16 Eylül 2009 Çarşamba

İstanbul'da Bir Figüran - 5

CÜZDAN MEVTA BEN MAHZUN, TAKIM-I TAKLAVAT SUSKUN

Malum, İstanbul’a taşındık, geldik yerleştik. Koltuktu, musluktu, evdi, kapı pencereydi, telefondu, kablolu TV’ydi, işyeriydi, yoldu, köşktü, sinemaydı, hırsızdı, kediydi, bütün sorunların da üstesinden geldik, yavaştan sosyal yaşama da dahil olmaya, etrafı gezip tozmaya başladık. Hatta artık misafir bile kabul etneye başladık ya. "Kimsin sen bunu diyen"... Üstüste gelmeye başladı hadiseler.

Her ne kadar vaziyet iç açıcı olmasa da ben olayı şimdilik komik yanlarıyla irdelemek istiyorum. Hoş aslında, sırf bu komik yanlarını okuyacak herhangi bir sosyal norma sahip bireyler dahi esasen işin ne kadar ciddi olduğunu fazla bir zahmete girmeden anlayabilir. Hem acaba hiç cüzdan çaldırmış adam gördünüz mü daha önce?

Şöyle başlayayım, (Bir başlayamadım zaten bir türlü. O her zamanki giriş kısmını uzattıkça uzatma hastalığım yeniden nüksetti) farkettim ki genelde otururken cebimden popoma batarak rahatsızlık veren cüzdanım rahatsızlık vermiyor. ‘Aa, ne iyi, böyle oturunca rahat olunuyormuş’ diye düşünürken baktım cüzdan yok. Hemen elimi telefona attım ki arayayım bir yerleri cüzdanım yok diye, ama o kadarla kalsa iyi, cep telefonum da yürümüş.

Beyoğlu’nda Ortakahve'deyiz. Kalabalığız bir de, öyle üç beş kişi falan değil. Bir arkadaş dedi ki:

- Baba gidelim hemen bir polis karakoluna, söyleyelim cüzdan çalındı, kimlik kayboldu, tutanak neyin tutsunlar.
- Baba öyle diyon da, bizi üzerimizde kimlik yok diye içeri atmasınlar, hani arama falan.

Bu güzel ve anlamlı sohbete nedense ortalıktakiler koptu. Tamam, rahatlık olayını abartmışım, ama hakikaten de bu kadar sıkıntılı olduğunu bilmiyordum içinde bulunduğum durumun, ben dalgamı geçiyordum. Neyse çıktık gittik bir karakola, karakolda tamirat var. Zaten polis karakolu levhasını da dışarıda bir yerlerde bulduk, asılı olduğu yerden düşmüş, ileriye bir yerlere sürüklenmiş. Etrafta ne oldugu belli olmayan tek bir bina vardi, ‘Olsa olsa budur, çünkü ortamda bir polis karakolu levhası var,’ şeklinde başarılı bir akıl yürütmesi bile yaptık o durumda (istersen yapma, -2 derece soğukta yukarıdan karla karışık buzlu yağmur yağıyor, sen de çıkarsın dışarı beresiz şapkasız, her yanın ıslanmış), velhasıl bu anlamlı akıl yürütmesi ve ısrarlı takip sonucu içeri girdik. Ama dedik ya tamirat var. İçeri girince anladık ki sadece tamirat yok, kum, çakıl, kireç, anlayacağınız inşaat var. Düz bir merdiven varmış, randıman vermemiş anlaşılan, yıkmışlar, yuvarlak merdiven yapıyorlar yukarı kata, boya badana hak getire vs. İyi ama burada polis, danışma falan olması lazım, bir kapı bulduk sonunda sağlam, girdik, uzun bir koridor, ama hala kimse yok, bir kapı daha bulduk girdik, sonunda ulaştık polislere. Hani biri gelip elinde patlayıcı, silah falan bir şeyle tarasa etrafı, dışarıdan sesi bile duyulmaz. Zaten bütün polisler büzüşmüşler köşeye uyukluyorlar. Tabi rahatlarını bozmuş olduk, zatı muhteremlerin. Bize baktı biri, sonra bana döndü ve sordu:

- Neden geldin?
- Şey... ben ameleyim burada, yevmiyemi almaya geldim.

Arkadaş bana bir bakış fırlattı ki ne demek istedi kim bilir, tabi tanımıyor ki beni. ‘ulan hapı yuttuk’, diyecek ki polisler bu lafa nedense çok güldüler, anlam veremedim açıkçası. Neyse anlattık derdimizi, polis teyze vardı bir tane, dedi ki:

- bizim yetkimiz yok tutanak tutmaya, Tarlabaşına gitçeksiniz
- haydaa, inşaat yapıyorsunuz diye yetkinize o zamana kadar el mi koydular?

Buna da çok güldü garibanlar, ama arkadaş girdi koluma, 'abi ne olur ne olmaz hadi gidelim boşver' dedi. Yürüdük Tarlabaşına dan dini dan dini zıplayarak daldan dala, donuma kadar ıslanmıştım, artık donum da ıslandı. Donuyorum yani anlayacağınız. (bu sanata aliterasyon diyorlar divan edebiyatında ama ben düz nesirde de yapabiliyorum)

Biz girerken içeri, kapıdaki bekçi polis durdurdu bizi. (buna nöbetçi diyolar ama ben nöbetçiyi hatırlayamayınca böyle bir deyim uydurdum, yıllar önce de babam askerdeyken doktora çıkmış bir gün, ‘neyin var?’ diyen doktora, aklına nezle gelmeyince cevaben ‘burun öksürtüsü’ demiş, bana da babamdan geçmiş demek ki)

- Kimlik verin ziyaretçi kartı vereyim
- 'Kart istemez. Benim zaten işim var, ziyaretçi değilim' dedim içeri yöneldim.

Polis kavrayamadı bir süre, bu arada arkadaş da şaşkın tepki bekliyor, ben de gayet ciddi içeri falan girecem, ama biliyorum içeri girersem polis kızacak, tepki bekleyerek ağırdan alıyorum. Polis, 'hop hoop' dedi. Arkadaş da bunu bekliyor zaten, atladı hemen ve durumu bir iki saniye içinde büyük bir beceriyle özetleyiverdi. Polis arkadaşa döndü ve bizi boylu boyunca süzdükten 'çok komiksiniz yaa' dedi.

İçeri girdik. Polisler var gene etrafta. Bir polis geldi, sırıtarak 'merhaba burası Tarlabaşı Polis Karakolu, nasıl yardımcı olabilirim?' dedi. Bu sefer ben algılayamadım. 'Efendim?', demişim. Polisler gülmeye başladi. Arkadaş bu sohbetin de tehlikeli olabileceğini düşünerek durumu bir çırpıda özetledi, ve ardından bir tane polis abla (var ya çok da güzeldi hani), 'adınız nedir?' dedi. Dedi ama arkadaş o kadar gaza gelmiş ki, 'Hasan' deyince, o güzelim polis abla beni muhtemelen zihinsel özürlü falan sandı ve öyle vah vaaah, modunda bir kesik attı. 'Neler kaybettiniz?' diye sordu arkadaşa dönerek. Arkadaş hani söyleyebilse söyleyecek ama mecburen yardımımı istemek durumunda hepsini sayamaz. Ben başladım saymaya.

- Cep telefonu, XXX Bankası ve YYY Bankası kredi kartları, ZZZ Bankası ATM kartı, nüfus hüviyet cüzdanı, sürücü belgesi, işyeri kimliğim, işyerimin derneğine giriş kimligi, Elektrik-Elektronik Mühendisleri Odası kimliği, ODTÜ Mezunları Dernegi kimliği, ODTÜ mini diploma, MBA ögrenci kimliğim, Avrupa Öğrenci Forumu üyelik kimliğim, 32 milyon kadar para, bol miktarda yabancı demir para (coin), adres kartları ve bilgileri falan, bir iki şey daha var, makbuz fatura falan gibi...

Güzel polis abla o sırada karşısında bir öküz olmadığını kavramış olmanın verdiği şaşkınlıkla: 'Sen de cüzdanı gelin çalın demişin ama beyefendi' dedi. Ben de ağlamaklı, 'napyim ki, ilk kez kayboluyor' diye geçiştirdim. Güzel polis abla ekledi...

- Bizim tutanak tutma yetkimiz yok, ama hüviyet ve sürücü belgesi için bir kayıp belgesi veririz, polis sorarsa onu gösterirsiniz...
- Niye yetkiniz yok?

Güzel polis abla yanıtlamadı. Bir formu doldurup bana verdi. Bu arada o bizi, 'burası Tarlabaşı Polis Karakolu' şeklinde karşılayan polis araya girip, 'Tarlabaşı Polis Karakolu görevini yapmış olmanın haklı gururunu yaşamaktadır' gibi bir seyler söyledi. Diğer polisler de kendi aralarında gülüşüp geyik yapmaya başladılar. Biz de sırıtaraktan çıktık gittik.

Öteki arkadaşlar olan Büke, Erden, Gaye ve daha da öteki arkadaşlarla buluştuk. Biraz muhabbetten sonra Erden'le beraber gruptan ayrıldık.  Arabaya bindim kullanıyorum ama bir taraftan da korkuyorum. Başıma gelen ve daha gelebilecek, bayaa da probleme yol açacak 'sorunlar silsilesi' gözümün önünde ilk kez canlanmaya başladı.

Eve geçtik ama ağzımızı bıçak açmıyor. Acıktık, patatesli yumurta yapcaz, klasik gün sonu etkinliği. Yaptık da, hayatımın en kötü patatesli yumurtasını yaptım, yağı süzmeyi unuttum ve yağ içinde yüzüyor yemek resmen. Hani o sırada yoldan geçen birini durdursan, sorsan ‘bu ne?’ diye, yumurtaya bulanmış yağlı patates haşlaması gibi bir şey der. Ama o açlık ve moralsizlik ile o hayatımın en kötü patatesli yumurtası o kadar güzel geldi ki. Bitirip üzerine de sımsıcak çaylarımızı Mısırlı Ahmet'in fıkır fıkır müzigi eşliğinde içince az buçuk keyfimiz yerine geldi. Sonrasında daha hafif bir müzik eşliğinde kelimenin tam anlamıyla yorgunluktan sızmışız. Sabah Erden ayrıldı ve kimliksiz yaşayacağım ilk güne geçtim.

Peki, nasıl bir şey bu kimliksizlik? Bir kere kendinizi şahsiyetsiz hissediyorsunuz. Sanki biri adınızı almış götürmüş. O sırada bir şey yapsanız hesap vermeyecekmişsiniz gibi geliyor. Bir 'kimlik bunalımı' yaşıyorsunuz, öyle ki mesela kişisel olarak alırsam adımın Hasan olduğunu hiçbir şekilde kanıtlama şansım yok. Adım Abdulmuttalip desem ve de iddia etsem kim ne diyecek buna? Bu düşünce çok hoş geldi kulağıma. Ama bir taraftan Hasanlık da öyle kolay vazgeçilecek bir şey değil. Onca yıl yaşamışım, nam salmışım dört bir yana bu isimle, bir ikilem işte, kolay iş değil hani. İnsan karşılaşmayınca anlayamıyor. (bu paragrafta ben aslında güldürürken düşündürmek istiyorum, şimdi kendinizi yerime koyun diye)

İşe geldim ve arkadaşlara durumu anlattım. Geçmiş olsun dilekleri falan, karşılıklı vah vah çekmeler ama bir taraftan da karşılıklı gülüşmeler. Bir önceki gün iptal etmişim kredi kartlarımı ama daha önce de kredi kartına başvurmak için form almışım, bunu doldurup hemen vereyim dedim. İyi de, çuvallarsın işte. Formda kimlik kartınızın seri no'su diye bir yer var. Eee, neydi benim kimlik kartımın seri no'su? Tamam, kimlik kartım çıkınca yaparım bunu, para çekeyim bir yerden kimlikler için fotograf çektireyim, tahmini 35 fotograf ile kimliklerime kavuşabileceğim, hadi bi daha çuvallarsın, neyle çekicen parayı? Banka cüzdanıyla mı? O var da, kimlik gösteremezsen vermezler ki para falan? Tam bir 'deadlock' durumu yani. Peki bir arkadaşımı arayayım ama adres defterim cep telefonumdaydı, yok numarası kimsenin. (Deadlock= kullanilabilecek tüm resource’larin aktif haldeki işler tarafından tutulup birbirlerini beklemesi sonucu hiçbir işin bitmemesi durumunun bilgisayar terminolojisindeki adı. Bilgisayarcılar bunu 'timeout' diye başka bir parametre set edip, bu time out değerine zaman cinsinden erişim durumunda işin kendi kendini imha etmesi ve bazı kaynakların serbest kalması dolayısıyla da bekleyen işlerin bir kısmının yeniden işlerlik kazanması şeklinde çözmüşler ama tanrı böyle bir parametre düşünmemiş ki. Ben nereden bulacam bir time-out degeri. Ama o ne yapmış, akıl vermiş. Bize de kullanmak kalmış. Bulduk bir yol tabii. Gerçi bankada çalışıyor olmasaydım çuvallardı. Hesaptan hesaba interaktif hesap vasıtasıylan para aktarıp, arkadaşının bankamatik kartı marifetiyle de onu çekip kullanabiliyorsun kendi kaynaklarını. Başka bir çaba da, personelden gidip, işe giriş aşamasında verdiğim kimlik fotokopilerinin bir fotokopisini alarak banka işlemlerini halletmek oldu ki, bu da epey bir sorun çözdü aslında.

İşyerinde bu sorunu yöneticilerime de aktarmak lazımdı artık. Onlara da iletince bankacı kökenli müdürlerimizden bir tanesi ile muhtemel senaryoları konuşurken bulduk kendimizi. Gidersin, Maltepe Pazarı tarzı bir yerden, kimlik gösterip buzdolabı alırsın, sonra gelir seni bulurlar. Neler yapılabilecegini, nasıl çözülebilecegini falan konuştuk ki, düşünemedigimiz ve hiç de düsünemeyecegimiz bir senaryoyu, o sırada oradan geçmekte olan ev arkadaşım Okan zikreyledi. Geçen yıl cüzdanını çaldırmıstı o da, 8 ay sonra polis eve gelip Okan'ı almış ve sorguya oturtmuslar. 'kardeşim' demiş polis, 'niye taahhüt ettigin işi yapmıyorsun.' 'haa?' demiş Okan. 'ne işi yaa?'

Meğer Okan'ın cüzdanını çalan vatandaş olayı abartmış ve Okan'ın kimligi ile bir ihaleye girip kazanmış. Parayı da alıp tüymüş ki, ihale yüz milyarlık su arıtma tesisi ihalesi. Topluca bir 'ohhaaaa' sesi çıkardık, orada konuya dahil olan herkesle beraber. Kriminoloji raporları ile ortaya çıkmış ama başağrısı işte. Benim imzam da imzadan çok sürrealist bir ressamdan çıkan güzel bir tabloyu andırdığından, bu konuda gayet rahatım anlayacağınız. Zaten tarih ve polis tutanakları da olayı doğruluyor olunca telaşa mahal verecek bir şey olmadığı konusunda birbirimizi ikna ettik. (zügürt tesellisi)

Sonrasında fotoğraf çektirmeye gittim. Yakın bir yerlerde buldum bitane stüdyo (Foto 'A' Aile ve Düğün Fotoğraf Stüdyosu) ama her taraf kar, buz dolayısıyla kaygan ve 100 metrelik yolu yarım saatte can hıraş yürüyünce bir acaip olmuşum. Nitekim aynaya bakınca fark ettim ki o halde fotoğraf çektirmesem daha iyi olacak. Adam da aynı fikirdeymiş ki, bana, 'birader otur dinlen biraz, çay söyleyeyim' dedi. Ben de bir taraftan kıkır kıkır gülüyorum adama. Çünkü adam kibarlıktan, 'senin bu halde fotoğrafını çeksem de kimliğe koysan onu maazallah görecek herkes mapustan firar ederken tellere takılarak yüzünü gözünü çizmiş, heyecan ve stresten de kafayı sıyırmış kanun kaçağı sanacağından, muhtemelen kendini gerisin geriye içeride bulursun’ diyemiyor. "Nazik olmalıyım" diye kendini kasıyor. Hatta bir ara düşündüm, ‘ulan bu adam beni hakkaten firari sanıyor olabilir mi? Herif kibarlıktan neredeyse kırılacak, hizmette de hiç kusur etmiyor’, diye.

Neyse ben de adamın beni düşündüğü kanısına vardım, lavaboda elimi yüzümü yıkadım, saçlarımı düzelttim falan ve beklemeye başladım. Çayımı içtim gazete okudum falan, dalmışım, yarım saati geçirmişim. Şöyle aynaya bakıp, artık 'yüzüme bakılabilir' intibaını edinince de fotoğraf çekimine geçtik. Adam en son ben çıkarken, 'abi gaç dene lazım sana? Gaç dene yapayım?' dedi. Ben cevaben, '35 dene' diyince, adam ‘o kadar olmuyo 8, 12, 20’ dedi. Sonra da ekledi. “bu kimlik neyin için olan zaruri vesikalıklara verirsin bunları, idareten. Sonra gel şöyle bir yakışıklı vesikalığını çekelim senin. Ondan çoğaltırız kaç dene istersen’. Ben gülmeye başladım yine. Adam da pot mu kırdım diye düşünerek bir yandan sırıttı mahcup mahcup. Ben teşekkür ettim. 12'de karar kıldık, zira gerek esvap olaraktan, gerekse de simaen üst başımın pek de münasip olmadığı fikrinde adamla hemfikirim. Aldım gerekli form vs'yi. Çıktım. Çıkınca da cep telefonu bakayım dedim sağda solda, ama hatırladım ki param da yok, kredi kartım da. Mersin'de köyden ilk çıktığımda bile bankamatik kartım vesilesi ile daha modern durumdaydım diye düşünmeden edemedim.

‘Bari gideyim de telefonumu kapattırayım, yeni sim kart alayım’, dedim sonra da. Ve burada hayatımın güzide anlarından birini yaşadim.

Şimdi bilenler bilir, (bilmeyenler de bilmez) genelde kontrollü bir insanımdır. Yani öyle pek kendimi koy vermem. Gülünmeyecekse gülmem örneğin. Bu özellikle birilerine şaka yaparken çok işe yaramıştır yurtta, kalabalıklarda... Ama bakın ne oldu da ben kendimi tutamadım. Gittim Turkcell'in en genel abone merkezine; bizim binanın yanındaki başka bir kulede zaten. Queuematic'ten de fiş aldım ki modernmişim intibası uyandırayım ama sıra falan yok. Zaten oradan fiş alınca herkes bakıyor, kime gidecem diye. Arada gözlerini kaçıranlar da oluyor, 'uff birimizin rahatını bozacak, bari bana gelmese' diye. Ee, baktım numaram bir yerde ışıl ışıl parlıyor, yöneldim tabii oraya doğru:

'Hanımefendi ben cüzdanımı kaybettim' dedim bir alışkanlıkla.
'Sizin için ne yapabilirim ki?' dedi böyle ağlamaklı. Tabii ne yapsın cüzdanımı kadın?
'Ama' dedim panik halinde 'Sim kartim da gitti.'
'Yaa', dedi, 'Sim kartınızı niçin cüzdanınızda taşıyorsunuz?'
Düşündüm de kadın yine haklı. Her ne kadar üzerine vazife olmasa da benim sim kartımı nerede taşıdığım, gene de haklı.
‘Baştan anlatayım’ dedim... Dememle beraber fark ettim ki içeride müşteri sınıfından bir tek ben olduğumdan aslında bankolardaki tüm görevlilere aynı anda anlatıyorum, yani yine ilgi odağı olmayı başarmışım her zamanki gibi.

- Benim telefonum çalındı. Yeni sim kart istiyorum aynı numaraya.
- Hmm, tamam o zaman, numaranız?
- 0532 XXX .. ..
- Peki, bir de kimlik görebilir miyim?
- Göremezsiniz
- NE, nasıl, neden? 
- E çünkü cüzdanım da çalındı
- Peki, ben şimdi nasıl bilicem siz Hasansınız mı, ay pardon, Hasan Bey misiniz yani?
- ???
- Yani pardon beyefendi kafam karıştı da, Hasan Bey siz misiniz?
- Evet benim
- Peki, nasil inanıcam ben buna şimdi?
- Ehm, mesela karşınızdaki ekranda birtakım bilgiler vardır... Onlardan sorun, yanıtlayayım...
- Ne soriyim?
- Mesela annemin kızlık soyadını sorun, hep onu sorarlar ya, ne bileyim ne varsa sorun işte.
- Olur da, bu işlem için böyle bir uygulamamız yok ki bizim...
- E tamam, siz sormamış olun ama ben söyleyeyim...
- Anlamadım...
- Ha, bir dakika işinize yarar bir bilgi verebilirim aslında, ben son bir ayda ikinci kez kaybediyorum telefonumu, oradan belkim kontrol ediliyodur, hem üzerimde bir de işyeri giriş kartım var. Bakın. En azından adım ve resmim var üzerinde, olur mu?'
- Hmm, evet. Kimlik sayılmaz ama, sizin durumunuzda olsun bakalım. Hem evet, haklıymışsınız. Bizden yeni almışsınızz bu sim kartı zaten, tamam öyleyse..

Burada bitmedi... Hani bilirsiniz Mcdonalds'larda siz mönü istediğinizde kasiyer kılıklı insanlar (onlara zaten kasiyer deniyor ama öyle yazmış bulundum işte, değiştirmiycem) '1,5 milyona patates ve kolanız büyük boy olsun mu?' deyip kolanıza biraz daha buz, patatesinize de iki tane cips ilave ederler ya. Bu Turkcell'de bir sim plus kartı çıkartmış. Marifeti ötekine göre daha fazla, daha çok mesaj kaydediyor, sırtınıza masaj yapıyor vs. Onun promosyonunu yapıyorlar. Ama bu arada kadıncağız şimdi yazacağım cümleyi kurarken de uyandı bir yandan, 'ben ne diyorum' diye ve şöyle bir cümle çıktı kadının ağzından ki, en güzide anılarımdan birisi işte budur:

- 8 milyon farkla sim plus ver, ehm, vermeyelim size o kadar çok telefon çaldırıyorsanız o zaman.

İşte ben burada koptum. Dayanamadım ve gülmeye başladım ama içeridekiler de gülmeye başladı. Gülmelerimiz çiselemeden ahmak ıslatana, sağanağa dönüştü, bir çığ oldu büyüdü, büyüdü. Kadıncaızz da bir taraftan iş yapmaya çalışıyor. Önce utandı, sıkıldı, sonra gülümsemeye başladı. Sonra koyverdi kendini, kendi dediğine katıla katıla güldü. 

Ertesi gün sabah yine Okan’ın arabayla çıkıp işe geldim. Daha masaya kurulmadım ki telefon çaldı. Babam arıyor ama hüzünlü bir ses tonuyla, 'oğlum cüzdanın ODTÜ’de Gazi diye birinde. Bulup ona göndermişler, numarası da şu'. Ben aramaya koyuldum Gazi abiyi. Biraz zor oldu ama buldum sonunda. Valla, insanlık nedir gördüm aslında üst üste olan iki olay neticesinde. Bu birincisi.

Gazi abimizin işyeri kartı vardı cüzdanımda, bu yüzden aranmış. Aranır aranmaz da 'bu çocugu bir yerden tanıyorum' deyip araştırmaya girişmiş. Kendisi okulun askerlik işlerine bakan ögrenci işleri çalışanı olduğundan da, kartının bu nedenle bende olabilecegini, benim de Odtülü olduğumu düşünmüş ve okulun kayıtlarını incelemeye baslamış. Önce adres bilgilerimden, ikinci yurdu çıkarıp orayı aramış, bulamamış ama yurt müdürü beni hala tanıdığından bir kaç ipucu almış ondan. Sonra da İncesu'da yıllar önce bir süre kaldığım evi rahatsız edip bulamamış, ama sonunda Çayyolu’ndaki evi bulmuş ve İstanbul’a taşındığımı öğrenmiş. Bu kez, 118, 132 gibi telefon arama motorlarını deneyip, oradan çıkan bir bayana ‘ışıltılı sabahlar dilerim hanımefendi, ben falanca falancayım ve şöyle bir maruzatım var’ diyiverince, kadın kepenkleri ardına kadar açarak benim ve babamın cep nolarını iletmiş. Benim numaram açmayınca (hani telefonum da çalınmıştı ya) mesaj atıp bir süre beklemis. Sonra da onu da kaybetmiş olabileceğimi düsünerek, babamı aramış ama o da açmayınca kütük bilgilerimden babamn eski oturduğumuz mahalleyi falan bulmuş. Mahalle muhtarına ulaşıp orada olmadığımızı ögrenince 118'i arayıp benzer bir girizgâhla oradaki bayanın da kepenklerini indirerek gerekli yardımı almış ve babama ait tüm telefonların listesini edinip sırayla aramış ve babama ulaşmış. Yani, kısaca böyle yapmış. Ama cüzdanım onda degilmiş, tabi İstanbul’da kaybolan cüzdanın Ankara'da işi ne? Telefonum bir taksicideymis. Telefonumda duran bir sürü kartı aramış durmuş taksici. Genelde kimse açmamış. Veya bir iki kişi beni aramaya çalışıp ulaşamamış, falan. Ama kimse Gazi abi ve taksici kadar sebat etmemiş açıkçası, e doğal olarak. Neyse, taksicinin telefonunu aldım Gazi Abi’den ve bu kez de taksiciyi aramaya başladım. Telefon açıldı, böyle Anadolu yağız delikanlısı sesiyle:

- Kardeş, cüzdanını unutmuşsun benim arabada.
- Beyefendi, unutmadım aslında, ama bulanlar (çalanlar demeye hiç lüzum yoktu burada) sizin taksiye bırakmışlar
- Peki, akşam ulaştırsam olur mu, iftar sonrası...
- Peki olur

Bu şekilde geçen konuşma neticesinde akşam da cüzdanıma kavuştum. Her şey yerli yerinde, para hariç tabii, hatta çalan güzide vatandaşımız bir şey almama olayını abartmış olacak ki, kredi kartları ve kimlikler dışında bozuk para saydığı 4 milyon tutarında paraya ve hatta bir 5 euroluk banknota da dokunmamış. Üstüne üstlük telefonumun sim kartını da çıkartıp düşmeyecek şekilde cüzdana yerleştirmiş. Ee, ne diyeyim, bu hırsız da bir miktar insanmış hani. Hatta böyle düşünceli hırsıza can kurban. Taksiciyle muhabbet ettik, teşekkürlerimi ve hayır dualarımı, olayın tamamen duygusal kısımlarına katık edip ilettim. Helalleşip ayrıldık. Bir İstanbul macerasına daha son verirken, mecrada akan su misali başka maceralara doğru yollandık.

İstanbul'da Bir Figüran - 4

SOSYALLEŞME ÇABALARI

İş hayatı ve iş yerindeki durumumuz aşağı yukarı böyle de şimdi geri dönelim ev hayatı ve sosyal hayatta kaldığımız yere. Evde sıcak suyumuz yoktu, ve artık banyo ihtiyacını da gittikçe artan bir şekilde hissetmeye başlamıştık. Okanla bir elektrikli termosifon aldık ama hemen bir gün önce Okan’ın hard diskini yakıp, bu şekilde evde topraklama olmadığını anladığımızdan termosifonu takamadık, ve bize yine kadim dostum Tolga’nın evi göründü. Neyse hallettik o problemi ama bitaraftan da termosifonu takmak gerekli idi. 6 seans kadar elektrikçi problemi yaşayıp, tam bir hafta sonraya topraklamayı halledebildikten sonra, termosifonu da taktık. Denemek için banyoya girdim. Her şey iyi hoş da, malum musluk, yalvar yakar dinlemiyor. Su bir geliyor, bir gidiyor, dolayısıyla da tenim bi yanıyor, bi donuyor. Bu böyle geldi gitti, geldi gitti, falan derken, bir anda musluk yalvarmalardan bolca etkilenmiş olacak ki, tazyikini maksimuma çıkardı ve üstüm başım sabunlu iken muslukla termosifonu birleştiren boru, tüm ek noktalarından patladı. Buz gibi su ile sabunlardan kurtul kurtulabilirsen, ama garanti kapsamında servisten gelen elemanın boruyu değiştirirken sarf ettiği, '25 yıldır metal borunun patladığını görmedim' değişine neden olan musluğu deneme amacıyla dahi açmasına izin vermedim.

Tabii bu arada, hazır Burcu da oradayken İstanbul’u bi gezip görelim mantığından hareketle, ve çeşitli ısrarlar sonucunda, mevcut köşk ve kasırları görmeye karar verdik. Emirgan Korusu içindeki bilumum renkteki kasırları görüp, oradan Yıldız parkına geldik, niyetimiz Malta köşkünü görmek. Bu köşkler de belediyece işletiliyor, ama ne işletme. Servis 1 saatten önce gelmiyor ki, müşteriler yeterince sinirlenmeden yemesinler. Böylece midelerine asit biriksin ve hazımsızlık çekmesinler. İşte Malta köşkünü gezerken de, eski kız arkadaşım, annesi, babası, ve nişanlısına rastladık ki, o da tam anlamıyla ayrı bir yazı konusu, ama velhasıl, yanımdaki Burcuyu kız arkadaşım sanmalarıyla noktalandı, ki en hayırlısı buydu, yoksa hala dostluğumuz sürdüğünden nişanlısı işkillenecekti. Tabii bir de ex arkadaşım tutup, 'Nikah şahidim olur musun?’ deyince, kendimi garip hissettim bir miktar.

Bu arada köşkleri çok beğendiğimi ifade etmeliyim. Özellikle Hidv Kasrı muhteşem. Ama bir gitme çabamız var ki. Bu köşk Anadolu’da. Tarif üzerine Boğaziçi köprüsünden karşıya geçip aramaya başladık. Normalde evimize sadece 9 km imiş. Ama daha önce sözü geçen tarif yöntemleri neticesinde 2 saat 54 dakikalık rekor bir sürede ve 137 km yol yaparak bulduk ki, Guinnes Rekorlar Kitabi incelenirse, 154. sayfa, 57. satırda, 'Hidv Kasrına gitmek için yola çıkan tüm insanlar içinde maksimum zaman ve efor sarf eden salaklar' başlığı altında, hem ayrıntılı olarak yol maceramız, hem de Burcu’yla beraber gururla sırıtan resimlerimiz görülebilir.

Peki bu köşklerde ne yapabiliyorsunuz. Birinde, tahinli profiterol yiyebiliyor, öbüründe de kızarmış dondurmanın tadına bakabiliyorsunuz. Tarif mi? Valla ben evde deneyince yapmayı bir şeye benzemedi. Yani benzedi de, nasıl benzetsem ki şimdi? Şöyle söyleyeyim, görünüş itibariyle 'sevgilisine şirinlik yaparken yüzüne bir kalıp doğum günü pastası yemiş bir adamın, yarı temizlenmiş yüzüyle şaşkın şaşkın bakarken ki ifadesi benzeri bir görüntü altında, kızarmış muzlu sütlü atom tadında tatlımsı garip bir nesne. Bence siz de denemeyin. Gidin yiyin, o kadar.

Bu arada bu köşklerde yapabilecekleriniz o kadarla sınırlı değil. Örneğin, köşkü dolaşırken, bir baktık bir yerden Türk Sanat Musikisi sesleri geliyor. Böyle biraz oynak, fasılımsı, ama fasılalarla geliyor. Dayanamadık, doğal olarak kıvırtmaya başladık. Birazdan yanımıza bir amca yanaştı. 'Siz erkek tarafından mısınız?' dedi. Ben de geyik olsun diye 'evet' deyince. ‘O zaman niye içeride oynamıyosunuz, saatlerdir çalıyolar, bi kişi kalkıp dansetmedi, siz de dışarı mı çıkıyosunuz oynamaya?' dedi ki, adamı ikna edemedik. Neyse söz verdik, ‘gelip kıvırtacaaz içeride’ diye. Derken anladığım kadarıyla çalgıcılardan biri, bizi görünce, 'ya kardeş, ablayla kıvırtırken aynadan gördüm sizi. Çengi kadromuz boşaldı da, düğün var kimse oynamıyor. Bi kıvırtsanıza içeride' demez mi? 'Yok almayalım ama bir bakalım' dedik de içeride Osmanlı tarzı bir düğünde yarısı başörtülü, yarısı sakallı insan var ki, niye dans edilmediği gayet açık. Tabana kuvvet kaçtık.

Çok geçmeden ağırlıklı olarak İstanbul dışında bir hayatı olan Burcu’nun normal ve alışılagelen hayatına geri dönmesi ihtiyacı doğdu ki, bu ister istemez benim İstanbul’da sosyal hayat için daha çok iş arkadaşlarımla takılmama yol açtı. Nitekim böyle günlerin birinde Ozan ve Çınar’la Pprofilo Alışveriş merkezinde bir film izleme isteğimiz oluştu.

Malumu vechile bizim insanımızın, hele de az buçuk mürekkep yalamış, kanı damarlarında deli deli akıyor, ama ortama girme konusunda sıkıntı yaşayan cinstense, sosyal hayattan anladığı sinemaya gidip film izlemek, sonra da filme çeşit çeşit kulplar takmak suretiyle muhayyilesinin genişliği, fikirlerinin sınırsızlığı, bakış açısının farklılığı konusunda etrafa caka satmaktır. E malum biz de o sınıfa giriyoruz ya. Gidelim dedik bir filme de şöyle birbirimize caka satalım.

Önce Ozan hakkında bir miktar bilgi vermekte fayda var. Kendisi Çorumlu olmasına rağmen genelde onun yaptıklarını başkaları da yapar. Yani size davranış açısından yaptıklarını değerlendirirseniz, sıradan Çorumlulardan ayrılır. Ama bir Java kodu yazması vardır ki, onun yazdığını Çorumlu yazmaz. Bunun dışında ehli keyif bir arkadaştır ki, İstanbul sosyal hayatı için yanınızda bulunmasında fayda vardır. Bunun dışında Serdar Ortaç’a benzerliği nedeniyle Roxy çıkışlarında magazincilere az fırsat vermemiştir zatı muhterem, ama hala bunu kabul etmemesi de bilindik muhalefet yapısından kaynaklanmaktadır.

Ben evden çıktım. Arabayla geldim Ozanların evlerinin oralara ama Ozanların muhitini biliyorum, evi bilmiyorum. Büyük bir sürpriz neticesidir ki muhiti fazladan yol katetmeden, hatta kolaylıkla denebilecek bir şekilde buldum. Muhit de Dikilitaş’ta meşhur Darphane’mizin bulunduğu mekan ki, mekanı bilenler benim bile orayı neden zorlanmadan bulduğumu kolaylıkla anlamışlardır.

Artık evi bulmak için telefon edip Ozan’la irtibata geçmek kalmış geriye. Hatta belki park edecek bir yer önerisi almak gerekecek. Ama hemen hatırlatırım, daha önce sözü geçen bir mevzu vardı. Hani ulu şahsiyet Tolga Sert’i bir köprüde beklerken ‘neredesin, etrafta ne var, nereye geleyim?’ gibi sorulara cevaben bulunduğum yerin tarifi için sırf kıllığına civardaki büyük marketlerin adını okumak yerine etraftan gelip geçen veya park etmiş araçların plakalarını okuyor, sonra da ‘orayı biliyor musun?’ diyordum ya. İşte benim yine bunu yapasım tuttu. Akıllanmadım o gün şimdi de Ozan’ı kanırtıp sinir edecem. Gıcığım, gıcıksın, gıcık. Ozan sordu, ‘abi neredesin?’. Ben de ’06 MOG XX’ diye bir araç var, beyaz reno, park etmiş, tam arkasındayım, biliyor musun burayı?’ dedim demedim ki, Ozan leb demeden leblebiyi kavradı, ‘tamam abi, gördüm seni, benim arabanın arkasında kal, pencereye geldim ben de yukarıdan bakıyorum’ deyiverdi. Garibim sanmış ki ben onun arabasını biliyorum, yoldan geçerken görmüşüm, yeri de bulmuşum da gönderme yapıyorum ‘benim sana ihtiyacım yok, zaten buldum ben burayı’ diye şaka yapıyorum. Halbuki Ozan arabayı daha o hafta almış ki, benim markasından da plakasından da yana en ufak bir fikrim dahi yok. Çaktırmadım tabii, hala öyle biliyor olmasında fayda var.

Neyse biz çıktık Ozan, Çınar, ben vazgeçtik Profilo’ya gitmekten, Taksim’e gidelim dedik. Ama arkadaşlar ekabir sınıfından. Taksim yakın, ne o öyle park parası, trafik derdi falan çekilir mi, arabaları parkedip Taksim’e taksiylen gidecez. Ee, Taksim’e de taksiylen gidilir zaten. Adı ‘Arabam’ olsaydı, arabaylan giderdik gibi mesnetsiz, anlamsız, sıradan espriler de yaptık, ilk yapan arkadaşı da kınadık, valla kim yaptı hatırlamıyorum ama genellikle yapanı hatırlamıyorsam ben yapmışımdır. Sonra bu esprilere gülenleri de kınadık. Sonra güldüğümüz için kendimizi de kınadık.

Şimdi yine araya girmekta fayda var. Ben de Çınar’da korku filmlerinden deli gibi korkarız. Hani adında korku geçiyorsa, korkmamız gerektiğini düşünür de mi korkarız, yoksa bize korkunç gelir de mi korkarız? Yoksa yönetmenler üzülmesin diye mi korkarız bilmiyorum ama o kadar korkarız ki, örneğin ben korku filmi diye başlamış ama sonra film çok geyik olunca, senaryosu tamamen değiştirilerek komedi filmine dönüştürülmüş olan Evrim (EVOLUTION) isimli filmde bile bir kaç sahnede korkudan altıma kaçırıyordum. E Çınar’ın durumu da farklı değil, hatta korkudan yana eksiği yok fazlası var. Hani aramızda korkmayan bir Ozan var, ama o da malum, hani çok da kısa, cüssesiz falan değil ama benim ve Çınar’ın yanında canı cebinde dolaşıyormuş gibi kalır ki, Ozan’a itimat ederek korku filmine falan girilmez. Ben bunu bilir bunu söyler bunu tatbik ederim, ama bizim Çınar ne zaman bir araya gelsek ‘sinemaya gideceğiz’ diye, kaşınır dururi korku filmi diye bastırır, allem eder, kallem eder, korkmam der, oğlum cüssenizden utanın der, peşine takar götürür.

Sonra filme gireriz, hadi ben korkuyorum da çaktırmıyorum, beş dakika sonra Çınar kıvranmaya başlar. ‘Yav gece gece bu kadar kasılmaya da ne lüzum vardı, adam gibi bir komediye gitmeyerek ne halt ettik biz böyle’ falan diye. O gün artık tongaya gelmiycem demiştim ama sinemalarda ipe sapa gelir herhangi bir film bulunmamasını da fırsat bilen Çınar’ın ısrarlarına dayanamayarak, eh Ozan’ın da, ‘ben sizi korurum, korkunca elimi tutun’ güvencesi altında ‘Üçüncü Göz’ müdür nedir, içinde korku ve gerilim öğeleri taşıdığı aşırı belirgin bir filme bilet almış bulunduk. Gece 12-02 gibi bir seansa da girdik. Tabi son pişmanlık fayda etmez, birazdan kıvranmaya da başladık. Ben sağıma soluma hakim oldum ama Çınar artık o telaşla Ozan’ın elini mi tuttu, ne yaptı bilmiyorum. Filmin önce arasını, sonra sonunu zor getirdik. Büyük bir rahatlama neticesinde çıktık bir beş on dakika yürüdük İstiklal’de, evlere dağılacağız. Ama ben o gün yalnız kalacam evde. Hani alışığım da ama bir miktar da tırsmıyor değilim. Malum ev giriş katı, gece 02:00’de sinemadan çıkmış, bir de korku filmi izlemişim. Hani ‘benim’ diyen pehlivan tırsar ya, durum aşağı yukarı böyle.

Eve geldim, yorgunum zaten, geçtim yattım, uyumam da uzun sürmedi ama uyanmam da uzun sürmedi. Nitekim benim uykum tavşan uykusunu andırır. Öyle en ufak bir ses, gürültü, hışırtı, kıpırtı, hatta kendi horultumdan bile uyanabilirim. Genellikle sesin kaynağından uzaksam, veya ses kesildiyse, neden uyandığımı da pek kestiremem. Nitekim yine öyle oldu. Uyandım ve deli gibi uykum var, hatta yorgunum ama bir sesten dolayı uyanmış olduğumu tahmin edebiliyorum.

Bu arada o zaman bizim salonda kapı yok, onun yerine adını çıkaramadığım, böyle yere kadar uzanan püsküllü ip gibi şeyler var ya tüm kapıyı da kaplayan, onlardan var ki, ben tekrar uyumaya çalışırken salondaki kapıdan işte o püsküllerin hışırtısı geldi. İşte o anda radarda düşman uçaklarının ani saldırısına şahit olan üçüncü sınıf ülkenin deneyimsiz askerine döndüm ki, bende ne uyku kaldı ne başka bir şey. Evde gezinen bir şeyler var ama nedir bu, kedi köpek olabilir mi? Olabilir elbet, ekim ayındayız havalar sıcak hala, pencerenin biri açık kalmıştır, ama kapatmamış mıydım pencereleri? Kapatmıştım, hangisi açık olabilir. Hem kedi olsa geçerken o kadar hışırtı yapar mı, püsküller tam yere değmiyor, biraz havada kalıyor, altından kedi sığar mı? Bilmem ki. Yok yok, pencereler kapalıydı, her ne girdiyse kapıdan girdi ki, ben o sese uyandım. Pencereden girmiş olsaydı giren şey, uyanmazdım ki. En fazla, o da belki şimdi ki hışırtıya uyanırdım. Çınar ya, gidecek başka film yok muydu? Şimdi üçüncü gözüm olsaydı, görürdüm ne var salonda, veya nutfakta. Acaba bu hışırtı ile salondan mı mutfağa geçildi yoksa mutfaktan mı salona? Aa, o da ne, benim yatak odamın kapısı açık, etraf da karanlık ama kapımın tam önüne doğru bir el lambası tutulmuş gibi kırmızı renk bir ışık, ışık hareket ediyor. Yuvarlak bir ışık. Hırsız var evde kesin. Adam benim varlığımdan haberdar. Tabi ayakkabıları ortada çıkardım. Okan’ın da kapısı açık, oraya el lambası tutuyor ki, içerde miyiz, hangi odadayız anlasın. Işık ileri geri hareket ediyor. O ışığın arkasında daha zayıf bir ışık daha var. Tam arkada ayna var, oradan mı yansıyor ikinci ışık. Öyle olsa gerek. İkisi de ileri geri hareket ediyor. Okan’ın yatağı koridorun ucundan görünüyor. Dolayısıyla Okan’ın evde olmadığını biliyor artık adam. Ama benim odada biri olduğundan da emin. Bir tıkırtı, ama çok hafif, ee, yerler halı, ses çıkmaz ki çok yürürken. Gene bir hışırtı. Hırsız salona girdi. Artık salonda adam. Belli ki bu tarafa gelmeyecek, salondan ne alırsa alacak ve gidecek. Ama ya gelirse. Ulan herif de geri zekalı haa. Biraz evi gözlediyse Okan’ı beni, ablamı, hatta kardeşimi falan görmüştür. İlk kez ben evde tek kalıyorum. Zaten hap kadar ev. Salonda kesin birileri yatıyordur. Ama ya siteden biriyse ve gittiğimizi düşündüyse? Malum, ablamlar ve kardeşim ve hatta Burcu tantanalı bir törenle gittiler neredeyse. Evet evde hırsız var ve evde sadece benim olduğunu da artık biliyor. Ama çok ses çıkarmadı henüz.

Dün bir yazı okudum, evinizde hırsız varken yapmanız gerekenler. Ses çıkarın ve varlığınızı belli edin ama yerinizden kalkmayın diyordu. Ses mi çıkarsam. Ama ses çıkarırsam ve herifte herhangi bir alet edavat varsa direk üzerime gelmez mi? Hem böylece benim eğer saldırma girişimim olacaksa da herife hazırlanma fırsatı vermiş olurum. Adam ses çıkarmadı çok. Normalde bu sesten herhangi biri uyanmaz. Benim odadan da ses gelmedi, belki evde olduğumu da bilmiyordur. Tabi ya, ortalıkta ayakkabı var ama ortam karanlık, belki görmedi, belki çok ayakkabıdan biri sandı. Zaten benim araba da sitede değil. Evde tek ayakkabı mı olur sanki? Yok yok, evde olduğumu bilmiyor. İyisi mi, ben herife saldırayım. Ama neyle? Tornavida ortalardaydı, biraz ileride masamın üstünde, uzansan alırım, aldım. Bir elimde tornavida var artık. Hemen yanımda etejerin ilk çekmecesinde de makas vardı ama kocaman. Sessizce kıvrıldım, onu da aldım. Artık bir elimde tornavida bir elimde makas. Şimdi sessizce salona doğru seyirtmek lazım. Ama adam hiç ses duymamalı. Yerler halı, çok ses gitmez. Adama saldırdığımda herif neye uğradığını şaşırmalı. İyi de elimdekini herife mi saplıycam? Zor, çok zor, tereddüd edersem, herifte de bir şey varsa ne olacak. Daha önce 6 yaşımda başıma geldi. Katıldığım tek sokak kavgasında herifi tuttum ama gözüne yumruk vurmadım, o benim gözümü morarttı. Herif ölürse, bacağına doğru sallamak lazım. İyi de püsküllerden geçerken ses çıkacak, adam doğrulur o sırada. offffff ne zor iş bu. Hadi doğrul, oğlum evini soyuyorlar, kocaman adamsın. Ulan iki kişi olabilir mi? Yok artık, boşver...

Doğruldum. Ayaklarımın ucuna basa basa sessizce kapıdan çıktım. Koridordayım. Ses yok salonda çıt çıkmıyor. Acaba anladı mı geldiğimi? Ben yine ayaklarımın ucuna basa basa, üzerine atılırken bağırsam mı? Yok, hiç gerek yok, neme lazım. Herifin dal ayaklarına, çiz bi tarafını sonra kapıyı vur çık git. Ondan sonra sitenin bekçisi var, evden kaçamaz, hatta dışarıdan da kilitlerim kapıyı, anahtar da hemen ayakkabılığın üstünde bir yerlerdeydi. Aha anahtarı da buldum. Koydum pijamamın cebine, püsküllerin arasından daldım hızla püsküllerden acaip bir hışırtı yayıldı atlıycam ama hedef yok. Perdenin arkasında veya çekyatın arkasına mı gizlendi. Açtım ışığı, yok bir şey, eğildim çekyatın altından bir ses, MİYAVVV, ama nasıl korku dolu. Hayvan bir ürkmüş, bir ürkmüş, hem bu kedi sitenin kedisi tanıdık, ama o sırada ben nasıl sinirliyim. ‘senin gelmişini geçmişini’ diye diye saydırıyorum. Yahu sen nereden girdin buraya, bütün pencereler kapalı. Ben döndüm baktım mutfağa, çöpü dökmüş geri zekalı hayvan saçmış ortalığa, beni öyle uyandırmış, mutfak penceresi hafif aralık ama sıkışmış, tam kapalı değil, normalde kedi giremez ama girmiş bir şekilde sonra çıkamamış. Bir iki salona gitmiş gelmiş, etrafa yaymış bu arada çöpleri. Gözleri gece parlıyor ya hayvanın, benim gördüğüm o kırmızı renkteki el feneri benzeri biri kuvvetli biri zayıf ışık da gözleriymiş işte. Bu arada kedi peşime takıldı, ben nereye gidersem oraya gidiyor, korkuyor ama yalnızlıktan da korkuyor. Mecburen attım dışarı, sinirlerim tepeme çıkmış zaten, sonra da gittim yattım uyuyamadım.

İstanbul'da Bir Figüran - 3

FERAHLIĞA MAZHAR EDEN TEBDİLE ŞAYAN MEKAN

Eee, artık iş zamanı gelmişti. Taşınma izni bitti, bi taraftan işleri hallederken, bi taraftan da işe gitmek lazım. Ablam, kardeşim, Burcu hala evde. Yemek yapıp ev topluyorlar. Biz Okan’la ve Okan’ın arabayla 8:45'te evden çıktık. Geldik geldik, bizim kule İstanbul’un bilumum yerinden gözüküyor zaten. Ev de yakın aslında ama trafik bi kilitlendi, 'yahu benim bina orada, ben onu görüyorum, o da beni görüyor, ama niye ulaşamıyorum' şeklinde bir muhabbet. Hayatımın her döneminde ve her mekanda gördüğüm yerlere ulaşabiliyorken, burada niye olmuyor? Trafik ilerliyor da bazen ileri, bazen geri, mehteran takımı gibi. Yanımızdaki aile, arabada gazete okuyor. Ben de bir ara fırsatını bulup indim arabadan, gazete aldım geri geldim araba yok. İlerlemiş trafik, Okan 100m ileride ama duramıyor. Ben de arkadan koşturuyorum. Yok yani, çocuk uğraşıyor durmak için ama, 3 sn dursa, arkadaki 300 araç birden Okan’la akraba oluyor. Oradan çıkan sesle neler yapılır, operalar, senfoniler, sol ve la notalarının değişik seslerle bezenmiş durumunda kornalar. Otobüsler sol sesi çıkarırken minibüslerden pes bir laaa çıkıyor. Bir de bazı minibüsler var, kornaları taverna orkestrası gibi, zaten şoförleri de takdim yapıyor. 'Ahmet bey siz de mi buradasınız. Dün de önümde trafiği yavaşlatıyodunuz, peze...', kornadan da ses geliyor 'naranan naaa niii'. Ben bu şartlar altında 300 metre kadar koşarak Okan’ı yakaladım, bindim arabaya, açtım gazete okuyorum, ama Okan’ın gözü de gazeteye takılıyor. Arkadan ses 'daat'. Okan 5 metre ileri gidiyor, trafik duruyor, Okan’ın göz yine gazetede. Arkadan bi daha aynı ses 'daat'. Nihayet arkadaki dellendi. 'Ulaan, Ankara’dan gelince unuttun mu arabayı nasıl kaldıracaanı, gaza basınca kalkıyor bu meret'. Biz biraz da sinirden sürekli gülüyoruz, arada Okanla söyleniyoruz, ikimiz de dertliyiz, 'Ankara ne iyiydi' diye ama ben bi taraftan da şarkı söylemeyi unutmuyorum. Rast makamı curcuna usulü ağır aksak, 'ah güzel İstanbul, aah güzel İstanbul, aah güzel İstanbul, sen benim canımsın' diye. Fark ettim ki, Okan bana bakıp bakıp 'la havle' çekiyor. Mecburen sustum.

Gidiyoruz öyle de şimdi, kuleye geldik, artık bi yerlerden dönmek lazım. Anayoldan çıkıp kuleye giricez, bi yerlerden girişi olması lazım bu meretin. İstanbul’un bi acayip özelliği de yol sorulunca ortaya çıkıyor. Ne sorarsan sor, şöyle bi yanıtla karşılaşıyorsun, 'dümdüz git, 500 metre ileriden sağa dön'. İyi de, yol düz değil ki, daha 100 metre gidiyosun, çatallaşıyor. Düz diye sağa mı giricen, sola mı? Tabi el yordamıyla değil de, tahmin, mülahaza falan, bi yönlere gidiyorsun da, 500m ileride bakıyorsun, sağa doğru 7 ayrı giriş var 10'ar metre arayla. Ee napcaz şimdi? Bir de şöyleleri var, 'abi, bak şimdi, sağı takip ederek düz git'. Lan sağı takip edeceksem, nasıl düz gideyim. Ben güzelim Ankara’da hiç öyle yol tarifiyle karsılaşmadım. Bir de insanlar hiç yer adı söylemiyorlar. Şunun sağından dön falan yok, hani ne bileyim şöyle mesela, ‘abi bak şimdi, 500 m ileride bi bakkal var, Tosunludere Bakkalı, onun sağından yokuş aşağı bi yol iner, o değil sizin ki’ falan. Böyle bir yol tarifine bile razıyım ama o bile yok. '500 m ileriye git' deniyo mesela, gidiyosun, 150 m sonra yol bitiyor. Velhasıl, böyle nedenlerle biz yol sorup, oradan bi yerlerden çıkınca, 10 dk kadar önce önünden geçip sadece bir giriş yeri aradığımız meşhur İşkulenin biraz ilerisinde, yani Fatih Sultan Mehmet köprüsünün üzerinde bulduk kendimizi. Orada Okan’ın verdiği tepki ise, tepkiler konusunda tüm ardından gelen tepkilere ilham kaynağı olabilecek niteliktedir ki, köprü turnikesinin orada Okan, 'Hasan, eğer yanılmıyorsam bu köprü bizi karşıya geçirecek, biz yanlış yolda olmayalım?' dedi, ve biz karsıdan dönecek bi yer bulup, üzerine de köprü geçiş parası verip, geri döndük. Yine benzer yol sormaları ve 'sağı takip et, sola yol gelince dön, yolun karşısına geçince, yolun karşısına geri geç' gibi manalı ifadeler eşliğinde, 8:45'te başlayan yolculuğumuz, 11:43:25 sularında kulede son buldu. Nice başka maceradan sonra (ki yazının devamında kule tasvirini de okuyabilirsiniz) katımıza çıktık. O gün geleceğimizi bilen ve bize sürpriz hazırlayan arkadaşlarımızın bakışları arasında müdürümüz bizi odasına çağırdı ve 'çocuklar, ben ilk gün 13:15 de gelebildim, sizinle ne kadar gurur duysam azdır' mealinde bir şeyler söyledi, ve bizim popomuzu gururdan tavana vurdurarak yerimize uğurladı.

Şimdi kule, kule falan da, nedir bu kule, ve nasıl bi şeydir, ona bi bakalım. Öncelikle kulemizin kat sayısı kimse tarafından bilinememekte. Asansörde bir şeyler yazıyor, ama bir de bizim kullanamadığımız VİP asansörü var oraya da tanıdığım hiç bir VİP olmadığından bakamadım, soramadım da. Ama bir girişi var ki, akıllara ziyan, evlere şenlik. Zaten, arabayla kule civarındaki ana caddelerden, 4. levent okları istikametindeki o daracık sokaklara girip, üzerine bir de kule otoparklarına yönlenebilirseniz Hockenheim, Spa, Suzuka, Silverstone hak getire. Tüm platformlarda kazasız belasız yarış bitirebilirsiniz. Hani belki Schumacher’i geçemezsiniz ama, Coulthard, en kötü Frentzen ayarında derece yapmanız mümkün.

Şöyle düşünün. Ana caddeden 160 derecelik bir virajla bir tünele giriyor ve buradan aslen tek yön olan ama çift yön olarak kullanılan bir sokağa 95 derece virajla sapıyor, ilerideki çataldan, kenara park etmiş araçlar nedeniyle sadece tek araçlık geçiş yeri olan bir yerden ve ters yönde olduğunuzdan dolayı, yokuş aşağı gelen ama 45 derecelik viraj ve sonrasında da yanlış park etmiş araç nedeniyle karşıdan görünmeyen araçlardan kurtulabilirseniz, işte o aralıktan geçerekten, yine ters yönde yokuş tırmanıyor, bu arada karşıdan gelen araçlara, durup sağa çekerekten yol veriyor, ve sonrasında 45 dereceye yakın bir eğimde aracınızı, öndeki park etmiş araçlara sürtmeden sola kaçırarak kaldırıyor ve böylece ilerlerken - en vahimi burası - daha da dikleşen, tahmini 60 derece eğimli bir yokuşla 110 derece sağa, görünmeyen ve iki tane de kasisle sizi yavaşlatan, yavaşlamazsanız zıplatan bir kapıya doğru ilerlerken, bu arada bir taraftan da giriş kartınızı cebinizde ararken, aniden önünüzde beliren turnikenin hemen yanında turnikenin readerine kartınızı okutmak için duruyor (bu hakkaten zor, çünkü readerler, kartlar kendilerine tam olarak bitiştirilmedikçe kartı okuyamıyorlar) ve sonra o dik yokuşta aracı kaldırıp ikinci kasisi geçip, ayni şekilde readeri olan ikinci turnikeye de kartı okutup, ardından spiral seklindeki ucu bucağı belirsiz tünele dalıyorsunuz. Bir km kadar döndükten sonra da park edeceğiniz, yerin bilmem kaç metre altındaki park alanına gelip, şansınız varsa park edecek yer buluyorsunuz.

Park ettiniz ama bitmedi. Seksen tane asansörden (yuh, abarttım hem de bayaa abarttım, ama 45 tane falan var) doğru asansörü bulup (her asansör her kata çıkmıyor, yer altı ve yer üstü asansörleri de farklı yerlerde) o asansöre binip kata çıkıyorsunuz. Burası çok problemli değil ama eğer, örneğin 32. kattan aşağı iniyorsanız işte o zaman felaket. Asansör serbest düşme ile birinci kata kadar gelip, orada durmak için ivmelenmeye başlıyor ki, kan beyninize sıçramak için vücudunuzdaki tüm damarlara aynı anda hücum ediyor. Yok yok mecazen değil, gerçekten. Tabi, şimdi bazı şeyleri daha iyi anlamak mümkün. İşe başvurduğumuzda bizden, tam teşekküllü bir hastaneden heyet raporu istemişlerdi. Raporun üzerinde şöyle yazıyordu. 'Her iklim ve koşulda, Türkiye’nin her yerinde ve her binasında yazılım uzmanı olarak çalışır'. Demek ki binadan kasıt burasıymış. Tabii bir de raporun öteki tarafı var, 'Türkiye’de her koşulda yazılım uzmanı olarak çalışır ama Romanya’da hosteslikten ötesini yapamaz, Bulgaristan’da da ancak inek sağar' gibi yorumlar da yapmak mümkün o rapora istinaden.

Bu sağlık raporu demişken aklıma bir iki anektod geldi de onları da paylaşayım dedim bu arada. Bankaya kabul almışım ki, giriş şartlarından biri de, tam teşekküllü bir hastaneden sağlık raporu almak. Hastaneyle de anlaşılmış. Rapor Ankara Hastanesi’nden alınacak. Atladım gittim Ankara Hastanesi’ne. Aylardan Ağustos, yıllardan 1999, günlerden kaçtı hatırlayamadım ama saat sabahın 9’u ile 10’u arası bir zaman. Bu arada o gün yüzyılın son güneş tutulması da var. Arada da onu izleyeceğim.

Heyet raporu alacağız ya hani, başlamak lazım bi yerlerden, gittim önce kan tahliline. Kadıncağız var bi tane, tüm tahlil işlerine o bakıyor. Yani kan tahlili bitince bilumum abdest çeşitlerinin (hoş bi büyüğü var bunun bir de küçüğü) tahliline de o bakacak. Kadın azıcık aldı kanımızdan, tabii adettendir diye yüzümüzü buruşturduk falan, canım da yanar aslında ama erkekliğin şanına yakışmaz şimdi laf söylemek, dedikodu üretmek veya lakırdı yapmak, sustuk tabii. Kadın baktı, ‘al’ dedi ‘bunu koluna bastır’, ve elime alkollü bir bez tutuşturuverdi. Ben de bi taraftan bastırıyorum, bi taraftan da ‘acaba ben AİDS olmuş muyumdur?’ diye düşünüyorum. Mesela aklımdan şeyler geçiyor, ‘kaç kez berbere gittim, benden önce kim tıraş oldu, dişçi acaba bende kullandığı materyalleri o mikrodalga fırına koyunca ama AİDS virüsü de varsa bunlarda (hani pense benzeri aletler var ya) fırında AİDS virüsü kızartma olmuş mudur’ falan. Bi taraftan da hesap yapıyorum. ‘Her ay bir kez berbere gittiysem, 20 yaşımdan önce olamazdı zaten, yaygın değildi, ama arada saç uzattım iki kez, 3-4 ayda bir gittim onları da düşersek’, falan. Yok yok valla doğru, o Ankara Hastanesi’nde bir kan verince öyle düşünüyormuş insan. Tabii bu anlamlı düşünceler içinde kolumu bastıracaktım ya. Onu biraz savsaklamışım, kolum şişmiş. Gittim kadına. ‘ama ama benim kolum şişti’ dedim, ‘beyefendi, bakın böyle bastıracaktınız’ deyip gösterince benim kolum şişmekten vazgeçti. Hatta azıcık da içine göçtü.

Böyle başladık ki; sıra geldi bilumum abdestli tahlillere. Bu abdest lafı da ilginç bir tanımlama aslında. Köken itibariyle Farsça olan bu tamlama aslında su=ab ve el=dest sözcüklerinin bir arada kullanılmasıyla oluşuyor ve hatta bir temizlik eylemine işaret ediyor da nasıl oluyor büyük abdest deyince kenefi tavaf (eylem olunca öyle de isim olunca daha fena, sözlük karşılığı katı insan dışkısı) deyimini karşılıyor hala anlamış değilim. Neyse bu muhabbet uzarsa beni de sizi de çok açmaz. Ben bu muamma ile yaşama pahasına bu muhabbeti burada kapatıp olaya kaldığım yerden devam ediyorum.

Gittik yine aynı hatuna, zaten elimizdeki heyet raporu isteme formu şeklinde isimlendirebileceğim kağıdı gösterince onlar ne yapacaklarını biliyorlar. Sıra da abdeste gelmiş. Ama kadın bi kap verdi kocaman hani. Yani ‘bunu dolduracaksınız’ şeklinde bi kışkırtıcılık var ama sadece küçük abdest. Tamam da bunu sanırım sadece ben biliyorum. Ben kabı aldım, dışarı çıkıyordum ki içeriye bir koku ile birlikte bir adam daldı. Adam kaba doldurmuş büyük abdesti. Kadın şaşkın ‘ama beyefendi siz..., yani siz..., ehm, siz sıçmışsınız’, dedi. Tut kendini tutabilirsen. Adam da durdu ve ‘ama kap çok büyüktü, ben de düşündüm ki’ dedi mahcup mahcup. Derken arkadan bi kadın geldi. Elinde kocaman kap, tamam doğru abdest, ama silme ağzına kadar sidik dolu. Tahlilci kadın yine durdu ve ‘ya hanımefendi, bi parçacık yeterdi’ deyince kadın, ‘duramadım ki’ dedi. Ben kopmuşum bu arada ve bi parçacık için yarım saat bekledim tuvalette.

Velhasıl benzer olaylar arasında en son ruh ve sinir hastalıkları bölümüne yollandık. Upuzun bi sıra var. Yarısı benim gibi müstakbel İş Bankalı, diğer yarısı muayeneye gelmiş insanlar. Bi kadın doktor geldi ve şöyle bir vecize söyledi. ‘normaller sağda sıraya girsin’. Yani kadın muayeneye gelmiş tüm hastaları direk anormal diye nitelendirdi ya. Bu önyargıyla da artık onlara ne yaptırmıştır kim bilir. Bize mi ne yaptırdı. Asker yoklamaları vardır ya, sağa dön, sola dön. Tam o sırada içerideki başka bir kadın bağırınca ‘ay, ay güneş tutuluyor’ diye ne sırada kimse kaldı, ne de bizi muayene edecek doktor. Hemşirede hepimizin kağıtlarını normal diye damgalayıp gönderdi. O gündür bu gündür normal olduğuma kanaat getirmiş bulunmaktayım. Zaten hastaneden de tescilli.

Heyet raporunu bırakıp kule mevzuuna tekrar dönersem, kuleye giriş böyle işte, bizim şirkete başvuru yapacaklara duyurulur. Artık giriş sınavını kulede açıp, katılacaklara da yetenek testini insanların eline harita tutuşturmak suretiyle,' bak şimdi, 24. kattaki kırmızı elmayı bul, onu, uygun asansöre binerek 19. kata götür. Oradaki dibi tutmaz teflon tencereyi al, 16. katta Avni Bey'den de yumurtaları al. 19.kata merdivenlerden çıkıp ve de uygun kapıdan girip, Zehranım'ı gör. Ondan da biberleri al. Sonra, 27. kattaki bilgisayarlara gidip, İnternet erişimli bir bilgisayar bul be oradan zıttırı.vıttırı.com adresindeki, biber ve yumurta ile teflon tencerede biberli yumurta nasıl yapılıra tıkla, oradan ‘kardeşim ne biberli yumurtası, iki tane de domates bul, menenem yap işte’ şeklinde gelişen ve azar niteliği taşıyan uyarıyı oku, sonra alttaki menemen tarifini ezberle. 8. kat sunucu odasından domatesleri al, 12. kata gel. mutfağı bul, tarifi bilfiil uygulayarak menemene başla ama baharatları unuttuğunu farkettiysen 46. kat toplantı odasına bir uğra. Getir bakiim olmuş mu? Elindeki elmayı mı napcan? Naaparsan yap. Onu da mı biz söyliycez? Hm fena olmamış sanki ama bu bize yetmez. Aşağıdaki marketten de susamlı kandil simidi getir 250 gram.’ Şeklinde bir sınav yapabilirler. Ben olsam öyle yapardım. Hem zeka, ezberleme kapasitesi, yön bulma yeteneği ve pratik bilgileri kullanma becerisini ölçmüş olur, hem de arada karnımı doyururdum bir güzel.

İlk gün de binayı tanıyarak geçti zaten, bir de bol miktarda yer arayarak. Akşam da, ablam ve kardeşim artık evden ayrılacaklarından, Emirgan Korusu falan gezdik durduk. Evde biraz daha düzenleme çalışması yaptık, sonra da yattık uyuduk. Bir sonraki gün de, sevgili ablamı ve bir o kadar sevgili kardeşimi, daha televizyon seyrettirememiş olmanın verdiği bir utançla, gözyaşları arasında uğurladık. Ben, Okan ve Burcu kaldık baş başa.

Ertesi gün işyerine kazasız, belasız geldikten sonra, bu kez işyerinde bir sorunla karsılaştık. Bir virüs tüm kuleye bulaşmış. Bu işle ilgili grubun tüm kuleye yetişebilmesi mümkün olmadığından tüm bilgiişlem çalışanları ikişer kişilik gruplar halinde 4er kata dağıtılarak disketlere yüklenen fikslerin bilgisayarlara aktarımı sağlanacakmış. Hemen Çınarla beraber bir araştırma yapıp, doğru katların hangileri olduğunu soruşturduk ve rakipleri bertaraf ederek işe koyulduk. (doğru katlardan kasıt için hafızanızı çokça zorlamaya gerek yok, malum bizim bilgiişlem katları silme erkek) Bu kattaki muhabbetler, tamamen başka bir yazı konusu, ama değinmeden geçemeyeceğim bir iki şey var.

Öncelikle çıktığımız katlarda ilk olarak bizi elimizde disketlerle gören herkesin söylediği ilk şey ‘Uzanlar’dan mı geliyorsunuz?’ sorusu oldu. Hani malum tam da o dönemde Uzanlar durup durup bizim şirkete saldırıyolar ya. Şimdi düşünün ama, iyi giyimli, boyları 189 ve 198 cm olan iki yakışıklı bilgisayar yazılım uzmanı ellerinde disketlerle hiç tanımadıkları ve daha önce hiç görünmedikleri bir binada dolaşıyolar. Nasıl şüphe çekmez ki? Ama yadırgamadık zaten. İşin ilginç yanı, biz bu esprilerin hepsinde de ‘evet, onlar gönderdiler, işi bitirip gitcez’ dedik ve kimse de ne yapacağımızı veya kim olduğumuzu dahi sorgulamadan bilgisayarlarını teslim etti.!!!

Tabii bir de şu olay var değinilmesi gereken. Bir müdürün odasına yöneldik ve bilgisayarının başına geldik fiksleri yüklemeye. Adam 'çocuklar programlar açık kalsın, desktop yerine başka bir yere atın, önemli şeyler var orada' dedi, fakat çok gecikmişti. Ben üstteki Excel dosyasını aşağı indirince bir anda ekranda karşılaştığım şey ,yoo, hayır, müstehcen bir şey falan değildi ama adam Starcraft oynuyordu, ve oyunu dondurup, üzerini de boş bir Excel sayfası ile kamufle etmişti. Çınar, ben, müdür karşılıklı gülüşüp geçtik.

Çınar dedim de, bu Çınar dediğim arkadaş hemen öyle geçilecek biri değil. Rivayet olunur ki, Çınar doğunca, babası ve annesi hem aklı, hem boyu uzun bir oğul olsun isteyerek adını Çınar koymuşlar çocuklarının. İşte bu Çınar’da bu isteği kırmamış olacak ki, yüksek zekası bir yana, bu zekayı yüksek bir yerlerde taşıması ile de ünlü. Yani açıkçası, Çınar için yüksek zekalı bir birey dediğinizde, tevriye yapmış oluyorsunuz. Bildiğiniz üzere divan edebiyatında bolca örneği bulunan tevriye sanatı, bir kelimenin aynı anda ve aynı kullanımda birden fazla anlama gelmesi ve tüm anlamlarına eşit uzaklıkta durması şeklinde ifade ediliyor. İşte bu sanatın kullanıldığı örneklerden en iyilerinden biri de, Çınar için yüksek zekalı demek. Zira bu arkadaşımız, zeki olmasının yanı sıra, 198 cm boyunda, yani zekasını yüksekte taşıyor. Zaten Çınarla beraber dolaşmak, sürekli bir çınar gölgesinde oturmak, onunla yemek yemek de, çınar dibinde bağdaş kurup yemek yemek durumu yaratıyor ki, bencileyin köyde doğup büyümüş, köy hayatını çok seven insanlar nazarında ‘eşi bulunmaz bir nimet’ karşı konulmaz bir fırsat olarak da addedilebilir. Nazım Hikmet’in memleket hasretini anlattığı bir şiirinde öldükten sonra gömüleceği yeri vasiyet ederken:

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
Ve de uyarına gelirse
Tepemde bir de çınar olursa
Taş maş da istemez hani’

dizelerinde anlatılan çınar, eğer bir ağaç değil de hasbelkader bir insansa, kesin bizim Çınar’dır. Nitekim Çınar’ın da arada bir, ‘ben Moskova’ya Nazım’ın yattığı kızlar manastırına gidiyorum. Vasiyetini yerine getireceğim,’ dediği rivayet olunur ki, benim huzurumda böyle bir olay vuku bulmamıştır. Anlatanların yalancısıyım.

Şimdi bu işyeriyle ilgili anlatacak anı o kadar çok ki aslında, ben hepsini bırakıp biraz da işyerinde kendi durumumdan bahsedeyim. Tabii insanın kendi hakkında konuşması pek kolay değildir, pek de hoş değildir aslında ama söylemesi ayıptır, ben akıllı bir adamım. Yani tabii belli durumlarda şüpheye düşmediğim olmuyor da değil hani, özellikle eğer nezle ve grip benzeri bir illetten muzdaripsem kendimi pek akıllı gördüğüm de söylenemez. ‘ne alakası var’ diyenler çıkabilir ama hayatımda yaptığım salaklık diye addedilen birtakım etkinliklerin %90 küsürü ben nezle falan iken olunca, tabii insan böyle bir kanıya kapılabiliyor. Hemen bir örnek vereyim, bir gün hiç unutmam evdeyim. Evde dediğim, annemin evi. (bu biraz kocasıyla kavga edip evden annesinin evine ayrılan ev hanımı tabiri gibi oldu ama o anlamda değil) bir taraftan da gribim ve sürekli hapşırıyorum. Neyse, mutfak kapısını açıyorum ki lavaboya yetişeyim ama bir taraftan da hapşırasım geldi. Yalnız hapşırırken açmaya da devam ediyorum kapıyı. Kafayı geri atıp öne doğru hapşırırsın ya hani. Sen git, açtığın kapıya dik olarak kafayı bir çarp ‘KÜT’ diye. O an, grip bitti, baş ağrısı başladı. Tabii olaya şahit olan sevgili Meryem ablamla göz göze geldik (kendisi aynı zamanda en çok sevdiğim 3 ablamdan biridir)ve baş ağrısı altında uzun bir gülme aldı gitti.

Şimdi bu örnekte de görüldüğü üzere, ben genellikle grip zamanları hariç akıllı bir adamımdır hamdolsun. Bunu ispatlamak için elime geçen fırsatları da iyi kullandığımı ifade edebilirim. Ama eğer zeka tanımını ‘değişen durumlara göre uyum gösterebilme’ diye tanımlarsanız, bu konuda kesin sınıfta kalırım. Her ne kadar akıllı olsam da, benim salaklık katsayısı diye tanımladığım değişen durumlara uyum gösterme ters katsayısı değerim çok yüksektir. Niçin mi ters katsayı dedim. Çünkü bu durumda, salaklık katsayısı, değişen durumlara uyum gösterme katsayısının tersi, yani 1 bölüsü. İkisinin çarpanı sabit, onu da 1 alırsanız, herhangi birini kendi başına bir katsayı olarak kullanabilirsiniz.

Neyse işte, bu katsayı değerimi bu yeni binada bol bol test etme imkanı buldum. Şöyle ki, ofisin hemen dışında kat arasında kahve makinası var. Gidiyorsun, kartını koyuyorsun, kahve türünü, şeker, süt miktarını falan seçiyorsun. Kahveni alıyorsun, kartını alıyorsun, geri geliyorsun. Kartında da belli miktarda kredi yüklü, kahve aldıkça kredin azalıyor, kredin bitince para verip karta tekrar dolduruyorsun. Gayet çağdaş, otomize bi alet yani. Kısaca anlattım. Erkek yöntemi böyle. Hani bir mail geziyordu ortada, erkekler nasıl para çeker. Arabayı durdurur, kartı takar, şifreyi girer, miktarı yazar, parayı çeker, kartı alır, gider. Kadınlar nasıl para çeker? Arabayı durdurur. Aynada rujunu tazeler, arabadan iner, geri biner, arabayı stop eder, arabadan iner, geri biner, el frenini çeker, rujunu tazeler, arabadan iner, yan aynada yüzüne son bir kontrol çeker, bankamatiğe gelir. Şifrenin yazılı olduğu kağıdı çantada arar vs vs vs... Yok bu değil, yukarı da kahve makinası için anlattığım tanım erkek işi olan tanım. Buraya kadar herşey tamam. Benim yaptığımla aynı. Yalnız en sonda kartı alır gider kısmı var ya..? Bende o kısım eksik. Kart hep makinada kalıyor. Yarım saat sonra bir ses. ‘Hasan kim?’ ‘benim...? ha kartım mı kalmış? Sağ olun.’ Bu sayede, işyerimdeki daha ilk iki günde bayağı bi ün yaptım. Önce kattaki herkes kartımı getirerekten benimle tanışma şerefine nail oldu. Arkasından öbür katlara geldi sıra:

’Meraba, ben 4. kattan Mualla, kartınızı unutmuşsunuz da’.
‘ha memnun oldum, ben de Hasan, teşekkür ederim’.
‘canım ben sizi zaten tanıyorum, hani kartınızın üstünde adınız yazıyor ya, resminiz de var, ha ha ha’.

Ama Allah var, yani, o kartı hiç kimse kullanmadı, herkes benim kartı kullanmadan getiriyordu. Hepsi bir yana, ben artık olayı yeterince kabullenmiş olarak, şöyle gidiyordum kahve almaya. ‘arkadaşlar, ben kahve almaya gidiyorum, isteyenler ben döndükten sonra gidip kendilerine kahve ısmarlayabilirler’. Daha da ötesi, arkadaşlardan şöyle bir teklif geldi, gözlerim yaşardı. ‘Kart bulanlar telaşlanmasın diye bir yönerge yazalım’, şöyle: ‘kart bulduysanız, telaşlanmayın, muhakkak bir sahibi vardır, bizim kattadır, HASAN’A GİDER tabelalarını takip edin, bulursunuz, yerinde değilse de oraya bırakın’. Onunla kalsa iyi, aşağı kafeterya binasında şöyle espriler başladı. ‘Kahve içmeye gidelim mi çarşıda?’ ‘yoo ne gerek var, 6. katta bedava kahve varmış’. Bu arada özellikle Murat, Ozan, Çınar, Ahmet, Dilek ve Zekiden müteşekkil grubumun benim dışımda kalan şahsiyetleri bana kartımı taşımak için gide gele hepsi birkaç kilo verdiler ki, bu da en çok o sırada rejim de yapmakta olan ve de bu iş dışı mesai için en gönüllü durumdaki Dilek’e yaradı.

Ama bu tüm kart unutmalar içinde özellikle anlatılması gereken bir anı var ki. Şu an nezleyim yine yazarken, malum ayyaş gibi dolanıyorum. Dolayısıyla unutmuştum yazmayı, Çınar hatırlatıverdi, zira olay anında yanımdaydı. Bir gün benim kahve makinasında hiç kart unutmamam dert oldu sanırım. Aslında dert olmasından çok şaşkınlık yarattı. Neyse, özetlemek gerekirse; Çınarla beraber mutad tuvalet tavafımızı yaptığımız bir anın çıkışında kattaki bayan arkadaşlardan biri, ki kendisiyle de bu kart unutma vesilesi ışığında tanışmıştık, zikretme ihtiyacı duydu ve diyalog şöyle gerçekleşti:

‘Hasan bey, merhaba..’
‘merhabalar’
‘hayırdır bugün kartınızı hiç göremedik.’
‘kartımı mı? Nerede göremediniz?’
‘yani makinada hiç unutmadınız.’
‘ha, yok, yok da ondan, yanımda değil yani..’
‘içeride mi bırakıyorsunuz artık kartı, akıllıca...’
‘yok, bugün kartımı evde unutmuşum...’

İster inanın, ister inanmayın. Sonrasında ben uzaklaştım olay mahallinden ama anlatılanlara göre kızın içine girdiği gülme krizi, nihayetinde bir bayılma etkisi şeklinde tezahür ederek kronik birtakım rahatsızlıklara yol açmış. Artık beni görünce gülme krizine giriyor. Mümkünse yolumu değiştiriyorum beni görmemesi için. Yok gencecik kızcağız gidecek yani kalpten veya nefessizlikten. Umarım kalıtsal değildir. (düşünsenize, sizi gördüklerinde devamlı gülen ama neden güldüklerini bilmeyen bebekler, ne gıcık verici değil mi?) En sonunda ne oldu peki? Birer kulp taktılar kartların ucuna, ve tasma benzeri uzun fularımsı bir şey taktık uçtaki kulplara, artık boynumuzdan çıkarmamaya başladık kartları da ben unutmaktan kurtuldum. Her ne kadar aksi iddia edilse de, bu çözümün benim için düşünüldüğünden adım gibi eminim.

İstanbul'da Bir Figüran - 2

SANA GELİYORUM İSTANBUL

Her şey sıcak bir yaz günü muhterem büyüklerimizin işyerinde hepimizi toplayıp, 'Müjde! İstanbul’a taşınıyoruz' demeleriyle başladı. Tebdili mekanda ferahlık olduğunu okumuş yöneticilerimizden birileri bir kitapta, diğer yöneticilerimiz de deneyimleri ile onaylamış. Uzunca bir süre karışık duygular yaşadık gitmekle gitmemek arasında ama tabii ki sonradan kısmetimize tası tarağı toplayıp taşınmak düştü; bizim için yaban eller durumundaki kendisine yıllar önce bir tepeden bakılmış Aziz İstanbul’a.

Atladık geldik memlekete. Memleket burada İstanbul’a tekabül ediyor tabi, her ne kadar iliklerimize kadar hissedemediysek de henüz oralı olduğumuzu, ne kadar çok ‘memleket’ dersek o kadar çabuk alışırız buralara mantığından hareketle. Atladık geldik ama düşünüyoruz, 'memlekete hoş geldin’ etkinlikleri bünyesinde nelerle karşılaşacağız diye.

Yola çıkmadan bir gün önce, akşam toplandık ve eşyaları bir kamyona doldurduk. Aslında bu başlı başına bir olay, zira öyle nakliye firmaları ile uğraşmalar falan daha önce başımıza gelmiş şeyler değil. Ama insanın Filiz gibi belki hükümet gibi olmasa da (hani o kadar da abartmayalım) en azından kendi başına bir bucak hatta nahiye edecek bir arkadaşı, can dostu olunca, bu gibi sıkıntılar da çabuk çözülebiliyor. Ne mi yaptı? Önce geldi taşınacak malzemeleri ve ev eşyalarını süzdü, sonra gitti taşıma şirketini buldu, pazarlığını yaptı, şartlarını konuştu etti, hatta bir ara şirket kamyon şoforü olmadığını söyleyince kamyonu kendi kullanmayı bile teklif etti. Taşıma şirketi Filiz’i tanımadığından bu öneriyi ciddiye almadı ama bilselerdi bu hatunun şehirlerarası yollarda kamyonlarla cirit attığını, ne düşünürlerdi bilmiyorum.

Kamyonu bu nahiye arkadaşımız Filiz vasıtasıylan tuttuk da, malzememiz fazla değil diyerek çok da büyük olmayan bir kamyon tuttuk. Yani öyle tutmuş bu nahiye arkadaşımız Filiz. Yoksa ben kamyonu daha önce hiç görmedim. Olsun, zararı yok, Kamyon önce benim eşyaları sonra Okan’ın eşyaları alacak. Kamyon geldi, yayıla yayıla da yerleştirmeye başladık en başta. Benim eşyalar da rahat rahat sığdı zaten. Okan’ın da fazla eşyası yok. Yok da ben bi geldim Okanların evine onun eşyalar yüklenirken kamyona. İki adam üçüncü bir adamı ayaklarından tutup yüklemişler, hep beraber bir yatak itmeye çalışıyorlar kamyondan içeri. Ama görmeliydiniz manzarayı. Tabii fazla yayılmanın zararları. Bir şekilde halledildi ama bu sefer de arka kapısı kapanmıyor kamyonun. Ee, naparsın, bir takım eşyaları yanımıza alıp kamyonu akşamdan gönderdik, ertesi sabah da biz yola çıktık. Çıktık da, zırt telefon, pırt telefon, ‘kamyon eşrafı olaraktan biz eve geldik napalım?’ Oyala oyalayabilirsen. Bu arada ev de pek temiz sayılmaz, aradık ev sahibini, dedik, böyle böyle. O da dedi böyleyse böyle. Yani böyle böyle diyorum ki, anlatmayayım tüm söylediklerimi, çok da önemli değil. Yoksa sakladığımdan değil aslında. Ev sahibini de çok severim aslında. Çok düzgün, efendi bir adam. Kısaca dedim ki:

‘Sevgili ev sahibim merhabalar, ben sizin kiracınızım, hatırlar mısınız sesimden bilmem ama, şimdi biz tası tarağı topladık geliyoruz arkadaşımlan iki araba, ve de bir kamyon olaraktan, yok yok akşam sizde kalmayacağız, kalsak da sığmayız zaten sizin eve, güzel güzel parasını ödediğimiz evde kalacaz. Ha orayı kastediyorsanız, tabi ki sizde kalacaz. Ama kamyon bizden önce vardı, ev kirliymiş, eşyaları yerleştirmeden bi temizlense diyolar. Kamyon demiyo, nakliyeciler var içinde onlar diyo. İyisi mi, var mı oralarda bir temizlikçi, hani biz gelmeden ve de amcalar yerleştirmeden eşyaları ev temizlensin, yok yok ev kendi kendine temizlenmeyecek. Daha öyle bir sistem yok. Temizlikçi ayarlarsak bi tane, o temizleyecek ama biz yoldayız, zaten yol bilmiyoz, iz bilmiyoz, yolda iken daha da zor oluyo, siz yardımcı olur musunuz? Yok, yok siz temizlemeyin canım. Bir temizlikçi bulun, kapıcı karısı falan ne bileyim, parası neyse biz ödeyeceğiz. Pazarlık mı? Bilmem, kaça oluyorsa o kadar olsun, çok pahalı olmasın, yerleri yalamayacaz nasılsa, ama az buçuk temizlensin. Hım, efendim, sesim geliyor mu? Hasan ben Hasan, aloo. Ben sizi duyuyorum, siz de beni mi duyuyorsunuz, yani duyduğunuz ben miyim? E konuşalım öyleyse, ne güzel konuşuyorduk, yok ben hep duydum, sesiniz hiç kesilmedi. Telefonda sesiniz kesilmedi hiç demek istedim. Başka bişey kesildi mi bilmiyorum. Ne kesildi ki? Tamam tamam, söyleyeceklerim bitti. Hadi görüşmek dileği ile, bekleriz evimize yengeylen, çocukları da getirin isterseniz. Yoo, istemezseniz siz bilirsiniz. Bizden bu kadar şimdilik. Saygılar efendim.’

Şimdi özetle bunları söyledim tabii, ama çok sürmedi konuşma, yazması uzun oluyor da, 8 - 10 saniye falan sürüyor bu konuşurken. Neyse biz atladık arabaya koyulduk yola tekrardan, derken, iki saat daha sürdük, ‘Alülülülü alülülülü’ telefon çalmaya başladı. Baktım ev sahibinden, açtım telefonu, ama daha konuşmadan aynen şöyle bir ses. ‘Aloo ben Timur, ev temizdir.’ o kadar. J

Yol böyle geçtikten sonra eve geldik. Kamyon boşaltmış eşyaları, bizi bekliyor. Hatta adamlar sıkılmışlar evde, etrafı biraz toplayıp yemek de yapmışlar kendilerine ama artmış biraz yemek, biz gelince direk sofraya buyur ettiler. Neyse, gönderdik kamyonu, oraları önemli değil, ev de temizlenmiş, eşyalar iyi yerleşmiş sayılır falan, derken ben yol sormaya güvenlikçilere gittim. İki güvenlikçi var kapıda. Birisi şirin mi şirin, öyle gürbüz elma yanaklı, 30 yaşlarında kısa boylu, hafif şişman, sürekli gülümseyen bir adam. Şöyle bir konuşma geçti aramızda.

-Pardon ben yeni taşındım da buraya. Yol soracaktım.
-Buyul abi..
-Bu arada tanışalım, ben Hasan.
-Melaba ben telaattin..
-Talaat?
-Ben telaattin, elegliliyim..
-Hımm, melaba Selahattin Abi. Doğru mu söyledim?
-Evet evet doğlu,

Şimdi öyle konuşuyoruz da adam o kadar şirin ki, konuşması da bi o kadar şirin, bi taraftan gülümsüyor insan ama adam da şirin olduğunun farkında, bu yüzden sürekli konuşuyor. Anlatıyor da anlatıyor. Gecikmeli de olsa yola çıkabildim. Market falan bulup geri döndüm. Zaten 20 metre ileride varmış. Birazdan başka bi yere gidecem, bu sefer diğer güvenlikçi kapıda. Ama bunu görmelisiniz, 45 yaşlarında, uzun pala bıyıklı, çatık kaşlı, kara mı kara bi adam.

-Hocam saygılar, tanışalım ben Hasan..
-Ben hoca değilim ama adım Zekidir.
-Nerelisiniz?
-Ben Karslıyam, sen nerelisen?
-Hımm, Mersinliyim.
-yeni mi taşınyonuz, çünkü sizi tanımam.
-evet yeni taşınıyoruz. Hem bizim evsahibimiz de Karslıymış.
-onu da tanımam.

Adam konuşuyor bir yandan ama o kadar karizmatik ki, ben neredeyse o sırada eve benimle gelen ablama, kardeşime yol gösterecem. Yani adam, ‘burada kuş uçmaz, ben kül yutmam, yıldırım düşse tutarım, ev benim evim ama oturabilirsin’ falan diyecek gibi geliyor bana. Neyse korka koka sordum yolumu, gittim, döndüm, telaattin karşıladı kapıda..

-Abi ya bi tey töylecektim de..
-Buyur telaattin abi.
-Tey, yeani, ev için ben iki kadın buldum da, temitledilel evi, yirmibet milyon tuttu, malteme palatıylan belabel..
-Hım, tamam, al hemen halledelim.
-Cot tagol abi, Allah latı oltun. Hani ne zaman temitlikti laztım olurta töyle ben getililim. Kontrol da edelim, iyi yapmıt mı diye.
-Sağolasın...

Bu aslında Selahattin’le son konuşmamız oldu. Hemen bir iki gün sonra Zeki isimli güvenlikçiye bir süredir Selahattin’in neden göremediğimizi sordum. ‘Oraları çok karıştırma’, dedi. Derken bu güvenlikçilerin işvereni durumundaki adam ben arabayla siteden çıkarken ototstop çekince havadan sudan konuşurken Selahattin’e ne olduğunu sordum. ‘Telaattin mi?’ dedi, gülerek. ‘Evet’, dedim. ‘Çok şirin bir insandı’. Güldü, ‘başıma ne işler açtı o benim’, dedi. ‘Ama aramızda kalsın, kimse bilmiyor’.

Meğer temiz ve güler yüzlü Telaattin Abimiz bu temizlik olayını ticarete dökmüş. Bir gün bizim sitedeki başka bir eve temizlikçi ayarlamış. Temizlikçi kadın da baldızı veya eşinin yakınlarından biriymiş. Zaten bizim evi de eşiyle beraber bu kadın temizlemiş. Kadın temizliğe başladıktan sonra evsahibi de evden ayrılmış. Derken Selahattin eve çıkagelmiş. Görevli olduğu için de hiç şüphe çekmemiş. Arkasından da ev sahibi – nedense - evine uğrama ihtiyacı duyunca Selahattin ile temizlikçi kadını kendi yatak odasında bulmuş ve kıyamet kopmuş. Olay örtbas edilmiş, ama Selahattin’in eşi falan da duymuş tabi olayı. Sonra ne oldu bilmiyorum. Hem eşinden, hem işinden mi oldu, yoksa bir danışıklı döğüş mü vardı. Velhasıl, ben sonra görmedim şahısları. Allahtan bizim ev henüz yeni yerleşmişti de o denli kirlenmemişti daha. Yoksa muhtemelen bizim ev de, gündüz boyu evde olmadığımız düşünülürse, çok güvenli bir faaliyet alanı haline gelecekti.

Neyse, biz taşınma işine geri dönersek, ilk 3 gün ev yerleştirdik. Kardeşim, ablam, ev arkadaşım Okan, sevgili arkadaşım Burcu, ve de ben. Uğraştık didindik, bişeylere benzedi ama sorunlar da hemen baş gösterdi. Mesela soğuk sular akmıyor. Yani akıyor da akmıyor. Nasıl oluyor, önce akıyor, sonra akmıyor. Musluğu çeviriyosun, akıyor, sonra duruyor. Sonra tekrar akıyor. Bizim köyde Mehmet Amca vardı, onun eşşeği gibi. Gidiyor, gidiyor, yük bindiriyosun, duruyor. Ama yükün kaç kilo olduğu önemli değil, semer vursan da gitmiyor, hatta tüyü çok uzayınca, onu da yük sanıp gitmediği rivayet olunur ki, eşşeğin sonu pek hayırlı olmadıydı. Hoş, ‘can çıkmadıkça huy çıkmaz’ derler ya. Sucuk yapsan da mideyi bozmuştur. Neyse o başka bir yazışma konusu. Ama dönelim biz musluğumuza. Bizim musluk da öyle işte. Açıyorsun, akıyor, altına elini götürüyosun, örneğin yıkıycan, nanik yapıyor çeşme sana. Geri çekiyosun, akıyor gene. 'tamam tamam, yıkamıycam' diyosun 'peki öyleyse' diyor ama aklından bile geçirsen, tısss. Neyse, kavradık ki, elektronikçiyiz ya, sensor var muhakkak, hep tersini yapacak değiller ya, elini koycan altına Hiltonda, çeşme fark edecek su akacak. burası Hilton değil tabii. O kadarcık hata olur. Tersini yapmışlardır.

İlk macera dedik, usta falan geldi, olmadı tam ama sanırım biraz anladı çeşme bizi. Gariban çocuklarız vs., idare etmeye başladı. Geçinip gitmeye başladık ama bu daha lavabonun çeşmesi. Geldik banyo çeşmesine o daha feci. Banyonun sıcak suyunu açınca, lavabonun soğuk suyu kesiliyor. Kıskanıyor yani anlayacağınız. Yok hakkaten öyle. Biz de insan gibi davranmaya başladık çeşmeye, dil döküyoruz. 'ya kardeşim, bak söz sen daha değerlisin, bi yıkanıp çıkıcam topu topu, böylece seni de daha az kullanıcam, daha az yorulacak, daha geç yaşlanacaksın' falan. Yemiyor. Hani o gerek yurt gerek okulda, 1 nisan veya yılın öteki aylarının bilumum günlerinde bilumum şakalarda Dünya alem herkese nice mantıksız şeyi yaptırmış olmasam kendimden şüpheye düşecem. Bir çeşme ile baş edemiyoruz. Ben, Okan, tesisatçı. Bir ara ev sahibi aradı. 'Hasan bey, bizim evde banyoda mavi musluk sıcak su musluğu, yani söyleyeyim de uğraşmayasınız'.

Şükürler olsun tesisatı söktürüp yeniden döşetmedik. Ama orda bitti mi, bitmedi tabii. Fark ettik ki banyo soğuk su çeşmesi de lavabo çeşmesine benzer birtakım karakteristik özellikler içeriyor. Yani, tek elden çıkmış, hatta öyle, bilgisayar bilenler daha iyi bilir, ‘mirror image' falan gibi. Hatta genetik bilenler daha da iyi bilir bunu, klonlanmiş. Hatta ve hatta, psikoloji bilenler daha da iyi bilir, nasıl bir teknoloji ile klonlandıysa huyu da aynı, yani tek yumurta ikizlerinin bile biri inatçı biri sabırlı olabilir, bunlarda o da yok. 'lan' diyosun 'topu topu bu bi çeşme yaa! Ama çözemedik, tesistaçıyla beraber bu çalışma işini musluğun keyfine bıraktık.

İlk etap musluk macerasının devamı var ama aşağıda başka konuda. Eve telefon bağlatmaya geldi sıra. Önce Okan'a alcaz. Gittik başvurduk, hemencecik halloldu. Yani Allah sizi inandırsın, inanmazsanız da kandırsın J, 5 dk kadarlık bir süre içinde 5 gün sonraya randevu verdiler. Kıskandım, 'ben de alcam' dedim. Beş dakika kadar sonra benimki de tamam, fişimizi aldık, iş bitti. Bitti de orada dursana. Yok, olmaz. Evde iken, günlerden de çarşamba, Galatasaray’ın maçı var akşam, şampiyonlar liginde. Kardeşim zırlayıp durmuştu gün boyu, ‘televizyon da, maç da anten de isterim’ diye. Zaten, çocuğun ilk işi evde, müzik seti ile televizyonu yerleştirip bilumum alet ve edevattan anten icat etme çalışmaları oldu. Ablam da gaz veriyo bi taraftan,'ben de bilmem ne dizisini iki gündür kaçırıyorum, çok heyecanlıymış da, biri birini kaçırmış, bilmem ne yapmış falan'. Standart brezilyavari bişi dizisi işte. Döndüm dedim ki, ' ya abla 10 gün kaçırsan ne olur, aynı yerden devam etmiyo mu zaten?'. 'haklısın' dedi ama 'yok o ölecekmiş, can çekişiyomuş da, öbür jön de hastaymış' falan. Peki dediydik. Şimdi hazır da postanedeyiz. Dolayısıyla bir de kablolu TV sordum.

Ara adımlar pek nazari dikkat celbetmeye değmez. Hele bir de yollarda ne olduğuna falan da girersek (özel olarak bir ikisine girecez ama) işte o zaman yalan rüzgarı olur. Ama gerek yok. Biz kablolu TV yayını soracaz ya, KABLOCU’yu bulduk sonunda. Adam 'sizin apartmanda var mı bilmem ama, daha haritayı bilgisayara yükleyemedik, gel evini bul söyleyeyim kablolu var mı orada, ev nerede' dedi. Ben de 'İstinye civarında, yani poligon diye geçiyor ama' falan diye kesin adres vermeye çalışan ama yabancı olduğunu da belli etmemeye çalışan gariban gelinlik kız modunda ıkınırken adam 'tamam tamam anladım' dedi ve bir harita çıkardı. Aç aç bitmez. Sarıyer’in tüm haritası. Eni 10, boyu 27.5 metre falan. Harita tüm odaya yayıldı. Ben, Okan, Burcu bizim evi bulmaya çalışıyoruz ama kaybolduk Sarıyer’de. Zaten haritanın üzerinde falan geziniyoruz artık. 'Şimdi ben şu caddeden aşağı geldim arabaylan, soorna da şuradan sağa döndüm. Anaa çıkmaz sokakmış burada' efektleri geçiyor. Bu arada Okan araba sesi efekti yapıyor ben giderken. Çıkmaz sokağa girince Burcu da korna efekti yapıyor. Ben de sinyal vermeden sağa sola dönmüyorum zaten. Öyle kopmuşuz. Adamlar bize bakıp bakıp, yarım saat kadar güldükten sonra, ne tarafta dediler sizin ev. Biz anlattık 'işte Maslağı geçince Emirgan Korusu falan..' 'orada değil ki' dedi amcam 'yanlış yere bakıyorsunuz' buraya bakacaanız siz'. Peki dedik, atladık harita üzerindeki sanal arabamıza, geldik gösterdiği yere, tabii haritayı bitaraftan toplayıp bi taraftan da açıyoruz, tek yönlere ters şeritten girme ihlallerinden dolayı da sanal polislerden sürekli ceza yiyoruz. Geldik oralara, gezerken, adam, 'pardon kardeş' dedi. 'kapatma zamanımız geldi, ama zaten oralarda hiç bir yere biz götürmedik kabloluyu. Hem siz hangi sitede oturuyonuz?' dedi. Biz 'Boğaziçi sitesi' deyince de, 'ben de orada oturuyom, C-4 de, siz hangisindeniz?' dedi. 'C-2' çıktı ağzımdan şaşkınlık ve sinirle. 'Vay komşum, accıhırsan benim hanım çok ii börek yapar, öğrenciiniz galiba siz. Atlayın gelin, ama diciturk var bizim orada, yok kablolu falan' dedi. Biz helalleşip ayrıldık.

Televizyonda kablolu olmayınca Digiturk’le irtibata geçtik, Digiturk geldi, 'televizyonun scart girişi yok' dedi bağlamadı gitti, işte oraları öyle. Ben de 'ben yeni televizyon alcam' diye tutturdum. Kadim dostum, dünyada gördüğüm en iyi adamlardan olduğuna inandığım, ama her iyi adam gibi, kıçında DURACELL varmış gibi sürekli konuşan İçel Anadolu Lisesi'nden çocukluk arkadaşım, muhteşem Anadolu insani, Malatya eşrafından, Mustafa’dan olma, Hatice’den doğma Tolga’yı aradım. 'Akşam CarrefourSA'ya gitçem de, yol bilmem iz bilmem' diye. Malum cevap 'aybettin BÜDÜ, gideriz'. Bu nereden geldi diyenleriniz için, lise arkadaşlarım beni Edi ile Büdünün Büdüsu diye tanımlayıp öyle çağırırlardı da, ondan işte.

Akşam bi saatte buluşup atlayıp gittik.. Arabayla aldım Beşiktaş civarında bi yerlerden ama, sırf buluşacaz diye yarım saat konuştuk telefonla. 'bana olduğun yeri tarif et' dediğinde geyik olsun diye sağda solda duran araba plakalarını söyleyip 'burada park etmiş su plakalı araba var, bilmiyon mu?' deyince hem salak gibi bir U dönüş köprüsünün üstünde tek şerit kapatarak yarım saat bekliyor ve gelip gecen trafik polislerine sırıtıp 'Ankara plaka, yabancıyım' diyosun, hem arkadaşın deli olup seni bulamıyor, hem de yarım saat telefon parası giriyor ki, acısı sonra çıkıyor. Neyse, sonunda buluşup yola çıktık ama, 8 yıldır İstanbul’da yaşayan arkadaşım Carrefour nerede bilmiyomuş. ‘Neyse’ dedik ama 'söyleseydin bilmediğini sorardık birine' dediğimde de ' olum BÜDÜ olur mu? Sormak benim görevim, sen yabancısın, hem bilmiyorum deseydim ayıp olurdu' dedi. Yola çıktık. En azından karşıda olduğunu biliyoruz. Geçtik karşıya, sorduk, tarif ettiler. İlerledik ama Tolga sürekli konuşuyor. Yol da çok kalabalık, malum köprü çıkışı, saat 18:30 falan, benim gözüm yoldan ayrılamıyor, ama Tolga da sürekli konuştuğundan, 3 kez girişi kaçırıp, abartısız, mübalağasız 14 kez yolu sorup her seferinde yanlış yola girip saat 21:30 da 110 km yol yapmış bir şekilde ve kapanışa yarım saat kala Carrefour'a vardık. Bilenler bilir, Carrefour normalde hiçbir yere girmeden dümdüz çevreyolundan inerseniz, köprüden 10 dk mesafede ve gidilmesi en kolay yerlerden biri İstanbul’da.

Yalnız bir şey dikkatimizi çekti Carrefour’da. Bazı reyonların bir kısmında kocaman 'fırsat burada' yazılı ve altında kocaman oklarla yönlendirilmiş bezler var. Ama bunların t-shirt'unu de yapmışlar ve çalışanlara giydirmişler. Yalnız oklar aşağı yönde, üstünde 'fırsat burada' yazıyor ve de mezkur t-shirtlerin arkasında, e haliyle de giyenlerin, sözüm meclisten dışarı ve de söylemesi ayıp, kıçını gösteriyor. ne demek istediler anlamadım doğrusu :)

Velhasıl bu 'muhteşem ve herkese nasip olasıca' arkadaşın her zamanki iyiliği tuttu. Onun parası bunun parası derken, en sonunda alacağım televizyonun parasını da ödemeye kalkınca, 'olm ne oluyoz lan!!!' dedim de kendine geldi. Gene de en sonunda 'Ben seni dolaştırıp durdum, suç benim. Çek bi yere balık yiyelim benden' dedi. Bizim evin oralara bi yere dönüp (saat 23:30'u 4 dk kadar geçiyordu) Emirgan’da teknede balık yedik ve o gün de öylece kapandı.

İstanbul'da Bir Figüran - 1

MAZİ KALBİMDE ONANMAZ YARA

Yolum düşecekti İstanbul’a artık. Orada yaşamaya başlayacaktım. Bütün aşamaları aktaracağım ama ilk etapta eski İstanbul anılarını yâd etmek geliyor içimden şu an.

Aklıma İstanbul’un ilk düşüşü çocukluk yıllarıma gider, o kadar eski yani. Babamın askerliği İstanbul’da geçmiş, Ortaköy’de. Futbolla hiç ilgilenmese de Ortaköy’e yakın diye Beşiktaş’ı tutardı. Her çocuğun babasına duyduğu hayranlık itibariyle ben de Beşiktaş’ı tutar gibi yaptım çok kısa bir ama siyah beyaz cazip gelmedi. Daha sıcak renklere geçtim kısa süre sonra.

Yıllar, çok yıllar sonra ilk İstanbul’a gelişim 1994 yılının Ekimini Kasımına bağlayan Ankara’nın tüm köşe başlarıyla tekmili birden donduğu günlere isabet eder. O zamanlar ODTÜ Uluslararası Gençlik Topluluğu’nda (UGT) “panel, seminer, söyleşi” denen bir altgrubun sorumlusuyum. Geleneksel kitap fuarımız yaklaşınca kitap fuarının sorumluluğunu da üstlenmek nasip oldu. Kitapların tedariği, yerleşimi, gelmesi gitmesi tamam da, gecelere söyleşi, imza günü vb tertip etmek lazım. Malum, okur dediğin imzasız kitap okumaz, okuduğu kitabın arka planında ne olup bittiğini de sormak ister falan. Yurttan İstanbul menşeli bir arkadaşım var, sosyalist yatağı sosyolojide okuyor. Kendi sosyalist değil, ama her gruba mesafeli, diyelim. ‘Burada yeteri kadar yazar yok, zaten olanlarla da her türlü söyleşi yapılmıştır. Sen boş ver bunları İstanbul’a gidelim, kapıp iki yazarçizer getirelim, kalacak yer falan kolay’, dedi, bize yol göründü.

Bu arkadaş aslen hiç UGT’li olmadı. Ama çok emeği vardır UGT’lilere destek ve moral motivasyon (!) açısından. Velhasıl inandık biz de, atladık geldik. Ama arkadaş biz otobüse biner de İstanbul’a giderayak ailesiyle ders durumu yüzünden bir tartışma yaşayınca, İstanbul’a kaçak gitmek durumunda kaldık. Fazladan harcayabilecek tek kuruş paramız olmadığı gibi arkadaşın ailesinin yaşadığı Gayrettepe’nin ve hatta Beşiktaş’ın yanından geçmek bir yana, adını anmıyoruz. Gittik, taa Fatih’te bir öğrenci evi bulduk. Benim arkadaşın, eski bir arkadaşının üniversiteden arkadaşıymış burada kalanlardan biri, vasiyet üzerine geldik biz de. Benim arkadaşla eski arkadaşı, ilkokuldan sonra ara vermişlermiş, sonra bitirecek lise bulamayıp imam hatibi dışarıdan bitirmişler. Zamanında derin meselelere de kafa patlatmışlar beraber, sonra üniversiteye girmişler. Bu ev de bildiğimiz cemaat evi aslında. Soruyorlar “siz neredensiniz” diye, ben söyleyebiliyorum okulu bölümü, arkadaş söyleyemiyor. “Mühendis” diyecek, olmayacak, çocukların ikisi mühendis, muhabbete girerler, statik, termo, fluid, olmaz. Sosyoloji demek istemiyor, orası hepten yasak bölge. “Psikoloji” dedi ki ev eşrafından biri atladı. “Beşeri bilimler binası değil mi? Etkilemiyorlardır sizi inşallah!”.

Diğer yandan biz neden geldiğimizi de söyleyemiyoruz. Elimizde Ankara’ya davet edecek bir yazarçizer listesi var, lakin burada bu listeden bahis açmak pek mümkün değil. Hatırladığım, listede bir Ataol Behramoğlu, bir de Alev Alatlı olduğu. Başka kimle konuştuk, kimi aradık bulduk bilmiyorum. Geceleri evde eğlence oluyor. Yemek yeniyor hep beraber, münazaralar yapılıyor, biz de katılıyoruz arada, bilgimiz aşağıda kalır değil ama görüşler farklı ki sırıtmaya başlayınca bayağı münakaşa da ettik, ama hürmetli ve kadirşinas çocuklardı. Müteşekkir kaldığımızı defalarca beyan etme ihtiyacı duyduk ayrılırken.

Bir sürü yazarla konuştuk, sonunda Alev Alatlı’yı aradık. ‘Hoplayın eve gelin’ dedi. Hopladık evine gittik biz de. İki kaniş köpek karşıladı bizi kapıda, ama nasıl karşılama. Asansör kapısını açtığımız gibi bunlar havlamaya başladı ki o minimini şirin hayvancıktan o sesin çıkması olası değil. Megafona havlıyor sanki. Bu havlama, hayvanlar bize alışana kadar sürdü. Bir süre sonra seslerini kestiler, gelip kucağımıza yattılar, kedi gibi. Alev Alatlı’yla muhabbetin koyulaştığı bir sırada elimde bir ıslaklık hissettim ki, hayvan kucağımda ters dönmüş, dilini de çıkarmış, elimi yalıyor. Köpekleri de sevmem o zamanlar. Daha fazla uzatmadan ikna ettik kadını. Alev Alatlı, Leman çizerleri ve Cem Yılmaz hâsılatıyla döndük İstanbul’dan.

İstanbul’a başka seyahatler de oldu tabi arada, ama bir tanesi var ki anlatılmaz yaşanır.

Okul bitti, mezun olduk. O sırada bir işim var ama iş bakınıyorum. Bir sürü firma ile görüşmüşüm, bazısından teklif de almışım ama ince eleyip sık dokuyorum. X firması ile de görüşmüşüm, sınavını kazanmışım. Böyle ‘Allahım şu iş bir olsa’ diyorum. Derken Almanya’ya Yaz Üniversite’sine gittiğim gün telefonum çaldı. Telefonda çok güzel sesli bir abla, ‘Hasan Bey, X’ten arıyorum. Sizinle ilgileniyoruz, bizimle görüşür müsünüz?’
‘Deli misiniz, tabi görüşürüm’
‘Ehm, eee, deli değiliz de, iyi o zaman, yarın müsait misiniz?’
‘Yuh, o kadar da değil (içimden). Ee, yok, şu an yurt dışındayım, ama memleketin topraklarına ayak basar basmaz amadeyim emrinize’
‘Peki, ne zaman ayak basacaanız memleketimizin güzide, ay ben ne diyom ya? Ne zaman dönceksiniz Hasan Bey?’
‘Bir hafta sonra’
‘Tamam, o zaman ben size başka bir tarih ayarlıycam, takribi 10 gün sonra görüşelim, olur mu?’

Velhasıl hakikaten 10 gün sonrasına randevu aldım sesi güzel abladan. Ama daha ne nereye gideceğimi biliyorum, ne kimle görüşeceğimi. Vatana döndüm. Aradım ablayı bir heyecanla. Gebze’deymiş fabrika. Bir de orkid fabrikasıymış. Ben bi acaip hissettim kendimi tabi. Bir de bana uçak bileti ayarlamışlar İstanbul’a. Oradan da Gebze’ye taksiyle geçebilirmişim. Yalnız, ben o esnalar Atatürk Havalimanı’nı Asya tarafında sanıyorum. Hani yakın, atla taksiye 5 dakika sonra Gebze’desin. Ev arkadaşım Volkan bir harita çıkardı, İstanbul ve civarı haritası. 5 dakika sonra nah Gebze’desin. 5 dakikada havalimanı’nda parktan çıkamazsın. Gebze 85 km havalimanından.

Neyse dedik. Sabah kargaların kahvaltıları için kenef aradıkları bir saatte kalkıp gittim Esenboğa’ya. Uçak vs vaziyetleri, derken indim İstanbul’a saat 08:00 falan gibi. Bir polise gittim, anlattım durumu. ‘Bence görüş fabrikaylan’ dedi. ‘Buradan Gebze’ye taksi parası sana girerse, bir kaç ay bedava çalışırsın.’

İleride duran taksicilerden biri kavradı hemen durumu, yanımda bitiverdi. ‘abicim nereye?’
‘sıra sende mi?’
‘sen onu boşver, hallederiz biz sıra işini, sen nereye gitcen?’

Ben durumu özetledim taksiciye. Onun da o gün için beklediği müşteri benmişim(!) anlaşılan. Uzatmadan, açık açık söze girdi. ‘Bak abicim, yanlış anlama ama sen yağlı müşterisin. Bunlar senin taksi paranı öderler. Ben öyle çok müşteri taşıdım. Bu firma ecnebi, hem büyük, küçümseme, para bok gibi bunlarda, neye neler harcıyorlar. Uçak paranı da vermişler, iste uçak kaldırırlar sana. Sende kocaman mühendissin, bunların senin sırtından kazandığını ben bu arabanın sırtında ömür billah kazanamam’.
‘Hm, çok iyi örnek olmadı bu, merkep gibi yani’
‘Yok abim, seni götürüp de o parayı aldım mı, üç gün tatil yaparım.’
‘Abicim ben anladım sırtımdan kazananları da, anlamadın sen. Ben teyid almadan gitmem bi yere. Hadi ödemediler?’
‘Var mı telefonları? Ver arayım’
‘Var bi telefon ama dokuzdan önce açmazlar ki, saat sabahın yedi buçuğu’
‘Bak abicim. Çıkalım biz burdan, oyalana oyalana gideriz. Benim bildiğim bi kahve var ileride, Gebze arabaları da yakınından kalkıyor. Çay simit ısmarlayım sana. Saat dokuz olunca ararız. Ödemeyiz derlerse sallarım seni oradan Gebze arabasına. Para da almam kuran nimet çarpsın, iki gözüm önüme aksın.’

Bindim taksiye, çıktık havaalanından. Bi yerlere gittik ki, hayatta bi daha gitmedim. Zaten o zaman her yer yabancı bana. Durduk, girdik bir kahveye. ‘bak’ dedi adam. ‘şuradan kalkıyo Gebze arabaları. Saat 9’a geliyo. Ara istersen. Belki erken gelmiştir birileri’
‘aha, çalıyo valla. Açmıyolar ama.’ (saat 8:25 civarı)
‘ne fabrikası abicim bu.’
‘orkid fabrikası.’

Adamın yüzü bir değişti ama kısa sürede toparladı. ‘orkit? Ihmm. Abicim ben demedim mi sana bunlar herşeyi yapar diye. Bak orkitte yapıyolarmış. Kadınlara orkit yapan erkeklere kimbilir neler yapar. Kesin öderler senin paranı bunlar.’
‘Yaa, kardeşim tamam. Öderler muhtemelen. Ama teyid almam lazım...’
‘Başka numara var mı?’
‘Bende yok.’
‘Dur bak. Bunlar orkit fabrikası di mi? Geçen benim hanım aradı, orkit müşteri hattı mı ne. Kutunun üstünde vardı. Bak ben şimdi hanıma buradan bir orkit alayım. Oradaki numarayı da sen ara abijim, gözünü seveyim.’
‘Yaa, abicim, o müşteri danışma hattı falandır. Olmaz ki şimdi.’
‘Olur olur. İstersen ben ararım ama ne diyecem ki? Yakışık almaz.’
‘Hey allaaam ya. Tamam, sen al gel orkiti, arayacam’

Adam orkid aldı bi tane yandaki bakkaldan, üzerindeki müşteri hattını buldu. Fesüphanallah çekerek aradım, ne konuşacağım bilmiyorum. Karşıdan kibar bir kadın sesi açtı telefonu. ‘buyrun hanfendi.’
‘şey, pardon’
‘aaa, buyrun beyefendi, pardon. Genelde hanımlar arar da. Malumunuz, hanımlara yönelik bir ürün bu, lütfen kusurumuza bakmayın.’
‘yok, hanfendi, estağfurullah. Şimdi nasıl desem ki? Ihmmm, şey işte…’,
‘diyin diyin, ay merak ettim sorunu şimdi de. Hanımınız, ablanız falan mı, çok mu utangaç da size aratıyor?’
‘yok, tam olarak öyle diil?’
‘e nasıl o zaman beyefendi? Orkidi siz mi kullandınız. Pardon çok merak ettim ne amaçla kullandınız ki?’
‘hanfendi, şey diycektim, yani ben mühendisim şimdi.....’
‘ya pardon beyefendi, genelde bu saatte kimse aramaz da şaşırdım biraz. Hem mühendisseniz ne olmuş ki? Bakın ne anlatıcam. Bizim mühendislerden biri, sen git kutu kutu al eve götür, orkidlen masa bile sil. Sonra firma içi şikâyet alma servisimiz var bizim. Orada şikâyet yaz, “orkidle iyi masa silinmiyor” diye. Yaa! Siz ne anlatsanız şaşırmam artık. Buyurun’
‘hanımefendi, o mühendislerden biri ben olcam izin verirseniz’
‘nasıl yani’
‘onu söylüyorum ben de işte, görüşmeye gelmeye çalışıyorum Gebze fabrikanıza. Ama gelemiyorum. Nasıl gelcem bilmiyorum.’
‘ay mühendiz bey. Bu da karşılaştığım en garip sorulardan biri oldu hakkaten. Ay pardon bu arada, siz de mühendissiniz, hani şey dedim de ben mühendislere...’
‘yok hanfendi, bişi demediniz, dediyseniz de sorun değil, şimdilik yaani. Bu arada o mühendisi de ben tanıyorum zaten. Arkadaşımdır kendisi’ (Mersin’den ve ODTÜ’den arkadaşım gerçekten, o anlatmıştı bana bu olayı marifetmiş gibi)
‘e peki, sorun neydi o zaman.’
‘şöyle izah edeyim, ama dinleyin lütfen araya girmeyin, ben İstanbul’dayım ve Gebze’deki fabrikaya gelcem, bana taksiyle gelebilirsin demişlerdi, bir bayan, böyle güzel sesli falan, fabrika müdürü sekreteri olabilir, ama şimdi burası uzak, ben taa Atatürk Havalimanındayım, gelirsem öderler mi?’
‘ay valla ne desem ki beyefendi, orası kıyamet kadar uzak. Hem biz bu tarz sorunlara bakmıyoruz ki.’
‘ya tamam, ben karıştırdım zaten, sorunu size anlattım, aslında sizden başka bir yardım istiyordum.’
‘ne gibi? Yani ben ödeye..’
‘yok yok öyle değil. Hani bu konuyu sorabileceğim, konuşabileceğim birisinin telefonunu biliyor musunuz diyecektim.’
‘hm, olsa bile saat dokuzdan önce olmaz ki yerinde, zaten yarım saat bişi kalmış dokuza, hani bekleseniz, hiç mi telefon nosu yok sizde’
‘var bitane, ama yanıtlamıyor, şöyle bir numara, .......’
‘durun bi kontrol edeyim. e tamam işte, ayyy, ***’nin numarası, hiç sevmem o karıyı da, valla Allah kolaylık versin size onunla görüşecekseniz.’
‘Hayır canım, ne münasebet, onunla görüşmiycem. İşlemlerimi halletti o benim. Hani bilet falan’
‘yok yani işiniz ona kaldıysa, hayatta ödemezler bu parayı’
‘o zaman ben otobüsle gelip yarın orada olurum’
‘ay beyfendi, burayı arayanlar çoğaldı, yardımcı olabildiysem ne mutlu, fabrikaya da girerseniz haberim olsun tamam mı, ben ***’
‘Tamam hanfendi, sağ olun. Bildiririm elbette. Bu konuşma beni uzun zaman götürür zaten!!!’

Konuşmanın bitmesiyle gözüm taksicinin yüzüne takıldı. Konuşma nereden nereye geldiyse, adamı şaşkınlıktan küçük dilini yutacak hale getirmiş. Saat 09:03’te aradığım numara bu kez açıldı ve başka bir abla çıkarak diğer hanımın şu an için yıllık izin kullandığını, kendisinin yardımcı olabileceğini bildirdi. Ben daha önce konuşulanları aktarınca apla ‘hemen binin gelin, ödemeyi yaparız, ancak taksici yanınızdaysa verin pazarlık yapayım da şehirlerarası tarife açmasın.’

Taksici ile apla çatır çatır pazarlık yaptılar telefonda. Adam şeirlerarası tarife diyor, kadın olmaz diyor, bir fiyatta anlaştılar. Uçak parası, ekonomi tek gidiş 33 milyondu. İndirimli taksi tarifesi bir o kadar tuttu. Taksicinin hayır duasını aldık ki, görüşmeler sırasında işe yaradığını düşünüyorum. Lakin sonraki görüşmeye gittiğimde firma beni karşılamaya şoför göndermişti.

Görüşmeler iyi geçti geçmesine ama sonrasında ben Ankara’da kalma kararı verince işyerim orası olamadı. Çok geçmeden, takribi iki yıl sonra bizim işyerinin de İstanbul’a taşınma kararı çıktı. 300 kişi kadar insanın taşınması da dolayısıyla gayet badireli oldu. Başkaları ne yaşadı bilmiyorum ama benim yaşadıklarım kitap olur diyordum. Kitap olmadı belki ama yine de yazılınca güzel maceralar oldu sanırım. Lafı çok uzatmadan taşınma bölümüne geçeyim.