16 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbul'da Bir Figüran - 3

FERAHLIĞA MAZHAR EDEN TEBDİLE ŞAYAN MEKAN

Eee, artık iş zamanı gelmişti. Taşınma izni bitti, bi taraftan işleri hallederken, bi taraftan da işe gitmek lazım. Ablam, kardeşim, Burcu hala evde. Yemek yapıp ev topluyorlar. Biz Okan’la ve Okan’ın arabayla 8:45'te evden çıktık. Geldik geldik, bizim kule İstanbul’un bilumum yerinden gözüküyor zaten. Ev de yakın aslında ama trafik bi kilitlendi, 'yahu benim bina orada, ben onu görüyorum, o da beni görüyor, ama niye ulaşamıyorum' şeklinde bir muhabbet. Hayatımın her döneminde ve her mekanda gördüğüm yerlere ulaşabiliyorken, burada niye olmuyor? Trafik ilerliyor da bazen ileri, bazen geri, mehteran takımı gibi. Yanımızdaki aile, arabada gazete okuyor. Ben de bir ara fırsatını bulup indim arabadan, gazete aldım geri geldim araba yok. İlerlemiş trafik, Okan 100m ileride ama duramıyor. Ben de arkadan koşturuyorum. Yok yani, çocuk uğraşıyor durmak için ama, 3 sn dursa, arkadaki 300 araç birden Okan’la akraba oluyor. Oradan çıkan sesle neler yapılır, operalar, senfoniler, sol ve la notalarının değişik seslerle bezenmiş durumunda kornalar. Otobüsler sol sesi çıkarırken minibüslerden pes bir laaa çıkıyor. Bir de bazı minibüsler var, kornaları taverna orkestrası gibi, zaten şoförleri de takdim yapıyor. 'Ahmet bey siz de mi buradasınız. Dün de önümde trafiği yavaşlatıyodunuz, peze...', kornadan da ses geliyor 'naranan naaa niii'. Ben bu şartlar altında 300 metre kadar koşarak Okan’ı yakaladım, bindim arabaya, açtım gazete okuyorum, ama Okan’ın gözü de gazeteye takılıyor. Arkadan ses 'daat'. Okan 5 metre ileri gidiyor, trafik duruyor, Okan’ın göz yine gazetede. Arkadan bi daha aynı ses 'daat'. Nihayet arkadaki dellendi. 'Ulaan, Ankara’dan gelince unuttun mu arabayı nasıl kaldıracaanı, gaza basınca kalkıyor bu meret'. Biz biraz da sinirden sürekli gülüyoruz, arada Okanla söyleniyoruz, ikimiz de dertliyiz, 'Ankara ne iyiydi' diye ama ben bi taraftan da şarkı söylemeyi unutmuyorum. Rast makamı curcuna usulü ağır aksak, 'ah güzel İstanbul, aah güzel İstanbul, aah güzel İstanbul, sen benim canımsın' diye. Fark ettim ki, Okan bana bakıp bakıp 'la havle' çekiyor. Mecburen sustum.

Gidiyoruz öyle de şimdi, kuleye geldik, artık bi yerlerden dönmek lazım. Anayoldan çıkıp kuleye giricez, bi yerlerden girişi olması lazım bu meretin. İstanbul’un bi acayip özelliği de yol sorulunca ortaya çıkıyor. Ne sorarsan sor, şöyle bi yanıtla karşılaşıyorsun, 'dümdüz git, 500 metre ileriden sağa dön'. İyi de, yol düz değil ki, daha 100 metre gidiyosun, çatallaşıyor. Düz diye sağa mı giricen, sola mı? Tabi el yordamıyla değil de, tahmin, mülahaza falan, bi yönlere gidiyorsun da, 500m ileride bakıyorsun, sağa doğru 7 ayrı giriş var 10'ar metre arayla. Ee napcaz şimdi? Bir de şöyleleri var, 'abi, bak şimdi, sağı takip ederek düz git'. Lan sağı takip edeceksem, nasıl düz gideyim. Ben güzelim Ankara’da hiç öyle yol tarifiyle karsılaşmadım. Bir de insanlar hiç yer adı söylemiyorlar. Şunun sağından dön falan yok, hani ne bileyim şöyle mesela, ‘abi bak şimdi, 500 m ileride bi bakkal var, Tosunludere Bakkalı, onun sağından yokuş aşağı bi yol iner, o değil sizin ki’ falan. Böyle bir yol tarifine bile razıyım ama o bile yok. '500 m ileriye git' deniyo mesela, gidiyosun, 150 m sonra yol bitiyor. Velhasıl, böyle nedenlerle biz yol sorup, oradan bi yerlerden çıkınca, 10 dk kadar önce önünden geçip sadece bir giriş yeri aradığımız meşhur İşkulenin biraz ilerisinde, yani Fatih Sultan Mehmet köprüsünün üzerinde bulduk kendimizi. Orada Okan’ın verdiği tepki ise, tepkiler konusunda tüm ardından gelen tepkilere ilham kaynağı olabilecek niteliktedir ki, köprü turnikesinin orada Okan, 'Hasan, eğer yanılmıyorsam bu köprü bizi karşıya geçirecek, biz yanlış yolda olmayalım?' dedi, ve biz karsıdan dönecek bi yer bulup, üzerine de köprü geçiş parası verip, geri döndük. Yine benzer yol sormaları ve 'sağı takip et, sola yol gelince dön, yolun karşısına geçince, yolun karşısına geri geç' gibi manalı ifadeler eşliğinde, 8:45'te başlayan yolculuğumuz, 11:43:25 sularında kulede son buldu. Nice başka maceradan sonra (ki yazının devamında kule tasvirini de okuyabilirsiniz) katımıza çıktık. O gün geleceğimizi bilen ve bize sürpriz hazırlayan arkadaşlarımızın bakışları arasında müdürümüz bizi odasına çağırdı ve 'çocuklar, ben ilk gün 13:15 de gelebildim, sizinle ne kadar gurur duysam azdır' mealinde bir şeyler söyledi, ve bizim popomuzu gururdan tavana vurdurarak yerimize uğurladı.

Şimdi kule, kule falan da, nedir bu kule, ve nasıl bi şeydir, ona bi bakalım. Öncelikle kulemizin kat sayısı kimse tarafından bilinememekte. Asansörde bir şeyler yazıyor, ama bir de bizim kullanamadığımız VİP asansörü var oraya da tanıdığım hiç bir VİP olmadığından bakamadım, soramadım da. Ama bir girişi var ki, akıllara ziyan, evlere şenlik. Zaten, arabayla kule civarındaki ana caddelerden, 4. levent okları istikametindeki o daracık sokaklara girip, üzerine bir de kule otoparklarına yönlenebilirseniz Hockenheim, Spa, Suzuka, Silverstone hak getire. Tüm platformlarda kazasız belasız yarış bitirebilirsiniz. Hani belki Schumacher’i geçemezsiniz ama, Coulthard, en kötü Frentzen ayarında derece yapmanız mümkün.

Şöyle düşünün. Ana caddeden 160 derecelik bir virajla bir tünele giriyor ve buradan aslen tek yön olan ama çift yön olarak kullanılan bir sokağa 95 derece virajla sapıyor, ilerideki çataldan, kenara park etmiş araçlar nedeniyle sadece tek araçlık geçiş yeri olan bir yerden ve ters yönde olduğunuzdan dolayı, yokuş aşağı gelen ama 45 derecelik viraj ve sonrasında da yanlış park etmiş araç nedeniyle karşıdan görünmeyen araçlardan kurtulabilirseniz, işte o aralıktan geçerekten, yine ters yönde yokuş tırmanıyor, bu arada karşıdan gelen araçlara, durup sağa çekerekten yol veriyor, ve sonrasında 45 dereceye yakın bir eğimde aracınızı, öndeki park etmiş araçlara sürtmeden sola kaçırarak kaldırıyor ve böylece ilerlerken - en vahimi burası - daha da dikleşen, tahmini 60 derece eğimli bir yokuşla 110 derece sağa, görünmeyen ve iki tane de kasisle sizi yavaşlatan, yavaşlamazsanız zıplatan bir kapıya doğru ilerlerken, bu arada bir taraftan da giriş kartınızı cebinizde ararken, aniden önünüzde beliren turnikenin hemen yanında turnikenin readerine kartınızı okutmak için duruyor (bu hakkaten zor, çünkü readerler, kartlar kendilerine tam olarak bitiştirilmedikçe kartı okuyamıyorlar) ve sonra o dik yokuşta aracı kaldırıp ikinci kasisi geçip, ayni şekilde readeri olan ikinci turnikeye de kartı okutup, ardından spiral seklindeki ucu bucağı belirsiz tünele dalıyorsunuz. Bir km kadar döndükten sonra da park edeceğiniz, yerin bilmem kaç metre altındaki park alanına gelip, şansınız varsa park edecek yer buluyorsunuz.

Park ettiniz ama bitmedi. Seksen tane asansörden (yuh, abarttım hem de bayaa abarttım, ama 45 tane falan var) doğru asansörü bulup (her asansör her kata çıkmıyor, yer altı ve yer üstü asansörleri de farklı yerlerde) o asansöre binip kata çıkıyorsunuz. Burası çok problemli değil ama eğer, örneğin 32. kattan aşağı iniyorsanız işte o zaman felaket. Asansör serbest düşme ile birinci kata kadar gelip, orada durmak için ivmelenmeye başlıyor ki, kan beyninize sıçramak için vücudunuzdaki tüm damarlara aynı anda hücum ediyor. Yok yok mecazen değil, gerçekten. Tabi, şimdi bazı şeyleri daha iyi anlamak mümkün. İşe başvurduğumuzda bizden, tam teşekküllü bir hastaneden heyet raporu istemişlerdi. Raporun üzerinde şöyle yazıyordu. 'Her iklim ve koşulda, Türkiye’nin her yerinde ve her binasında yazılım uzmanı olarak çalışır'. Demek ki binadan kasıt burasıymış. Tabii bir de raporun öteki tarafı var, 'Türkiye’de her koşulda yazılım uzmanı olarak çalışır ama Romanya’da hosteslikten ötesini yapamaz, Bulgaristan’da da ancak inek sağar' gibi yorumlar da yapmak mümkün o rapora istinaden.

Bu sağlık raporu demişken aklıma bir iki anektod geldi de onları da paylaşayım dedim bu arada. Bankaya kabul almışım ki, giriş şartlarından biri de, tam teşekküllü bir hastaneden sağlık raporu almak. Hastaneyle de anlaşılmış. Rapor Ankara Hastanesi’nden alınacak. Atladım gittim Ankara Hastanesi’ne. Aylardan Ağustos, yıllardan 1999, günlerden kaçtı hatırlayamadım ama saat sabahın 9’u ile 10’u arası bir zaman. Bu arada o gün yüzyılın son güneş tutulması da var. Arada da onu izleyeceğim.

Heyet raporu alacağız ya hani, başlamak lazım bi yerlerden, gittim önce kan tahliline. Kadıncağız var bi tane, tüm tahlil işlerine o bakıyor. Yani kan tahlili bitince bilumum abdest çeşitlerinin (hoş bi büyüğü var bunun bir de küçüğü) tahliline de o bakacak. Kadın azıcık aldı kanımızdan, tabii adettendir diye yüzümüzü buruşturduk falan, canım da yanar aslında ama erkekliğin şanına yakışmaz şimdi laf söylemek, dedikodu üretmek veya lakırdı yapmak, sustuk tabii. Kadın baktı, ‘al’ dedi ‘bunu koluna bastır’, ve elime alkollü bir bez tutuşturuverdi. Ben de bi taraftan bastırıyorum, bi taraftan da ‘acaba ben AİDS olmuş muyumdur?’ diye düşünüyorum. Mesela aklımdan şeyler geçiyor, ‘kaç kez berbere gittim, benden önce kim tıraş oldu, dişçi acaba bende kullandığı materyalleri o mikrodalga fırına koyunca ama AİDS virüsü de varsa bunlarda (hani pense benzeri aletler var ya) fırında AİDS virüsü kızartma olmuş mudur’ falan. Bi taraftan da hesap yapıyorum. ‘Her ay bir kez berbere gittiysem, 20 yaşımdan önce olamazdı zaten, yaygın değildi, ama arada saç uzattım iki kez, 3-4 ayda bir gittim onları da düşersek’, falan. Yok yok valla doğru, o Ankara Hastanesi’nde bir kan verince öyle düşünüyormuş insan. Tabii bu anlamlı düşünceler içinde kolumu bastıracaktım ya. Onu biraz savsaklamışım, kolum şişmiş. Gittim kadına. ‘ama ama benim kolum şişti’ dedim, ‘beyefendi, bakın böyle bastıracaktınız’ deyip gösterince benim kolum şişmekten vazgeçti. Hatta azıcık da içine göçtü.

Böyle başladık ki; sıra geldi bilumum abdestli tahlillere. Bu abdest lafı da ilginç bir tanımlama aslında. Köken itibariyle Farsça olan bu tamlama aslında su=ab ve el=dest sözcüklerinin bir arada kullanılmasıyla oluşuyor ve hatta bir temizlik eylemine işaret ediyor da nasıl oluyor büyük abdest deyince kenefi tavaf (eylem olunca öyle de isim olunca daha fena, sözlük karşılığı katı insan dışkısı) deyimini karşılıyor hala anlamış değilim. Neyse bu muhabbet uzarsa beni de sizi de çok açmaz. Ben bu muamma ile yaşama pahasına bu muhabbeti burada kapatıp olaya kaldığım yerden devam ediyorum.

Gittik yine aynı hatuna, zaten elimizdeki heyet raporu isteme formu şeklinde isimlendirebileceğim kağıdı gösterince onlar ne yapacaklarını biliyorlar. Sıra da abdeste gelmiş. Ama kadın bi kap verdi kocaman hani. Yani ‘bunu dolduracaksınız’ şeklinde bi kışkırtıcılık var ama sadece küçük abdest. Tamam da bunu sanırım sadece ben biliyorum. Ben kabı aldım, dışarı çıkıyordum ki içeriye bir koku ile birlikte bir adam daldı. Adam kaba doldurmuş büyük abdesti. Kadın şaşkın ‘ama beyefendi siz..., yani siz..., ehm, siz sıçmışsınız’, dedi. Tut kendini tutabilirsen. Adam da durdu ve ‘ama kap çok büyüktü, ben de düşündüm ki’ dedi mahcup mahcup. Derken arkadan bi kadın geldi. Elinde kocaman kap, tamam doğru abdest, ama silme ağzına kadar sidik dolu. Tahlilci kadın yine durdu ve ‘ya hanımefendi, bi parçacık yeterdi’ deyince kadın, ‘duramadım ki’ dedi. Ben kopmuşum bu arada ve bi parçacık için yarım saat bekledim tuvalette.

Velhasıl benzer olaylar arasında en son ruh ve sinir hastalıkları bölümüne yollandık. Upuzun bi sıra var. Yarısı benim gibi müstakbel İş Bankalı, diğer yarısı muayeneye gelmiş insanlar. Bi kadın doktor geldi ve şöyle bir vecize söyledi. ‘normaller sağda sıraya girsin’. Yani kadın muayeneye gelmiş tüm hastaları direk anormal diye nitelendirdi ya. Bu önyargıyla da artık onlara ne yaptırmıştır kim bilir. Bize mi ne yaptırdı. Asker yoklamaları vardır ya, sağa dön, sola dön. Tam o sırada içerideki başka bir kadın bağırınca ‘ay, ay güneş tutuluyor’ diye ne sırada kimse kaldı, ne de bizi muayene edecek doktor. Hemşirede hepimizin kağıtlarını normal diye damgalayıp gönderdi. O gündür bu gündür normal olduğuma kanaat getirmiş bulunmaktayım. Zaten hastaneden de tescilli.

Heyet raporunu bırakıp kule mevzuuna tekrar dönersem, kuleye giriş böyle işte, bizim şirkete başvuru yapacaklara duyurulur. Artık giriş sınavını kulede açıp, katılacaklara da yetenek testini insanların eline harita tutuşturmak suretiyle,' bak şimdi, 24. kattaki kırmızı elmayı bul, onu, uygun asansöre binerek 19. kata götür. Oradaki dibi tutmaz teflon tencereyi al, 16. katta Avni Bey'den de yumurtaları al. 19.kata merdivenlerden çıkıp ve de uygun kapıdan girip, Zehranım'ı gör. Ondan da biberleri al. Sonra, 27. kattaki bilgisayarlara gidip, İnternet erişimli bir bilgisayar bul be oradan zıttırı.vıttırı.com adresindeki, biber ve yumurta ile teflon tencerede biberli yumurta nasıl yapılıra tıkla, oradan ‘kardeşim ne biberli yumurtası, iki tane de domates bul, menenem yap işte’ şeklinde gelişen ve azar niteliği taşıyan uyarıyı oku, sonra alttaki menemen tarifini ezberle. 8. kat sunucu odasından domatesleri al, 12. kata gel. mutfağı bul, tarifi bilfiil uygulayarak menemene başla ama baharatları unuttuğunu farkettiysen 46. kat toplantı odasına bir uğra. Getir bakiim olmuş mu? Elindeki elmayı mı napcan? Naaparsan yap. Onu da mı biz söyliycez? Hm fena olmamış sanki ama bu bize yetmez. Aşağıdaki marketten de susamlı kandil simidi getir 250 gram.’ Şeklinde bir sınav yapabilirler. Ben olsam öyle yapardım. Hem zeka, ezberleme kapasitesi, yön bulma yeteneği ve pratik bilgileri kullanma becerisini ölçmüş olur, hem de arada karnımı doyururdum bir güzel.

İlk gün de binayı tanıyarak geçti zaten, bir de bol miktarda yer arayarak. Akşam da, ablam ve kardeşim artık evden ayrılacaklarından, Emirgan Korusu falan gezdik durduk. Evde biraz daha düzenleme çalışması yaptık, sonra da yattık uyuduk. Bir sonraki gün de, sevgili ablamı ve bir o kadar sevgili kardeşimi, daha televizyon seyrettirememiş olmanın verdiği bir utançla, gözyaşları arasında uğurladık. Ben, Okan ve Burcu kaldık baş başa.

Ertesi gün işyerine kazasız, belasız geldikten sonra, bu kez işyerinde bir sorunla karsılaştık. Bir virüs tüm kuleye bulaşmış. Bu işle ilgili grubun tüm kuleye yetişebilmesi mümkün olmadığından tüm bilgiişlem çalışanları ikişer kişilik gruplar halinde 4er kata dağıtılarak disketlere yüklenen fikslerin bilgisayarlara aktarımı sağlanacakmış. Hemen Çınarla beraber bir araştırma yapıp, doğru katların hangileri olduğunu soruşturduk ve rakipleri bertaraf ederek işe koyulduk. (doğru katlardan kasıt için hafızanızı çokça zorlamaya gerek yok, malum bizim bilgiişlem katları silme erkek) Bu kattaki muhabbetler, tamamen başka bir yazı konusu, ama değinmeden geçemeyeceğim bir iki şey var.

Öncelikle çıktığımız katlarda ilk olarak bizi elimizde disketlerle gören herkesin söylediği ilk şey ‘Uzanlar’dan mı geliyorsunuz?’ sorusu oldu. Hani malum tam da o dönemde Uzanlar durup durup bizim şirkete saldırıyolar ya. Şimdi düşünün ama, iyi giyimli, boyları 189 ve 198 cm olan iki yakışıklı bilgisayar yazılım uzmanı ellerinde disketlerle hiç tanımadıkları ve daha önce hiç görünmedikleri bir binada dolaşıyolar. Nasıl şüphe çekmez ki? Ama yadırgamadık zaten. İşin ilginç yanı, biz bu esprilerin hepsinde de ‘evet, onlar gönderdiler, işi bitirip gitcez’ dedik ve kimse de ne yapacağımızı veya kim olduğumuzu dahi sorgulamadan bilgisayarlarını teslim etti.!!!

Tabii bir de şu olay var değinilmesi gereken. Bir müdürün odasına yöneldik ve bilgisayarının başına geldik fiksleri yüklemeye. Adam 'çocuklar programlar açık kalsın, desktop yerine başka bir yere atın, önemli şeyler var orada' dedi, fakat çok gecikmişti. Ben üstteki Excel dosyasını aşağı indirince bir anda ekranda karşılaştığım şey ,yoo, hayır, müstehcen bir şey falan değildi ama adam Starcraft oynuyordu, ve oyunu dondurup, üzerini de boş bir Excel sayfası ile kamufle etmişti. Çınar, ben, müdür karşılıklı gülüşüp geçtik.

Çınar dedim de, bu Çınar dediğim arkadaş hemen öyle geçilecek biri değil. Rivayet olunur ki, Çınar doğunca, babası ve annesi hem aklı, hem boyu uzun bir oğul olsun isteyerek adını Çınar koymuşlar çocuklarının. İşte bu Çınar’da bu isteği kırmamış olacak ki, yüksek zekası bir yana, bu zekayı yüksek bir yerlerde taşıması ile de ünlü. Yani açıkçası, Çınar için yüksek zekalı bir birey dediğinizde, tevriye yapmış oluyorsunuz. Bildiğiniz üzere divan edebiyatında bolca örneği bulunan tevriye sanatı, bir kelimenin aynı anda ve aynı kullanımda birden fazla anlama gelmesi ve tüm anlamlarına eşit uzaklıkta durması şeklinde ifade ediliyor. İşte bu sanatın kullanıldığı örneklerden en iyilerinden biri de, Çınar için yüksek zekalı demek. Zira bu arkadaşımız, zeki olmasının yanı sıra, 198 cm boyunda, yani zekasını yüksekte taşıyor. Zaten Çınarla beraber dolaşmak, sürekli bir çınar gölgesinde oturmak, onunla yemek yemek de, çınar dibinde bağdaş kurup yemek yemek durumu yaratıyor ki, bencileyin köyde doğup büyümüş, köy hayatını çok seven insanlar nazarında ‘eşi bulunmaz bir nimet’ karşı konulmaz bir fırsat olarak da addedilebilir. Nazım Hikmet’in memleket hasretini anlattığı bir şiirinde öldükten sonra gömüleceği yeri vasiyet ederken:

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
Ve de uyarına gelirse
Tepemde bir de çınar olursa
Taş maş da istemez hani’

dizelerinde anlatılan çınar, eğer bir ağaç değil de hasbelkader bir insansa, kesin bizim Çınar’dır. Nitekim Çınar’ın da arada bir, ‘ben Moskova’ya Nazım’ın yattığı kızlar manastırına gidiyorum. Vasiyetini yerine getireceğim,’ dediği rivayet olunur ki, benim huzurumda böyle bir olay vuku bulmamıştır. Anlatanların yalancısıyım.

Şimdi bu işyeriyle ilgili anlatacak anı o kadar çok ki aslında, ben hepsini bırakıp biraz da işyerinde kendi durumumdan bahsedeyim. Tabii insanın kendi hakkında konuşması pek kolay değildir, pek de hoş değildir aslında ama söylemesi ayıptır, ben akıllı bir adamım. Yani tabii belli durumlarda şüpheye düşmediğim olmuyor da değil hani, özellikle eğer nezle ve grip benzeri bir illetten muzdaripsem kendimi pek akıllı gördüğüm de söylenemez. ‘ne alakası var’ diyenler çıkabilir ama hayatımda yaptığım salaklık diye addedilen birtakım etkinliklerin %90 küsürü ben nezle falan iken olunca, tabii insan böyle bir kanıya kapılabiliyor. Hemen bir örnek vereyim, bir gün hiç unutmam evdeyim. Evde dediğim, annemin evi. (bu biraz kocasıyla kavga edip evden annesinin evine ayrılan ev hanımı tabiri gibi oldu ama o anlamda değil) bir taraftan da gribim ve sürekli hapşırıyorum. Neyse, mutfak kapısını açıyorum ki lavaboya yetişeyim ama bir taraftan da hapşırasım geldi. Yalnız hapşırırken açmaya da devam ediyorum kapıyı. Kafayı geri atıp öne doğru hapşırırsın ya hani. Sen git, açtığın kapıya dik olarak kafayı bir çarp ‘KÜT’ diye. O an, grip bitti, baş ağrısı başladı. Tabii olaya şahit olan sevgili Meryem ablamla göz göze geldik (kendisi aynı zamanda en çok sevdiğim 3 ablamdan biridir)ve baş ağrısı altında uzun bir gülme aldı gitti.

Şimdi bu örnekte de görüldüğü üzere, ben genellikle grip zamanları hariç akıllı bir adamımdır hamdolsun. Bunu ispatlamak için elime geçen fırsatları da iyi kullandığımı ifade edebilirim. Ama eğer zeka tanımını ‘değişen durumlara göre uyum gösterebilme’ diye tanımlarsanız, bu konuda kesin sınıfta kalırım. Her ne kadar akıllı olsam da, benim salaklık katsayısı diye tanımladığım değişen durumlara uyum gösterme ters katsayısı değerim çok yüksektir. Niçin mi ters katsayı dedim. Çünkü bu durumda, salaklık katsayısı, değişen durumlara uyum gösterme katsayısının tersi, yani 1 bölüsü. İkisinin çarpanı sabit, onu da 1 alırsanız, herhangi birini kendi başına bir katsayı olarak kullanabilirsiniz.

Neyse işte, bu katsayı değerimi bu yeni binada bol bol test etme imkanı buldum. Şöyle ki, ofisin hemen dışında kat arasında kahve makinası var. Gidiyorsun, kartını koyuyorsun, kahve türünü, şeker, süt miktarını falan seçiyorsun. Kahveni alıyorsun, kartını alıyorsun, geri geliyorsun. Kartında da belli miktarda kredi yüklü, kahve aldıkça kredin azalıyor, kredin bitince para verip karta tekrar dolduruyorsun. Gayet çağdaş, otomize bi alet yani. Kısaca anlattım. Erkek yöntemi böyle. Hani bir mail geziyordu ortada, erkekler nasıl para çeker. Arabayı durdurur, kartı takar, şifreyi girer, miktarı yazar, parayı çeker, kartı alır, gider. Kadınlar nasıl para çeker? Arabayı durdurur. Aynada rujunu tazeler, arabadan iner, geri biner, arabayı stop eder, arabadan iner, geri biner, el frenini çeker, rujunu tazeler, arabadan iner, yan aynada yüzüne son bir kontrol çeker, bankamatiğe gelir. Şifrenin yazılı olduğu kağıdı çantada arar vs vs vs... Yok bu değil, yukarı da kahve makinası için anlattığım tanım erkek işi olan tanım. Buraya kadar herşey tamam. Benim yaptığımla aynı. Yalnız en sonda kartı alır gider kısmı var ya..? Bende o kısım eksik. Kart hep makinada kalıyor. Yarım saat sonra bir ses. ‘Hasan kim?’ ‘benim...? ha kartım mı kalmış? Sağ olun.’ Bu sayede, işyerimdeki daha ilk iki günde bayağı bi ün yaptım. Önce kattaki herkes kartımı getirerekten benimle tanışma şerefine nail oldu. Arkasından öbür katlara geldi sıra:

’Meraba, ben 4. kattan Mualla, kartınızı unutmuşsunuz da’.
‘ha memnun oldum, ben de Hasan, teşekkür ederim’.
‘canım ben sizi zaten tanıyorum, hani kartınızın üstünde adınız yazıyor ya, resminiz de var, ha ha ha’.

Ama Allah var, yani, o kartı hiç kimse kullanmadı, herkes benim kartı kullanmadan getiriyordu. Hepsi bir yana, ben artık olayı yeterince kabullenmiş olarak, şöyle gidiyordum kahve almaya. ‘arkadaşlar, ben kahve almaya gidiyorum, isteyenler ben döndükten sonra gidip kendilerine kahve ısmarlayabilirler’. Daha da ötesi, arkadaşlardan şöyle bir teklif geldi, gözlerim yaşardı. ‘Kart bulanlar telaşlanmasın diye bir yönerge yazalım’, şöyle: ‘kart bulduysanız, telaşlanmayın, muhakkak bir sahibi vardır, bizim kattadır, HASAN’A GİDER tabelalarını takip edin, bulursunuz, yerinde değilse de oraya bırakın’. Onunla kalsa iyi, aşağı kafeterya binasında şöyle espriler başladı. ‘Kahve içmeye gidelim mi çarşıda?’ ‘yoo ne gerek var, 6. katta bedava kahve varmış’. Bu arada özellikle Murat, Ozan, Çınar, Ahmet, Dilek ve Zekiden müteşekkil grubumun benim dışımda kalan şahsiyetleri bana kartımı taşımak için gide gele hepsi birkaç kilo verdiler ki, bu da en çok o sırada rejim de yapmakta olan ve de bu iş dışı mesai için en gönüllü durumdaki Dilek’e yaradı.

Ama bu tüm kart unutmalar içinde özellikle anlatılması gereken bir anı var ki. Şu an nezleyim yine yazarken, malum ayyaş gibi dolanıyorum. Dolayısıyla unutmuştum yazmayı, Çınar hatırlatıverdi, zira olay anında yanımdaydı. Bir gün benim kahve makinasında hiç kart unutmamam dert oldu sanırım. Aslında dert olmasından çok şaşkınlık yarattı. Neyse, özetlemek gerekirse; Çınarla beraber mutad tuvalet tavafımızı yaptığımız bir anın çıkışında kattaki bayan arkadaşlardan biri, ki kendisiyle de bu kart unutma vesilesi ışığında tanışmıştık, zikretme ihtiyacı duydu ve diyalog şöyle gerçekleşti:

‘Hasan bey, merhaba..’
‘merhabalar’
‘hayırdır bugün kartınızı hiç göremedik.’
‘kartımı mı? Nerede göremediniz?’
‘yani makinada hiç unutmadınız.’
‘ha, yok, yok da ondan, yanımda değil yani..’
‘içeride mi bırakıyorsunuz artık kartı, akıllıca...’
‘yok, bugün kartımı evde unutmuşum...’

İster inanın, ister inanmayın. Sonrasında ben uzaklaştım olay mahallinden ama anlatılanlara göre kızın içine girdiği gülme krizi, nihayetinde bir bayılma etkisi şeklinde tezahür ederek kronik birtakım rahatsızlıklara yol açmış. Artık beni görünce gülme krizine giriyor. Mümkünse yolumu değiştiriyorum beni görmemesi için. Yok gencecik kızcağız gidecek yani kalpten veya nefessizlikten. Umarım kalıtsal değildir. (düşünsenize, sizi gördüklerinde devamlı gülen ama neden güldüklerini bilmeyen bebekler, ne gıcık verici değil mi?) En sonunda ne oldu peki? Birer kulp taktılar kartların ucuna, ve tasma benzeri uzun fularımsı bir şey taktık uçtaki kulplara, artık boynumuzdan çıkarmamaya başladık kartları da ben unutmaktan kurtuldum. Her ne kadar aksi iddia edilse de, bu çözümün benim için düşünüldüğünden adım gibi eminim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder