16 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbul'da Bir Figüran - 4

SOSYALLEŞME ÇABALARI

İş hayatı ve iş yerindeki durumumuz aşağı yukarı böyle de şimdi geri dönelim ev hayatı ve sosyal hayatta kaldığımız yere. Evde sıcak suyumuz yoktu, ve artık banyo ihtiyacını da gittikçe artan bir şekilde hissetmeye başlamıştık. Okanla bir elektrikli termosifon aldık ama hemen bir gün önce Okan’ın hard diskini yakıp, bu şekilde evde topraklama olmadığını anladığımızdan termosifonu takamadık, ve bize yine kadim dostum Tolga’nın evi göründü. Neyse hallettik o problemi ama bitaraftan da termosifonu takmak gerekli idi. 6 seans kadar elektrikçi problemi yaşayıp, tam bir hafta sonraya topraklamayı halledebildikten sonra, termosifonu da taktık. Denemek için banyoya girdim. Her şey iyi hoş da, malum musluk, yalvar yakar dinlemiyor. Su bir geliyor, bir gidiyor, dolayısıyla da tenim bi yanıyor, bi donuyor. Bu böyle geldi gitti, geldi gitti, falan derken, bir anda musluk yalvarmalardan bolca etkilenmiş olacak ki, tazyikini maksimuma çıkardı ve üstüm başım sabunlu iken muslukla termosifonu birleştiren boru, tüm ek noktalarından patladı. Buz gibi su ile sabunlardan kurtul kurtulabilirsen, ama garanti kapsamında servisten gelen elemanın boruyu değiştirirken sarf ettiği, '25 yıldır metal borunun patladığını görmedim' değişine neden olan musluğu deneme amacıyla dahi açmasına izin vermedim.

Tabii bu arada, hazır Burcu da oradayken İstanbul’u bi gezip görelim mantığından hareketle, ve çeşitli ısrarlar sonucunda, mevcut köşk ve kasırları görmeye karar verdik. Emirgan Korusu içindeki bilumum renkteki kasırları görüp, oradan Yıldız parkına geldik, niyetimiz Malta köşkünü görmek. Bu köşkler de belediyece işletiliyor, ama ne işletme. Servis 1 saatten önce gelmiyor ki, müşteriler yeterince sinirlenmeden yemesinler. Böylece midelerine asit biriksin ve hazımsızlık çekmesinler. İşte Malta köşkünü gezerken de, eski kız arkadaşım, annesi, babası, ve nişanlısına rastladık ki, o da tam anlamıyla ayrı bir yazı konusu, ama velhasıl, yanımdaki Burcuyu kız arkadaşım sanmalarıyla noktalandı, ki en hayırlısı buydu, yoksa hala dostluğumuz sürdüğünden nişanlısı işkillenecekti. Tabii bir de ex arkadaşım tutup, 'Nikah şahidim olur musun?’ deyince, kendimi garip hissettim bir miktar.

Bu arada köşkleri çok beğendiğimi ifade etmeliyim. Özellikle Hidv Kasrı muhteşem. Ama bir gitme çabamız var ki. Bu köşk Anadolu’da. Tarif üzerine Boğaziçi köprüsünden karşıya geçip aramaya başladık. Normalde evimize sadece 9 km imiş. Ama daha önce sözü geçen tarif yöntemleri neticesinde 2 saat 54 dakikalık rekor bir sürede ve 137 km yol yaparak bulduk ki, Guinnes Rekorlar Kitabi incelenirse, 154. sayfa, 57. satırda, 'Hidv Kasrına gitmek için yola çıkan tüm insanlar içinde maksimum zaman ve efor sarf eden salaklar' başlığı altında, hem ayrıntılı olarak yol maceramız, hem de Burcu’yla beraber gururla sırıtan resimlerimiz görülebilir.

Peki bu köşklerde ne yapabiliyorsunuz. Birinde, tahinli profiterol yiyebiliyor, öbüründe de kızarmış dondurmanın tadına bakabiliyorsunuz. Tarif mi? Valla ben evde deneyince yapmayı bir şeye benzemedi. Yani benzedi de, nasıl benzetsem ki şimdi? Şöyle söyleyeyim, görünüş itibariyle 'sevgilisine şirinlik yaparken yüzüne bir kalıp doğum günü pastası yemiş bir adamın, yarı temizlenmiş yüzüyle şaşkın şaşkın bakarken ki ifadesi benzeri bir görüntü altında, kızarmış muzlu sütlü atom tadında tatlımsı garip bir nesne. Bence siz de denemeyin. Gidin yiyin, o kadar.

Bu arada bu köşklerde yapabilecekleriniz o kadarla sınırlı değil. Örneğin, köşkü dolaşırken, bir baktık bir yerden Türk Sanat Musikisi sesleri geliyor. Böyle biraz oynak, fasılımsı, ama fasılalarla geliyor. Dayanamadık, doğal olarak kıvırtmaya başladık. Birazdan yanımıza bir amca yanaştı. 'Siz erkek tarafından mısınız?' dedi. Ben de geyik olsun diye 'evet' deyince. ‘O zaman niye içeride oynamıyosunuz, saatlerdir çalıyolar, bi kişi kalkıp dansetmedi, siz de dışarı mı çıkıyosunuz oynamaya?' dedi ki, adamı ikna edemedik. Neyse söz verdik, ‘gelip kıvırtacaaz içeride’ diye. Derken anladığım kadarıyla çalgıcılardan biri, bizi görünce, 'ya kardeş, ablayla kıvırtırken aynadan gördüm sizi. Çengi kadromuz boşaldı da, düğün var kimse oynamıyor. Bi kıvırtsanıza içeride' demez mi? 'Yok almayalım ama bir bakalım' dedik de içeride Osmanlı tarzı bir düğünde yarısı başörtülü, yarısı sakallı insan var ki, niye dans edilmediği gayet açık. Tabana kuvvet kaçtık.

Çok geçmeden ağırlıklı olarak İstanbul dışında bir hayatı olan Burcu’nun normal ve alışılagelen hayatına geri dönmesi ihtiyacı doğdu ki, bu ister istemez benim İstanbul’da sosyal hayat için daha çok iş arkadaşlarımla takılmama yol açtı. Nitekim böyle günlerin birinde Ozan ve Çınar’la Pprofilo Alışveriş merkezinde bir film izleme isteğimiz oluştu.

Malumu vechile bizim insanımızın, hele de az buçuk mürekkep yalamış, kanı damarlarında deli deli akıyor, ama ortama girme konusunda sıkıntı yaşayan cinstense, sosyal hayattan anladığı sinemaya gidip film izlemek, sonra da filme çeşit çeşit kulplar takmak suretiyle muhayyilesinin genişliği, fikirlerinin sınırsızlığı, bakış açısının farklılığı konusunda etrafa caka satmaktır. E malum biz de o sınıfa giriyoruz ya. Gidelim dedik bir filme de şöyle birbirimize caka satalım.

Önce Ozan hakkında bir miktar bilgi vermekte fayda var. Kendisi Çorumlu olmasına rağmen genelde onun yaptıklarını başkaları da yapar. Yani size davranış açısından yaptıklarını değerlendirirseniz, sıradan Çorumlulardan ayrılır. Ama bir Java kodu yazması vardır ki, onun yazdığını Çorumlu yazmaz. Bunun dışında ehli keyif bir arkadaştır ki, İstanbul sosyal hayatı için yanınızda bulunmasında fayda vardır. Bunun dışında Serdar Ortaç’a benzerliği nedeniyle Roxy çıkışlarında magazincilere az fırsat vermemiştir zatı muhterem, ama hala bunu kabul etmemesi de bilindik muhalefet yapısından kaynaklanmaktadır.

Ben evden çıktım. Arabayla geldim Ozanların evlerinin oralara ama Ozanların muhitini biliyorum, evi bilmiyorum. Büyük bir sürpriz neticesidir ki muhiti fazladan yol katetmeden, hatta kolaylıkla denebilecek bir şekilde buldum. Muhit de Dikilitaş’ta meşhur Darphane’mizin bulunduğu mekan ki, mekanı bilenler benim bile orayı neden zorlanmadan bulduğumu kolaylıkla anlamışlardır.

Artık evi bulmak için telefon edip Ozan’la irtibata geçmek kalmış geriye. Hatta belki park edecek bir yer önerisi almak gerekecek. Ama hemen hatırlatırım, daha önce sözü geçen bir mevzu vardı. Hani ulu şahsiyet Tolga Sert’i bir köprüde beklerken ‘neredesin, etrafta ne var, nereye geleyim?’ gibi sorulara cevaben bulunduğum yerin tarifi için sırf kıllığına civardaki büyük marketlerin adını okumak yerine etraftan gelip geçen veya park etmiş araçların plakalarını okuyor, sonra da ‘orayı biliyor musun?’ diyordum ya. İşte benim yine bunu yapasım tuttu. Akıllanmadım o gün şimdi de Ozan’ı kanırtıp sinir edecem. Gıcığım, gıcıksın, gıcık. Ozan sordu, ‘abi neredesin?’. Ben de ’06 MOG XX’ diye bir araç var, beyaz reno, park etmiş, tam arkasındayım, biliyor musun burayı?’ dedim demedim ki, Ozan leb demeden leblebiyi kavradı, ‘tamam abi, gördüm seni, benim arabanın arkasında kal, pencereye geldim ben de yukarıdan bakıyorum’ deyiverdi. Garibim sanmış ki ben onun arabasını biliyorum, yoldan geçerken görmüşüm, yeri de bulmuşum da gönderme yapıyorum ‘benim sana ihtiyacım yok, zaten buldum ben burayı’ diye şaka yapıyorum. Halbuki Ozan arabayı daha o hafta almış ki, benim markasından da plakasından da yana en ufak bir fikrim dahi yok. Çaktırmadım tabii, hala öyle biliyor olmasında fayda var.

Neyse biz çıktık Ozan, Çınar, ben vazgeçtik Profilo’ya gitmekten, Taksim’e gidelim dedik. Ama arkadaşlar ekabir sınıfından. Taksim yakın, ne o öyle park parası, trafik derdi falan çekilir mi, arabaları parkedip Taksim’e taksiylen gidecez. Ee, Taksim’e de taksiylen gidilir zaten. Adı ‘Arabam’ olsaydı, arabaylan giderdik gibi mesnetsiz, anlamsız, sıradan espriler de yaptık, ilk yapan arkadaşı da kınadık, valla kim yaptı hatırlamıyorum ama genellikle yapanı hatırlamıyorsam ben yapmışımdır. Sonra bu esprilere gülenleri de kınadık. Sonra güldüğümüz için kendimizi de kınadık.

Şimdi yine araya girmekta fayda var. Ben de Çınar’da korku filmlerinden deli gibi korkarız. Hani adında korku geçiyorsa, korkmamız gerektiğini düşünür de mi korkarız, yoksa bize korkunç gelir de mi korkarız? Yoksa yönetmenler üzülmesin diye mi korkarız bilmiyorum ama o kadar korkarız ki, örneğin ben korku filmi diye başlamış ama sonra film çok geyik olunca, senaryosu tamamen değiştirilerek komedi filmine dönüştürülmüş olan Evrim (EVOLUTION) isimli filmde bile bir kaç sahnede korkudan altıma kaçırıyordum. E Çınar’ın durumu da farklı değil, hatta korkudan yana eksiği yok fazlası var. Hani aramızda korkmayan bir Ozan var, ama o da malum, hani çok da kısa, cüssesiz falan değil ama benim ve Çınar’ın yanında canı cebinde dolaşıyormuş gibi kalır ki, Ozan’a itimat ederek korku filmine falan girilmez. Ben bunu bilir bunu söyler bunu tatbik ederim, ama bizim Çınar ne zaman bir araya gelsek ‘sinemaya gideceğiz’ diye, kaşınır dururi korku filmi diye bastırır, allem eder, kallem eder, korkmam der, oğlum cüssenizden utanın der, peşine takar götürür.

Sonra filme gireriz, hadi ben korkuyorum da çaktırmıyorum, beş dakika sonra Çınar kıvranmaya başlar. ‘Yav gece gece bu kadar kasılmaya da ne lüzum vardı, adam gibi bir komediye gitmeyerek ne halt ettik biz böyle’ falan diye. O gün artık tongaya gelmiycem demiştim ama sinemalarda ipe sapa gelir herhangi bir film bulunmamasını da fırsat bilen Çınar’ın ısrarlarına dayanamayarak, eh Ozan’ın da, ‘ben sizi korurum, korkunca elimi tutun’ güvencesi altında ‘Üçüncü Göz’ müdür nedir, içinde korku ve gerilim öğeleri taşıdığı aşırı belirgin bir filme bilet almış bulunduk. Gece 12-02 gibi bir seansa da girdik. Tabi son pişmanlık fayda etmez, birazdan kıvranmaya da başladık. Ben sağıma soluma hakim oldum ama Çınar artık o telaşla Ozan’ın elini mi tuttu, ne yaptı bilmiyorum. Filmin önce arasını, sonra sonunu zor getirdik. Büyük bir rahatlama neticesinde çıktık bir beş on dakika yürüdük İstiklal’de, evlere dağılacağız. Ama ben o gün yalnız kalacam evde. Hani alışığım da ama bir miktar da tırsmıyor değilim. Malum ev giriş katı, gece 02:00’de sinemadan çıkmış, bir de korku filmi izlemişim. Hani ‘benim’ diyen pehlivan tırsar ya, durum aşağı yukarı böyle.

Eve geldim, yorgunum zaten, geçtim yattım, uyumam da uzun sürmedi ama uyanmam da uzun sürmedi. Nitekim benim uykum tavşan uykusunu andırır. Öyle en ufak bir ses, gürültü, hışırtı, kıpırtı, hatta kendi horultumdan bile uyanabilirim. Genellikle sesin kaynağından uzaksam, veya ses kesildiyse, neden uyandığımı da pek kestiremem. Nitekim yine öyle oldu. Uyandım ve deli gibi uykum var, hatta yorgunum ama bir sesten dolayı uyanmış olduğumu tahmin edebiliyorum.

Bu arada o zaman bizim salonda kapı yok, onun yerine adını çıkaramadığım, böyle yere kadar uzanan püsküllü ip gibi şeyler var ya tüm kapıyı da kaplayan, onlardan var ki, ben tekrar uyumaya çalışırken salondaki kapıdan işte o püsküllerin hışırtısı geldi. İşte o anda radarda düşman uçaklarının ani saldırısına şahit olan üçüncü sınıf ülkenin deneyimsiz askerine döndüm ki, bende ne uyku kaldı ne başka bir şey. Evde gezinen bir şeyler var ama nedir bu, kedi köpek olabilir mi? Olabilir elbet, ekim ayındayız havalar sıcak hala, pencerenin biri açık kalmıştır, ama kapatmamış mıydım pencereleri? Kapatmıştım, hangisi açık olabilir. Hem kedi olsa geçerken o kadar hışırtı yapar mı, püsküller tam yere değmiyor, biraz havada kalıyor, altından kedi sığar mı? Bilmem ki. Yok yok, pencereler kapalıydı, her ne girdiyse kapıdan girdi ki, ben o sese uyandım. Pencereden girmiş olsaydı giren şey, uyanmazdım ki. En fazla, o da belki şimdi ki hışırtıya uyanırdım. Çınar ya, gidecek başka film yok muydu? Şimdi üçüncü gözüm olsaydı, görürdüm ne var salonda, veya nutfakta. Acaba bu hışırtı ile salondan mı mutfağa geçildi yoksa mutfaktan mı salona? Aa, o da ne, benim yatak odamın kapısı açık, etraf da karanlık ama kapımın tam önüne doğru bir el lambası tutulmuş gibi kırmızı renk bir ışık, ışık hareket ediyor. Yuvarlak bir ışık. Hırsız var evde kesin. Adam benim varlığımdan haberdar. Tabi ayakkabıları ortada çıkardım. Okan’ın da kapısı açık, oraya el lambası tutuyor ki, içerde miyiz, hangi odadayız anlasın. Işık ileri geri hareket ediyor. O ışığın arkasında daha zayıf bir ışık daha var. Tam arkada ayna var, oradan mı yansıyor ikinci ışık. Öyle olsa gerek. İkisi de ileri geri hareket ediyor. Okan’ın yatağı koridorun ucundan görünüyor. Dolayısıyla Okan’ın evde olmadığını biliyor artık adam. Ama benim odada biri olduğundan da emin. Bir tıkırtı, ama çok hafif, ee, yerler halı, ses çıkmaz ki çok yürürken. Gene bir hışırtı. Hırsız salona girdi. Artık salonda adam. Belli ki bu tarafa gelmeyecek, salondan ne alırsa alacak ve gidecek. Ama ya gelirse. Ulan herif de geri zekalı haa. Biraz evi gözlediyse Okan’ı beni, ablamı, hatta kardeşimi falan görmüştür. İlk kez ben evde tek kalıyorum. Zaten hap kadar ev. Salonda kesin birileri yatıyordur. Ama ya siteden biriyse ve gittiğimizi düşündüyse? Malum, ablamlar ve kardeşim ve hatta Burcu tantanalı bir törenle gittiler neredeyse. Evet evde hırsız var ve evde sadece benim olduğunu da artık biliyor. Ama çok ses çıkarmadı henüz.

Dün bir yazı okudum, evinizde hırsız varken yapmanız gerekenler. Ses çıkarın ve varlığınızı belli edin ama yerinizden kalkmayın diyordu. Ses mi çıkarsam. Ama ses çıkarırsam ve herifte herhangi bir alet edavat varsa direk üzerime gelmez mi? Hem böylece benim eğer saldırma girişimim olacaksa da herife hazırlanma fırsatı vermiş olurum. Adam ses çıkarmadı çok. Normalde bu sesten herhangi biri uyanmaz. Benim odadan da ses gelmedi, belki evde olduğumu da bilmiyordur. Tabi ya, ortalıkta ayakkabı var ama ortam karanlık, belki görmedi, belki çok ayakkabıdan biri sandı. Zaten benim araba da sitede değil. Evde tek ayakkabı mı olur sanki? Yok yok, evde olduğumu bilmiyor. İyisi mi, ben herife saldırayım. Ama neyle? Tornavida ortalardaydı, biraz ileride masamın üstünde, uzansan alırım, aldım. Bir elimde tornavida var artık. Hemen yanımda etejerin ilk çekmecesinde de makas vardı ama kocaman. Sessizce kıvrıldım, onu da aldım. Artık bir elimde tornavida bir elimde makas. Şimdi sessizce salona doğru seyirtmek lazım. Ama adam hiç ses duymamalı. Yerler halı, çok ses gitmez. Adama saldırdığımda herif neye uğradığını şaşırmalı. İyi de elimdekini herife mi saplıycam? Zor, çok zor, tereddüd edersem, herifte de bir şey varsa ne olacak. Daha önce 6 yaşımda başıma geldi. Katıldığım tek sokak kavgasında herifi tuttum ama gözüne yumruk vurmadım, o benim gözümü morarttı. Herif ölürse, bacağına doğru sallamak lazım. İyi de püsküllerden geçerken ses çıkacak, adam doğrulur o sırada. offffff ne zor iş bu. Hadi doğrul, oğlum evini soyuyorlar, kocaman adamsın. Ulan iki kişi olabilir mi? Yok artık, boşver...

Doğruldum. Ayaklarımın ucuna basa basa sessizce kapıdan çıktım. Koridordayım. Ses yok salonda çıt çıkmıyor. Acaba anladı mı geldiğimi? Ben yine ayaklarımın ucuna basa basa, üzerine atılırken bağırsam mı? Yok, hiç gerek yok, neme lazım. Herifin dal ayaklarına, çiz bi tarafını sonra kapıyı vur çık git. Ondan sonra sitenin bekçisi var, evden kaçamaz, hatta dışarıdan da kilitlerim kapıyı, anahtar da hemen ayakkabılığın üstünde bir yerlerdeydi. Aha anahtarı da buldum. Koydum pijamamın cebine, püsküllerin arasından daldım hızla püsküllerden acaip bir hışırtı yayıldı atlıycam ama hedef yok. Perdenin arkasında veya çekyatın arkasına mı gizlendi. Açtım ışığı, yok bir şey, eğildim çekyatın altından bir ses, MİYAVVV, ama nasıl korku dolu. Hayvan bir ürkmüş, bir ürkmüş, hem bu kedi sitenin kedisi tanıdık, ama o sırada ben nasıl sinirliyim. ‘senin gelmişini geçmişini’ diye diye saydırıyorum. Yahu sen nereden girdin buraya, bütün pencereler kapalı. Ben döndüm baktım mutfağa, çöpü dökmüş geri zekalı hayvan saçmış ortalığa, beni öyle uyandırmış, mutfak penceresi hafif aralık ama sıkışmış, tam kapalı değil, normalde kedi giremez ama girmiş bir şekilde sonra çıkamamış. Bir iki salona gitmiş gelmiş, etrafa yaymış bu arada çöpleri. Gözleri gece parlıyor ya hayvanın, benim gördüğüm o kırmızı renkteki el feneri benzeri biri kuvvetli biri zayıf ışık da gözleriymiş işte. Bu arada kedi peşime takıldı, ben nereye gidersem oraya gidiyor, korkuyor ama yalnızlıktan da korkuyor. Mecburen attım dışarı, sinirlerim tepeme çıkmış zaten, sonra da gittim yattım uyuyamadım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder