralarda bir temizlikçi, hani biz gelmeden ve de amcalar yerleştirmeden eşyaları ev temizlensin, yok yok ev kendi kendine temizlenmeyecek. Daha öyle bir sistem yok. Temizlikçi ayarlarsak bi tane, o temizleyecek ama biz yoldayız, zaten yol bilmiyoz, iz bilmiyoz, yolda iken daha da zor oluyo, siz yardımcı olur musunuz? Yok, yok siz temizlemeyin canım. Bir temizlikçi bulun, kapıcı karısı falan ne bileyim, parası neyse biz ödeyeceğiz. Pazarlık mı? Bilmem, kaça oluyorsa o kadar olsun, çok pahalı olmasın, yerleri yalamayacaz nasılsa, ama az buçuk temizlensin. Hım, efendim, sesim geliyor mu? Hasan ben Hasan, aloo. Ben sizi duyuyorum, siz de beni mi duyuyorsunuz, yani duyduğunuz ben miyim? E konuşalım öyleyse, ne güzel konuşuyorduk, yok ben hep duydum, sesiniz hiç kesilmedi. Telefonda sesiniz kesilmedi hiç demek istedim. Başka bişey kesildi mi bilmiyorum. Ne kesildi ki? Tamam tamam, söyleyeceklerim bitti. Hadi görüşmek dileği ile, bekleriz evimize yengeylen, çocukları da getirin isterseniz. Yoo, istemezseniz siz bilirsiniz. Bizden bu kadar şimdilik. Saygılar efendim.’

Şimdi özetle bunları söyledim tabii, ama çok sürmedi konuşma, yazması uzun oluyor da, 8 - 10 saniye falan sürüyor bu konuşurken. Neyse biz atladık arabaya koyulduk yola tekrardan, derken, iki saat daha sürdük, ‘Alülülülü alülülülü’ telefon çalmaya başladı. Baktım ev sahibinden, açtım telefonu, ama daha konuşmadan aynen şöyle bir ses. ‘Aloo ben Timur, ev temizdir.’ o kadar. J

Yol böyle geçtikten sonra eve geldik. Kamyon boşaltmış eşyaları, bizi bekliyor. Hatta adamlar sıkılmışlar evde, etrafı biraz toplayıp yemek de yapmışlar kendilerine ama artmış biraz yemek, biz gelince direk sofraya buyur ettiler. Neyse, gönderdik kamyonu, oraları önemli değil, ev de temizlenmiş, eşyalar iyi yerleşmiş sayılır falan, derken ben yol sormaya güvenlikçilere gittim. İki güvenlikçi var kapıda. Birisi şirin mi şirin, öyle gürbüz elma yanaklı, 30 yaşlarında kısa boylu, hafif şişman, sürekli gülümseyen bir adam. Şöyle bir konuşma geçti aramızda.

-Pardon ben yeni taşındım da buraya. Yol soracaktım.
-Buyul abi..
-Bu arada tanışalım, ben Hasan.
-Melaba ben telaattin..
-Talaat?
-Ben telaattin, elegliliyim..
-Hımm, melaba Selahattin Abi. Doğru mu söyledim?
-Evet evet doğlu,

Şimdi öyle konuşuyoruz da adam o kadar şirin ki, konuşması da bi o kadar şirin, bi taraftan gülümsüyor insan ama adam da şirin olduğunun farkında, bu yüzden sürekli konuşuyor. Anlatıyor da anlatıyor. Gecikmeli de olsa yola çıkabildim. Market falan bulup geri döndüm. Zaten 20 metre ileride varmış. Birazdan başka bi yere gidecem, bu sefer diğer güvenlikçi kapıda. Ama bunu görmelisiniz, 45 yaşlarında, uzun pala bıyıklı, çatık kaşlı, kara mı kara bi adam.

-Hocam saygılar, tanışalım ben Hasan..
-Ben hoca değilim ama adım Zekidir.
-Nerelisiniz?
-Ben Karslıyam, sen nerelisen?
-Hımm, Mersinliyim.
-yeni mi taşınyonuz, çünkü sizi tanımam.
-evet yeni taşınıyoruz. Hem bizim evsahibimiz de Karslıymış.
-onu da tanımam.

Adam konuşuyor bir yandan ama o kadar karizmatik ki, ben neredeyse o sırada eve benimle gelen ablama, kardeşime yol gösterecem. Yani adam, ‘burada kuş uçmaz, ben kül yutmam, yıldırım düşse tutarım, ev benim evim ama oturabilirsin’ falan diyecek gibi geliyor bana. Neyse korka koka sordum yolumu, gittim, döndüm, telaattin karşıladı kapıda..

-Abi ya bi tey töylecektim de..
-Buyur telaattin abi.
-Tey, yeani, ev için ben iki kadın buldum da, temitledilel evi, yirmibet milyon tuttu, malteme palatıylan belabel..
-Hım, tamam, al hemen halledelim.
-Cot tagol abi, Allah latı oltun. Hani ne zaman temitlikti laztım olurta töyle ben getililim. Kontrol da edelim, iyi yapmıt mı diye.
-Sağolasın...

Bu aslında Selahattin’le son konuşmamız oldu. Hemen bir iki gün sonra Zeki isimli güvenlikçiye bir süredir Selahattin’in neden göremediğimizi sordum. ‘Oraları çok karıştırma’, dedi. Derken bu güvenlikçilerin işvereni durumundaki adam ben arabayla siteden çıkarken ototstop çekince havadan sudan konuşurken Selahattin’e ne olduğunu sordum. ‘Telaattin mi?’ dedi, gülerek. ‘Evet’, dedim. ‘Çok şirin bir insandı’. Güldü, ‘başıma ne işler açtı o benim’, dedi. ‘Ama aramızda kalsın, kimse bilmiyor’.

Meğer temiz ve güler yüzlü Telaattin Abimiz bu temizlik olayını ticarete dökmüş. Bir gün bizim sitedeki başka bir eve temizlikçi ayarlamış. Temizlikçi kadın da baldızı veya eşinin yakınlarından biriymiş. Zaten bizim evi de eşiyle beraber bu kadın temizlemiş. Kadın temizliğe başladıktan sonra evsahibi de evden ayrılmış. Derken Selahattin eve çıkagelmiş. Görevli olduğu için de hiç şüphe çekmemiş. Arkasından da ev sahibi – nedense - evine uğrama ihtiyacı duyunca Selahattin ile temizlikçi kadını kendi yatak odasında bulmuş ve kıyamet kopmuş. Olay örtbas edilmiş, ama Selahattin’in eşi falan da duymuş tabi olayı. Sonra ne oldu bilmiyorum. Hem eşinden, hem işinden mi oldu, yoksa bir danışıklı döğüş mü vardı. Velhasıl, ben sonra görmedim şahısları. Allahtan bizim ev henüz yeni yerleşmişti de o denli kirlenmemişti daha. Yoksa muhtemelen bizim ev de, gündüz boyu evde olmadığımız düşünülürse, çok güvenli bir faaliyet alanı haline gelecekti.

Neyse, biz taşınma işine geri dönersek, ilk 3 gün ev yerleştirdik. Kardeşim, ablam, ev arkadaşım Okan, sevgili arkadaşım Burcu, ve de ben. Uğraştık didindik, bişeylere benzedi ama sorunlar da hemen baş gösterdi. Mesela soğuk sular akmıyor. Yani akıyor da akmıyor. Nasıl oluyor, önce akıyor, sonra akmıyor. Musluğu çeviriyosun, akıyor, sonra duruyor. Sonra tekrar akıyor. Bizim köyde Mehmet Amca vardı, onun eşşeği gibi. Gidiyor, gidiyor, yük bindiriyosun, duruyor. Ama yükün kaç kilo olduğu önemli değil, semer vursan da gitmiyor, hatta tüyü çok uzayınca, onu da yük sanıp gitmediği rivayet olunur ki, eşşeğin sonu pek hayırlı olmadıydı. Hoş, ‘can çıkmadıkça huy çıkmaz’ derler ya. Sucuk yapsan da mideyi bozmuştur. Neyse o başka bir yazışma konusu. Ama dönelim biz musluğumuza. Bizim musluk da öyle işte. Açıyorsun, akıyor, altına elini götürüyosun, örneğin yıkıycan, nanik yapıyor çeşme sana. Geri çekiyosun, akıyor gene. 'tamam tamam, yıkamıycam' diyosun 'peki öyleyse' diyor ama aklından bile geçirsen, tısss. Neyse, kavradık ki, elektronikçiyiz ya, sensor var muhakkak, hep tersini yapacak değiller ya, elini koycan altına Hiltonda, çeşme fark edecek su akacak. burası Hilton değil tabii. O kadarcık hata olur. Tersini yapmışlardır.

İlk macera dedik, usta falan geldi, olmadı tam ama sanırım biraz anladı çeşme bizi. Gariban çocuklarız vs., idare etmeye başladı. Geçinip gitmeye başladık ama bu daha lavabonun çeşmesi. Geldik banyo çeşmesine o daha feci. Banyonun sıcak suyunu açınca, lavabonun soğuk suyu kesiliyor. Kıskanıyor yani anlayacağınız. Yok hakkaten öyle. Biz de insan gibi davranmaya başladık çeşmeye, dil döküyoruz. 'ya kardeşim, bak söz sen daha değerlisin, bi yıkanıp çıkıcam topu topu, böylece seni de daha az kullanıcam, daha az yorulacak, daha geç yaşlanacaksın' falan. Yemiyor. Hani o gerek yurt gerek okulda, 1 nisan veya yılın öteki aylarının bilumum günlerinde bilumum şakalarda Dünya alem herkese nice mantıksız şeyi yaptırmış olmasam kendimden şüpheye düşecem. Bir çeşme ile baş edemiyoruz. Ben, Okan, tesisatçı. Bir ara ev sahibi aradı. 'Hasan bey, bizim evde banyoda mavi musluk sıcak su musluğu, yani söyleyeyim de uğraşmayasınız'.

Şükürler olsun tesisatı söktürüp yeniden döşetmedik. Ama orda bitti mi, bitmedi tabii. Fark ettik ki banyo soğuk su çeşmesi de lavabo çeşmesine benzer birtakım karakteristik özellikler içeriyor. Yani, tek elden çıkmış, hatta öyle, bilgisayar bilenler daha iyi bilir, ‘mirror image' falan gibi. Hatta genetik bilenler daha da iyi bilir bunu, klonlanmiş. Hatta ve hatta, psikoloji bilenler daha da iyi bilir, nasıl bir teknoloji ile klonlandıysa huyu da aynı, yani tek yumurta ikizlerinin bile biri inatçı biri sabırlı olabilir, bunlarda o da yok. 'lan' diyosun 'topu topu bu bi çeşme yaa! Ama çözemedik, tesistaçıyla beraber bu çalışma işini musluğun keyfine bıraktık.

İlk etap musluk macerasının devamı var ama aşağıda başka konuda. Eve telefon bağlatmaya geldi sıra. Önce Okan'a alcaz. Gittik başvurduk, hemencecik halloldu. Yani Allah sizi inandırsın, inanmazsanız da kandırsın J, 5 dk kadarlık bir süre içinde 5 gün sonraya randevu verdiler. Kıskandım, 'ben de alcam' dedim. Beş dakika kadar sonra benimki de tamam, fişimizi aldık, iş bitti. Bitti de orada dursana. Yok, olmaz. Evde iken, günlerden de çarşamba, Galatasaray’ın maçı var akşam, şampiyonlar liginde. Kardeşim zırlayıp durmuştu gün boyu, ‘televizyon da, maç da anten de isterim’ diye. Zaten, çocuğun ilk işi evde, müzik seti ile televizyonu yerleştirip bilumum alet ve edevattan anten icat etme çalışmaları oldu. Ablam da gaz veriyo bi taraftan,'ben de bilmem ne dizisini iki gündür kaçırıyorum, çok heyecanlıymış da, biri birini kaçırmış, bilmem ne yapmış falan'. Standart brezilyavari bişi dizisi işte. Döndüm dedim ki, ' ya abla 10 gün kaçırsan ne olur, aynı yerden devam etmiyo mu zaten?'. 'haklısın' dedi ama 'yok o ölecekmiş, can çekişiyomuş da, öbür jön de hastaymış' falan. Peki dediydik. Şimdi hazır da postanedeyiz. Dolayısıyla bir de kablolu TV sordum.

Ara adımlar pek nazari dikkat celbetmeye değmez. Hele bir de yollarda ne olduğuna falan da girersek (özel olarak bir ikisine girecez ama) işte o zaman yalan rüzgarı olur. Ama gerek yok. Biz kablolu TV yayını soracaz ya, KABLOCU’yu bulduk sonunda. Adam 'sizin apartmanda var mı bilmem ama, daha haritayı bilgisayara yükleyemedik, gel evini bul söyleyeyim kablolu var mı orada, ev nerede' dedi. Ben de 'İstinye civarında, yani poligon diye geçiyor ama' falan diye kesin adres vermeye çalışan ama yabancı olduğunu da belli etmemeye çalışan gariban gelinlik kız modunda ıkınırken adam 'tamam tamam anladım' dedi ve bir harita çıkardı. Aç aç bitmez. Sarıyer’in tüm haritası. Eni 10, boyu 27.5 metre falan. Harita tüm odaya yayıldı. Ben, Okan, Burcu bizim evi bulmaya çalışıyoruz ama kaybolduk Sarıyer’de. Zaten haritanın üzerinde falan geziniyoruz artık. 'Şimdi ben şu caddeden aşağı geldim arabaylan, soorna da şuradan sağa döndüm. Anaa çıkmaz sokakmış burada' efektleri geçiyor. Bu arada Okan araba sesi efekti yapıyor ben giderken. Çıkmaz sokağa girince Burcu da korna efekti yapıyor. Ben de sinyal vermeden sağa sola dönmüyorum zaten. Öyle kopmuşuz. Adamlar bize bakıp bakıp, yarım saat kadar güldükten sonra, ne tarafta dediler sizin ev. Biz anlattık 'işte Maslağı geçince Emirgan Korusu falan..' 'orada değil ki' dedi amcam 'yanlış yere bakıyorsunuz' buraya bakacaanız siz'. Peki dedik, atladık harita üzerindeki sanal arabamıza, geldik gösterdiği yere, tabii haritayı bitaraftan toplayıp bi taraftan da açıyoruz, tek yönlere ters şeritten girme ihlallerinden dolayı da sanal polislerden sürekli ceza yiyoruz. Geldik oralara, gezerken, adam, 'pardon kardeş' dedi. 'kapatma zamanımız geldi, ama zaten oralarda hiç bir yere biz götürmedik kabloluyu. Hem siz hangi sitede oturuyonuz?' dedi. Biz 'Boğaziçi sitesi' deyince de, 'ben de orada oturuyom, C-4 de, siz hangisindeniz?' dedi. 'C-2' çıktı ağzımdan şaşkınlık ve sinirle. 'Vay komşum, accıhırsan benim hanım çok ii börek yapar, öğrenciiniz galiba siz. Atlayın gelin, ama diciturk var bizim orada, yok kablolu falan' dedi. Biz helalleşip ayrıldık.

Televizyonda kablolu olmayınca Digiturk’le irtibata geçtik, Digiturk geldi, 'televizyonun scart girişi yok' dedi bağlamadı gitti, işte oraları öyle. Ben de 'ben yeni televizyon alcam' diye tutturdum. Kadim dostum, dünyada gördüğüm en iyi adamlardan olduğuna inandığım, ama her iyi adam gibi, kıçında DURACELL varmış gibi sürekli konuşan İçel Anadolu Lisesi'nden çocukluk arkadaşım, muhteşem Anadolu insani, Malatya eşrafından, Mustafa’dan olma, Hatice’den doğma Tolga’yı aradım. 'Akşam CarrefourSA'ya gitçem de, yol bilmem iz bilmem' diye. Malum cevap 'aybettin BÜDÜ, gideriz'. Bu nereden geldi diyenleriniz için, lise arkadaşlarım beni Edi ile Büdünün Büdüsu diye tanımlayıp öyle çağırırlardı da, ondan işte.

Akşam bi saatte buluşup atlayıp gittik.. Arabayla aldım Beşiktaş civarında bi yerlerden ama, sırf buluşacaz diye yarım saat konuştuk telefonla. 'bana olduğun yeri tarif et' dediğinde geyik olsun diye sağda solda duran araba plakalarını söyleyip 'burada park etmiş su plakalı araba var, bilmiyon mu?' deyince hem salak gibi bir U dönüş köprüsünün üstünde tek şerit kapatarak yarım saat bekliyor ve gelip gecen trafik polislerine sırıtıp 'Ankara plaka, yabancıyım' diyosun, hem arkadaşın deli olup seni bulamıyor, hem de yarım saat telefon parası giriyor ki, acısı sonra çıkıyor. Neyse, sonunda buluşup yola çıktık ama, 8 yıldır İstanbul’da yaşayan arkadaşım Carrefour nerede bilmiyomuş. ‘Neyse’ dedik ama 'söyleseydin bilmediğini sorardık birine' dediğimde de ' olum BÜDÜ olur mu? Sormak benim görevim, sen yabancısın, hem bilmiyorum deseydim ayıp olurdu' dedi. Yola çıktık. En azından karşıda olduğunu biliyoruz. Geçtik karşıya, sorduk, tarif ettiler. İlerledik ama Tolga sürekli konuşuyor. Yol da çok kalabalık, malum köprü çıkışı, saat 18:30 falan, benim gözüm yoldan ayrılamıyor, ama Tolga da sürekli konuştuğundan, 3 kez girişi kaçırıp, abartısız, mübalağasız 14 kez yolu sorup her seferinde yanlış yola girip saat 21:30 da 110 km yol yapmış bir şekilde ve kapanışa yarım saat kala Carrefour'a vardık. Bilenler bilir, Carrefour normalde hiçbir yere girmeden dümdüz çevreyolundan inerseniz, köprüden 10 dk mesafede ve gidilmesi en kolay yerlerden biri İstanbul’da.

Yalnız bir şey dikkatimizi çekti Carrefour’da. Bazı reyonların bir kısmında kocaman 'fırsat burada' yazılı ve altında kocaman oklarla yönlendirilmiş bezler var. Ama bunların t-shirt'unu de yapmışlar ve çalışanlara giydirmişler. Yalnız oklar aşağı yönde, üstünde 'fırsat burada' yazıyor ve de mezkur t-shirtlerin arkasında, e haliyle de giyenlerin, sözüm meclisten dışarı ve de söylemesi ayıp, kıçını gösteriyor. ne demek istediler anlamadım doğrusu :)

Velhasıl bu 'muhteşem ve herkese nasip olasıca' arkadaşın her zamanki iyiliği tuttu. Onun parası bunun parası derken, en sonunda alacağım televizyonun parasını da ödemeye kalkınca, 'olm ne oluyoz lan!!!' dedim de kendine geldi. Gene de en sonunda 'Ben seni dolaştırıp durdum, suç benim. Çek bi yere balık yiyelim benden' dedi. Bizim evin oralara bi yere dönüp (saat 23:30'u 4 dk kadar geçiyordu) Emirgan’da teknede balık yedik ve o gün de öylece kapandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder