16 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbul'da Bir Figüran - 1

MAZİ KALBİMDE ONANMAZ YARA

Yolum düşecekti İstanbul’a artık. Orada yaşamaya başlayacaktım. Bütün aşamaları aktaracağım ama ilk etapta eski İstanbul anılarını yâd etmek geliyor içimden şu an.

Aklıma İstanbul’un ilk düşüşü çocukluk yıllarıma gider, o kadar eski yani. Babamın askerliği İstanbul’da geçmiş, Ortaköy’de. Futbolla hiç ilgilenmese de Ortaköy’e yakın diye Beşiktaş’ı tutardı. Her çocuğun babasına duyduğu hayranlık itibariyle ben de Beşiktaş’ı tutar gibi yaptım çok kısa bir ama siyah beyaz cazip gelmedi. Daha sıcak renklere geçtim kısa süre sonra.

Yıllar, çok yıllar sonra ilk İstanbul’a gelişim 1994 yılının Ekimini Kasımına bağlayan Ankara’nın tüm köşe başlarıyla tekmili birden donduğu günlere isabet eder. O zamanlar ODTÜ Uluslararası Gençlik Topluluğu’nda (UGT) “panel, seminer, söyleşi” denen bir altgrubun sorumlusuyum. Geleneksel kitap fuarımız yaklaşınca kitap fuarının sorumluluğunu da üstlenmek nasip oldu. Kitapların tedariği, yerleşimi, gelmesi gitmesi tamam da, gecelere söyleşi, imza günü vb tertip etmek lazım. Malum, okur dediğin imzasız kitap okumaz, okuduğu kitabın arka planında ne olup bittiğini de sormak ister falan. Yurttan İstanbul menşeli bir arkadaşım var, sosyalist yatağı sosyolojide okuyor. Kendi sosyalist değil, ama her gruba mesafeli, diyelim. ‘Burada yeteri kadar yazar yok, zaten olanlarla da her türlü söyleşi yapılmıştır. Sen boş ver bunları İstanbul’a gidelim, kapıp iki yazarçizer getirelim, kalacak yer falan kolay’, dedi, bize yol göründü.

Bu arkadaş aslen hiç UGT’li olmadı. Ama çok emeği vardır UGT’lilere destek ve moral motivasyon (!) açısından. Velhasıl inandık biz de, atladık geldik. Ama arkadaş biz otobüse biner de İstanbul’a giderayak ailesiyle ders durumu yüzünden bir tartışma yaşayınca, İstanbul’a kaçak gitmek durumunda kaldık. Fazladan harcayabilecek tek kuruş paramız olmadığı gibi arkadaşın ailesinin yaşadığı Gayrettepe’nin ve hatta Beşiktaş’ın yanından geçmek bir yana, adını anmıyoruz. Gittik, taa Fatih’te bir öğrenci evi bulduk. Benim arkadaşın, eski bir arkadaşının üniversiteden arkadaşıymış burada kalanlardan biri, vasiyet üzerine geldik biz de. Benim arkadaşla eski arkadaşı, ilkokuldan sonra ara vermişlermiş, sonra bitirecek lise bulamayıp imam hatibi dışarıdan bitirmişler. Zamanında derin meselelere de kafa patlatmışlar beraber, sonra üniversiteye girmişler. Bu ev de bildiğimiz cemaat evi aslında. Soruyorlar “siz neredensiniz” diye, ben söyleyebiliyorum okulu bölümü, arkadaş söyleyemiyor. “Mühendis” diyecek, olmayacak, çocukların ikisi mühendis, muhabbete girerler, statik, termo, fluid, olmaz. Sosyoloji demek istemiyor, orası hepten yasak bölge. “Psikoloji” dedi ki ev eşrafından biri atladı. “Beşeri bilimler binası değil mi? Etkilemiyorlardır sizi inşallah!”.

Diğer yandan biz neden geldiğimizi de söyleyemiyoruz. Elimizde Ankara’ya davet edecek bir yazarçizer listesi var, lakin burada bu listeden bahis açmak pek mümkün değil. Hatırladığım, listede bir Ataol Behramoğlu, bir de Alev Alatlı olduğu. Başka kimle konuştuk, kimi aradık bulduk bilmiyorum. Geceleri evde eğlence oluyor. Yemek yeniyor hep beraber, münazaralar yapılıyor, biz de katılıyoruz arada, bilgimiz aşağıda kalır değil ama görüşler farklı ki sırıtmaya başlayınca bayağı münakaşa da ettik, ama hürmetli ve kadirşinas çocuklardı. Müteşekkir kaldığımızı defalarca beyan etme ihtiyacı duyduk ayrılırken.

Bir sürü yazarla konuştuk, sonunda Alev Alatlı’yı aradık. ‘Hoplayın eve gelin’ dedi. Hopladık evine gittik biz de. İki kaniş köpek karşıladı bizi kapıda, ama nasıl karşılama. Asansör kapısını açtığımız gibi bunlar havlamaya başladı ki o minimini şirin hayvancıktan o sesin çıkması olası değil. Megafona havlıyor sanki. Bu havlama, hayvanlar bize alışana kadar sürdü. Bir süre sonra seslerini kestiler, gelip kucağımıza yattılar, kedi gibi. Alev Alatlı’yla muhabbetin koyulaştığı bir sırada elimde bir ıslaklık hissettim ki, hayvan kucağımda ters dönmüş, dilini de çıkarmış, elimi yalıyor. Köpekleri de sevmem o zamanlar. Daha fazla uzatmadan ikna ettik kadını. Alev Alatlı, Leman çizerleri ve Cem Yılmaz hâsılatıyla döndük İstanbul’dan.

İstanbul’a başka seyahatler de oldu tabi arada, ama bir tanesi var ki anlatılmaz yaşanır.

Okul bitti, mezun olduk. O sırada bir işim var ama iş bakınıyorum. Bir sürü firma ile görüşmüşüm, bazısından teklif de almışım ama ince eleyip sık dokuyorum. X firması ile de görüşmüşüm, sınavını kazanmışım. Böyle ‘Allahım şu iş bir olsa’ diyorum. Derken Almanya’ya Yaz Üniversite’sine gittiğim gün telefonum çaldı. Telefonda çok güzel sesli bir abla, ‘Hasan Bey, X’ten arıyorum. Sizinle ilgileniyoruz, bizimle görüşür müsünüz?’
‘Deli misiniz, tabi görüşürüm’
‘Ehm, eee, deli değiliz de, iyi o zaman, yarın müsait misiniz?’
‘Yuh, o kadar da değil (içimden). Ee, yok, şu an yurt dışındayım, ama memleketin topraklarına ayak basar basmaz amadeyim emrinize’
‘Peki, ne zaman ayak basacaanız memleketimizin güzide, ay ben ne diyom ya? Ne zaman dönceksiniz Hasan Bey?’
‘Bir hafta sonra’
‘Tamam, o zaman ben size başka bir tarih ayarlıycam, takribi 10 gün sonra görüşelim, olur mu?’

Velhasıl hakikaten 10 gün sonrasına randevu aldım sesi güzel abladan. Ama daha ne nereye gideceğimi biliyorum, ne kimle görüşeceğimi. Vatana döndüm. Aradım ablayı bir heyecanla. Gebze’deymiş fabrika. Bir de orkid fabrikasıymış. Ben bi acaip hissettim kendimi tabi. Bir de bana uçak bileti ayarlamışlar İstanbul’a. Oradan da Gebze’ye taksiyle geçebilirmişim. Yalnız, ben o esnalar Atatürk Havalimanı’nı Asya tarafında sanıyorum. Hani yakın, atla taksiye 5 dakika sonra Gebze’desin. Ev arkadaşım Volkan bir harita çıkardı, İstanbul ve civarı haritası. 5 dakika sonra nah Gebze’desin. 5 dakikada havalimanı’nda parktan çıkamazsın. Gebze 85 km havalimanından.

Neyse dedik. Sabah kargaların kahvaltıları için kenef aradıkları bir saatte kalkıp gittim Esenboğa’ya. Uçak vs vaziyetleri, derken indim İstanbul’a saat 08:00 falan gibi. Bir polise gittim, anlattım durumu. ‘Bence görüş fabrikaylan’ dedi. ‘Buradan Gebze’ye taksi parası sana girerse, bir kaç ay bedava çalışırsın.’

İleride duran taksicilerden biri kavradı hemen durumu, yanımda bitiverdi. ‘abicim nereye?’
‘sıra sende mi?’
‘sen onu boşver, hallederiz biz sıra işini, sen nereye gitcen?’

Ben durumu özetledim taksiciye. Onun da o gün için beklediği müşteri benmişim(!) anlaşılan. Uzatmadan, açık açık söze girdi. ‘Bak abicim, yanlış anlama ama sen yağlı müşterisin. Bunlar senin taksi paranı öderler. Ben öyle çok müşteri taşıdım. Bu firma ecnebi, hem büyük, küçümseme, para bok gibi bunlarda, neye neler harcıyorlar. Uçak paranı da vermişler, iste uçak kaldırırlar sana. Sende kocaman mühendissin, bunların senin sırtından kazandığını ben bu arabanın sırtında ömür billah kazanamam’.
‘Hm, çok iyi örnek olmadı bu, merkep gibi yani’
‘Yok abim, seni götürüp de o parayı aldım mı, üç gün tatil yaparım.’
‘Abicim ben anladım sırtımdan kazananları da, anlamadın sen. Ben teyid almadan gitmem bi yere. Hadi ödemediler?’
‘Var mı telefonları? Ver arayım’
‘Var bi telefon ama dokuzdan önce açmazlar ki, saat sabahın yedi buçuğu’
‘Bak abicim. Çıkalım biz burdan, oyalana oyalana gideriz. Benim bildiğim bi kahve var ileride, Gebze arabaları da yakınından kalkıyor. Çay simit ısmarlayım sana. Saat dokuz olunca ararız. Ödemeyiz derlerse sallarım seni oradan Gebze arabasına. Para da almam kuran nimet çarpsın, iki gözüm önüme aksın.’

Bindim taksiye, çıktık havaalanından. Bi yerlere gittik ki, hayatta bi daha gitmedim. Zaten o zaman her yer yabancı bana. Durduk, girdik bir kahveye. ‘bak’ dedi adam. ‘şuradan kalkıyo Gebze arabaları. Saat 9’a geliyo. Ara istersen. Belki erken gelmiştir birileri’
‘aha, çalıyo valla. Açmıyolar ama.’ (saat 8:25 civarı)
‘ne fabrikası abicim bu.’
‘orkid fabrikası.’

Adamın yüzü bir değişti ama kısa sürede toparladı. ‘orkit? Ihmm. Abicim ben demedim mi sana bunlar herşeyi yapar diye. Bak orkitte yapıyolarmış. Kadınlara orkit yapan erkeklere kimbilir neler yapar. Kesin öderler senin paranı bunlar.’
‘Yaa, kardeşim tamam. Öderler muhtemelen. Ama teyid almam lazım...’
‘Başka numara var mı?’
‘Bende yok.’
‘Dur bak. Bunlar orkit fabrikası di mi? Geçen benim hanım aradı, orkit müşteri hattı mı ne. Kutunun üstünde vardı. Bak ben şimdi hanıma buradan bir orkit alayım. Oradaki numarayı da sen ara abijim, gözünü seveyim.’
‘Yaa, abicim, o müşteri danışma hattı falandır. Olmaz ki şimdi.’
‘Olur olur. İstersen ben ararım ama ne diyecem ki? Yakışık almaz.’
‘Hey allaaam ya. Tamam, sen al gel orkiti, arayacam’

Adam orkid aldı bi tane yandaki bakkaldan, üzerindeki müşteri hattını buldu. Fesüphanallah çekerek aradım, ne konuşacağım bilmiyorum. Karşıdan kibar bir kadın sesi açtı telefonu. ‘buyrun hanfendi.’
‘şey, pardon’
‘aaa, buyrun beyefendi, pardon. Genelde hanımlar arar da. Malumunuz, hanımlara yönelik bir ürün bu, lütfen kusurumuza bakmayın.’
‘yok, hanfendi, estağfurullah. Şimdi nasıl desem ki? Ihmmm, şey işte…’,
‘diyin diyin, ay merak ettim sorunu şimdi de. Hanımınız, ablanız falan mı, çok mu utangaç da size aratıyor?’
‘yok, tam olarak öyle diil?’
‘e nasıl o zaman beyefendi? Orkidi siz mi kullandınız. Pardon çok merak ettim ne amaçla kullandınız ki?’
‘hanfendi, şey diycektim, yani ben mühendisim şimdi.....’
‘ya pardon beyefendi, genelde bu saatte kimse aramaz da şaşırdım biraz. Hem mühendisseniz ne olmuş ki? Bakın ne anlatıcam. Bizim mühendislerden biri, sen git kutu kutu al eve götür, orkidlen masa bile sil. Sonra firma içi şikâyet alma servisimiz var bizim. Orada şikâyet yaz, “orkidle iyi masa silinmiyor” diye. Yaa! Siz ne anlatsanız şaşırmam artık. Buyurun’
‘hanımefendi, o mühendislerden biri ben olcam izin verirseniz’
‘nasıl yani’
‘onu söylüyorum ben de işte, görüşmeye gelmeye çalışıyorum Gebze fabrikanıza. Ama gelemiyorum. Nasıl gelcem bilmiyorum.’
‘ay mühendiz bey. Bu da karşılaştığım en garip sorulardan biri oldu hakkaten. Ay pardon bu arada, siz de mühendissiniz, hani şey dedim de ben mühendislere...’
‘yok hanfendi, bişi demediniz, dediyseniz de sorun değil, şimdilik yaani. Bu arada o mühendisi de ben tanıyorum zaten. Arkadaşımdır kendisi’ (Mersin’den ve ODTÜ’den arkadaşım gerçekten, o anlatmıştı bana bu olayı marifetmiş gibi)
‘e peki, sorun neydi o zaman.’
‘şöyle izah edeyim, ama dinleyin lütfen araya girmeyin, ben İstanbul’dayım ve Gebze’deki fabrikaya gelcem, bana taksiyle gelebilirsin demişlerdi, bir bayan, böyle güzel sesli falan, fabrika müdürü sekreteri olabilir, ama şimdi burası uzak, ben taa Atatürk Havalimanındayım, gelirsem öderler mi?’
‘ay valla ne desem ki beyefendi, orası kıyamet kadar uzak. Hem biz bu tarz sorunlara bakmıyoruz ki.’
‘ya tamam, ben karıştırdım zaten, sorunu size anlattım, aslında sizden başka bir yardım istiyordum.’
‘ne gibi? Yani ben ödeye..’
‘yok yok öyle değil. Hani bu konuyu sorabileceğim, konuşabileceğim birisinin telefonunu biliyor musunuz diyecektim.’
‘hm, olsa bile saat dokuzdan önce olmaz ki yerinde, zaten yarım saat bişi kalmış dokuza, hani bekleseniz, hiç mi telefon nosu yok sizde’
‘var bitane, ama yanıtlamıyor, şöyle bir numara, .......’
‘durun bi kontrol edeyim. e tamam işte, ayyy, ***’nin numarası, hiç sevmem o karıyı da, valla Allah kolaylık versin size onunla görüşecekseniz.’
‘Hayır canım, ne münasebet, onunla görüşmiycem. İşlemlerimi halletti o benim. Hani bilet falan’
‘yok yani işiniz ona kaldıysa, hayatta ödemezler bu parayı’
‘o zaman ben otobüsle gelip yarın orada olurum’
‘ay beyfendi, burayı arayanlar çoğaldı, yardımcı olabildiysem ne mutlu, fabrikaya da girerseniz haberim olsun tamam mı, ben ***’
‘Tamam hanfendi, sağ olun. Bildiririm elbette. Bu konuşma beni uzun zaman götürür zaten!!!’

Konuşmanın bitmesiyle gözüm taksicinin yüzüne takıldı. Konuşma nereden nereye geldiyse, adamı şaşkınlıktan küçük dilini yutacak hale getirmiş. Saat 09:03’te aradığım numara bu kez açıldı ve başka bir abla çıkarak diğer hanımın şu an için yıllık izin kullandığını, kendisinin yardımcı olabileceğini bildirdi. Ben daha önce konuşulanları aktarınca apla ‘hemen binin gelin, ödemeyi yaparız, ancak taksici yanınızdaysa verin pazarlık yapayım da şehirlerarası tarife açmasın.’

Taksici ile apla çatır çatır pazarlık yaptılar telefonda. Adam şeirlerarası tarife diyor, kadın olmaz diyor, bir fiyatta anlaştılar. Uçak parası, ekonomi tek gidiş 33 milyondu. İndirimli taksi tarifesi bir o kadar tuttu. Taksicinin hayır duasını aldık ki, görüşmeler sırasında işe yaradığını düşünüyorum. Lakin sonraki görüşmeye gittiğimde firma beni karşılamaya şoför göndermişti.

Görüşmeler iyi geçti geçmesine ama sonrasında ben Ankara’da kalma kararı verince işyerim orası olamadı. Çok geçmeden, takribi iki yıl sonra bizim işyerinin de İstanbul’a taşınma kararı çıktı. 300 kişi kadar insanın taşınması da dolayısıyla gayet badireli oldu. Başkaları ne yaşadı bilmiyorum ama benim yaşadıklarım kitap olur diyordum. Kitap olmadı belki ama yine de yazılınca güzel maceralar oldu sanırım. Lafı çok uzatmadan taşınma bölümüne geçeyim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder