3 Mayıs 2010 Pazartesi

Günlükcan'la günlüklere dair...

Günlükcan;

Gidip, "gündelik yazmaya teşvik eder belki" teranesi ve günlük tutayım da ileride ünlü olursam bir de günlüklerimden kafa koparayım bahanesiyle 600 sayfalık defter aldım 3 ay önce. O deftere şahsiyet verdim de, sen oldun işte. Menşeini merak edersin diyedir sözüm.

İyi de, hepi topu 3 kez yazmışım, birer cümle. Neyse ki, her birini ayrı bir sayfaya yazdığımdan 3 sayfayı işgal etmişim. En azından bunu akıl etmişim. İşte şimdi senin tüm teşkilatın bu 3 cümle, eksiği de yok, fazlası da.

Günlükcanım, günlüğüm canım. Bana kızmadan önce bir düşün. Malumun veçhile şiir kitapları da böyle değil midir zaten? Her yaprakta 3 satırlık bir şiir, “aya baktım seni gördüm, sana baktım ayı gördüm” misali vecizeler, en yumurtlanmışından. Hadi bir tane de benden, kendimden ekleyeyim çift sarılı bir şey, en sarısından:

“Penceremin önü Konya asfaltı,
Derdimi dumanına kattım,
Çekip son nefesi attım,
Yüzümü dumana bana bana
İnadımın üstüne bastım,
Derman için duman gerekmez
İçmeyeceğim tekrar bu haltı”

Günlükcanım, yukarıdaki kaide zor(t)laması öyle alelade bir örnek değildir, bu öyle biline. Fizik ve sair hendese derslerindeki etki tepki, sebep sonuç münasebetlerini unutmaya yetecek kadar zaman akmadı henüz köprünün altından. Deli gönül bile sebep arar sevmeye hala. Bak bakalım ne yazar diplomanda. Mühendis mi yazar, derdin var. Bu kıymeti kendinden menkul vecizenin de elbet vardır bir esbab-ı nüzülü, artık her nereden inzal etti, yahut ettirildiyse.

Her kitapta bir şiir vardır ki, illa ki sigaradır esas oğlan. Yakarsan şiir olur, söndürürsen şiir olur. Yakar iki nefes çeker de söndürür, eline alır evirir çevirirsen destan da olur, kitap da hatta.

Öyle böyle 30 şiiri buldun mu kitabın tamamdır zaten. Al sana 30 yapraktan 60 sayfa. Ekle başına önsözü, bönsözü, şairin gelmişi geçmişini, sübülü sülalesini. Olur sana 100 sayfadan müteşekkil, tekmil bir şiir kitabı. Para verip aldığın mürekkebin yekunu, tüm 9 punto yazılar, 12 punto başlıklar dahil, işte 100 mısra yazacak kadardır ki, o da 300 kelimedir vasati hesap üzerinden ve 5 gram mürekkep eder mi, etmez mi bilinmez… .

İyi de günlükcan, dönelim şimdi benim defakto duruma. Şimdi 600 sayfaya yazdım 3 cümle 3 ayda, her biri bir sayfaya. Hesap edersen, yılda 12 sayfadan 50 yıl lazım doldurmaya. Hadi “önsözü, bönsözü, kendi evvelin, ezelin, gelmişin, geçmişin, yazarız hepsini sayfalara yaya yaya” dersen ve de bana bunu yedirsen, asgari 45 yıl gerekmez mi yine de tamamlamaya?

Ulan günlükcan, ben seni nasıl dolduracağım be günlükcan?

Kapağını mı koparıp güdük etsem, yoksa sayfalarını mı yolup yolup düdük etsem, haa ne etsem?

26 Nisan 2010 Pazartesi

Dante Alighieri

Dante Alighieri (Mayıs-Haziran 1265, Floransa - 14 Eylül 1321, Ravenna) İtalyan ozan ve politikacı.

Modern Avrupa ve İtalya’nın en önemli figürlerinden biri olan Dante’nin vaftiz adı Durante’dir. Eserlerinde ikizler burcu olduğunu yazar. Köklü ve asil bir aileye mensup olmakla birlikte babası II. Alighiero hakkında çok fazla bilgi yoktur. Babası hakkındaki belki de tek "kesin" bilgi onun Guelfler tarafında olmasına rağmen o dönemde yönetimde bulunan Ghibellinler tarafından Floransa’dan sürülmemiş olmasıdır. Dante eserlerinde babasından değil, şövalye ünvanlı dedesi Cacciaguida'dan söz eder ve soyunun Roma’ya dayanması ile övünür. İlahi Komedya Cehennem’de Vergilius’un Aineias eserinin kahramanı tarafından kurulan Roma’yı anlatırken, kendisinin de o soydan geldiğini belirtir.

Dante'nin ilköğrenimini Santa Croce papaz okulunda bitirdiği sanılmaktadır. Yüksek öğrenime devam edemese de öğrenmeye olan tutkusu ile eski Latin ve Yunan eserlerini okumuş, dönemin İtalyan şairlerini önemsemiştir. Bunların dışında astronomi, resim ve felsefe konularında kendisini geliştirmiştir. Dönemin önemli şairlerinden Guido Cavalcanti yakın arkadaşıdır. Cehennem’de Guido’nun babası Cavalcanti ile sohbeti cehennemin önemli bölümlerinden biridir.

Dante dokuz yaşındayken komşularının sekiz yaşındaki kızı Beatrice'i bir eğlence sırasında görmüş ve tanıştığı andan itibaren kıza büyük bir tutkuyla bağlanmıştır. Dokuz yıl sonraki ikinci karşılaşması tutkusunu pekiştirmiştir. Bu aşk, Dante’nin şiire bakışını değiştirmiş ve belki de İlahi Komedya’nın kaynağı olmuştur. Dante aşkından sevgilisine hiçbir zaman söz etmemiş, 1288 yılında Beatrice Floransa’li şövalye Simone dei Burdi ile evlenmiştir. Beatrice 1290 yılında 24 yaşında ölmüştür. Beatrice'nin ölümüyle Dante çalışmalarına daha sıkı sarılmış, Latin edebiyatı ve felsefeye kendisini adamıştır. Beatrice'nin çok genç bir yaşta ölmesi, Dante'nin onu ölümsüzleştirmesine yol açmış, fikriyatında Beatrice'ye maddi, ölümlü ve insani bir görünümden ziyade manevi, ölümsüz ve ilahi bir görünüm vermesine neden olmuştur.

Dante Beatrice ile karşılaşmasını, 1292 yılında yazmaya başladığı Yeni Hayat adlı eserinde şu şekilde tanımlamıştır: "Günler günleri kovalamış, bu soylular soylusu kadının görünmesinin üzerinden tam dokuz yıl geçmişti. Bu günlerin sonuncusunda, bu ışıl ışıl kadın, bembeyaz giysiler içerisinde, ondan yaşça büyük iki soylu kadının arasında göründü; bir sokaktan geçiyorlardı ki benim korku içinde, allak bullak durduğum tarafa doğru çevirdi gözlerini ve o tanımlanamaz inceliğiyle selamladı beni. Öyle erdem yüklüydü ki o selam, o an mutluluğun doruğuna ulaştığımı sandım. Bu çok tatlı selamın bana ulaştığı saat, o günün dokuzuncu saatiydi kesinlikle ve de sözlerinin kulaklarıma varmak üzere ilk harekete geçişinden olacak, öyle bir tatlılık yayıldı ki içime, mest olmuş vaziyette ayrıldım insanlardan ve odamın ıssızlığına çekilerek bu çok incelikli kadını düşünmeye koyuldum."

Dante daha 12 yaşındayken ailesi tarafından Floransa’lı tanınmış bir aileye mensup olan Gemma di Manetto Donati ile sözlenmiş, 1295 yılında da evlenmiştir. Gemma'dan Pietro ve Jacapo isimlerinde iki oğlu ve Antonia isminde bir kızı olmuştur. Evlilikleri hakkında çok bilgi yoktur, ancak Dante’nin Floransa’dan sürgün nedeniyle ayrılışı sonrasında eşiyle bir daha görüşemediği bilinmektedir.

Devrin Floransa'sında Ghibellinler ve Guelfler diye iki siyasi partiye bölünmüştü. Ghibellinler imparator tarafından destekleniyor, aristokrasiyi savunuyorlardu; Guelfler ise papa tarafından destekleniyordu. Sonraları Guelfler "Beyazlar" ve "Siyahlar" olarak iki ayrıldılar. Beyazların başında Cerchi ailesi vardı. "Popolo grasso" diye adlandırılan zengin burjuva sınıfı tarafından destekleniyorlardı, reformist düşünceleri vardı, papa ve papalık konusunda da daha temkinli bir görüşe sahiptiler. Siyahların başında ise Donati ailesi bulunuyordu. Feodal devirden kalan çeşitli asilzadelerden oluşan bu grup, "Popolo minuto" diye adlandırılan küçük zanaatkârlar, işçiler gibi daha düşük bir halk tabakası tarafından destekleniyorlardı. Siyahların düşüncesi daha bağnazdı ve dogmatik anlamda papacıydılar.

Dante 1289'da, Floransa'lı Guelf şövalyeleri ile birlikte Campaldino savaşında Arezzo Ghibellinlerine karşı savaşmıştır. Eşi Gemma Donati tarafından Siyahların başkanı konumundaki Donati ailesi ile akraba olsa da Beyazların taraftarı olmuştur. Devlet işlerine katılmak isteyen Dante Hekim ve Eczacılar loncasına yazılmış ve politik hayatına başlamıştır.

Bu sıralarda Papa 8. Benifacio Floransa’nın iç işlerine karışmaya başlamış, Beyazların Floransa'daki iktidarına son vermek amacıyla da Fransa kralı Philip de Bel’in kardeşi Charles de Valois’yi Floransa üzerine yürümeye ikna etmiştir. Floransa Papa’yı kararından döndürmek amacıyla içinde Dante'nin de bulunduğu bir heyeti Roma’ya gönderse de 1301 yılında Charles de Valois süvarileriyle birlikte Floransa'ya girer ve Siyahları da kendi saflarına alarak Beyazları şehirden atar. Beyazların mallarına el konurken bir kısmına idam cezası verilir, çoğunluğu sürgüne gönderilir. Dante de bu hareketten nasibini alarak, 27 Ocak 1302'de sahtekârlık, gayri meşru kazanç elde etmek gibi asılsız suçlardan para cezasına çarptırılır ve iki yıllığına Floransa'dan sürgün edilir. Daha sonra bu karar idam cezasına dönüştürülür. Dante cezasını öğrendiğinde Floransa’da değildir, daha da dönmez Floransa’ya. Beyazlar Floransa’da iktidarı geri ele geçirmek için uğraşsalar da başaramazlar. Dante zamanla inancını yitirir, sürgünde İlahi Komedya’yı yazmaya başlar. Verona, Padova ve Paris’e gider. Paris’te felsefe ve teoloji okur.

Dante, 1311 yılında İtalya’yı işgale başlamış olan Lüksemburg kralı VII. Henry'ye mektuplar yazarak, onu Floransa'ya da savaş açmaya davet eder. Kralın İtalya'yı işgali İtalyan şehirlerinde nefretle karşılanır, Floransa'nın da dâhil olduğu şehirler, kendi içlerindeki sorunları bir süreliğine askıya alır, topyekün karşı koyarlar. Bu dönemde Floransa sürgün edilmiş Beyazların birçoğunu geri çağırır ama Dante’yi çağırmaz. Bunun nedeni büyük ihtimalle kral VII. Henry'ye yazmış olduğu mektuplardır. 1313’de kral ölünce Dante Floransa’ya dönme umutlarını tamamen yitirir. Ravenna prensi Guido Novelloda Potenta'nın davetini değerlendirip Ravenna’ya geçer. Kısa ziyaretler dışında buradan ayrılmaz. 1321 yılında 56 yaşında ölür. Ölüm nedeninin sıtma olduğu sanılmaktadır.

Dante Laitnce ve İtalyanca’nın Toscana Lehçesi’nde eserler vermiştir. Eserleri: De Vulgari Eloquentia (Halkdilinde Belagat), Monarchia (Monarşi), Epistulae (Mektuplar), Eclogae (Eklogalar), Quaestio de Aqua et Terra (Su ve Toprak Sorunu), Vita nuova (Yeni Hayat), Rime (Şiirler), Convivio (Şölen), Fiore (Çiçek), La Divina Commedia (ilahi Komedya) – Inferno (Cehennem), Purgatorio (Araf), Paradiso (Cennet).

Dante Etkisi:

Dante’nin İtalyan dilinin kurucularından olduğu fikri yaygın bir inanıştır. Her ne kadar Latince eserler verdiyse de, İtalyanca'nın Toscana lehçesiyle yazdığı önemli eserleri nedeniyle Toscana Lehçesi, İtalyanın resmi dili ve lehçesi olmuştur.

İtalya'daki metal 2 Euro’ların tura tarafında, Dante'nin resmi vardır. Rodin’in Cehennem Kapıları adlı çalışmasının ilham kaynağı ve bu çalışmanın en önemli parçalarından olan Düşünen Adam Heykeli’nin Düşünen Adamı’dır.

İlahi Komedya’nın ilk adı Komedya’dır. İlahi ön adını ünlü edebiyatçı Boccaccio vermiştir. Bir çok ressam Dante’nin eserlerindeki tasvir edilen mekânları resilerine konu etmişlerdir. Michelangelo, Sandro Boticelli, Gustave Dore, Salvador Dali, Willima Blake, Yake Thompson bunlardan bazılarıdır.

Klasik Müzik bestecilerinden Rossini, Schuman ve Franz Lizt İlahi Komedya şiirlerinden besteler yapar. Ezra Pound, T.S. Eliot, Paul Claudel, Anna Akhmatova gibi şairler İlahi Komedya’dan esinlenmiş şiirler yazarlar.

Kaynaklar:
İlahi Komedya, Rekin Teksoy Çevirisi, Oğlak Yayınları
wikipedia
Internetteki muhtelif kaynaklar...

22 Nisan 2010 Perşembe

Çanakkale

Anlık bir karardı. “ben de geliyorum o zaman” dedim. Gündemdeki konu yeğenimin mezuniyeti ve ablam ile eniştem önce büyük bir kalabalık eşliğinde planladıkları seyahate yalnız çıkmak zorunda kalmışlar. Malum, kardeşimin düğün hazırlıkları son reddeye gelmiş.

Esasen kalabalık da olsa atlanır gidilir, yani gitmek için ablam ile eniştemin yalnız kalmasına gerek yok, ama tuhaf bir kararla mezuniyet töreni hafta içi yapılıyor. Neredeyse tamamı farklı illerden gelen onca öğrencinin mezuniyeti için seçilen tarihi nedense perşembeye rastlamış. Ama artık geleceğim dedim ya. Nasılsa bu yıl bende izinden bol bir şey yok. İki günlük izin kaptım. Hafta sonu ile birleştirip 4 gün yaptım. Çanakkale’den çıkışta Özcan’ın düğün planları çerçevesinde tertipleyip, sonradan planlarını bozmadığı Çeşme organizasyonuna iştirak edilecek. Karar bu yönde. İyi de, bilet yok ne Çanakkale’ye, ne Biga’ya. Zar zor arandı bulundu alakasız bir firmanın alakasız bir koltuğuna. Otobüse indiğimde sormadan edemedim, “bu koltuk da aynı yere gidiyor değil mi?” diye. Gidiyormuş, aldık yanıtımızı, oturduk yerimize.

Perşembe sabahtan yola çıkıp saatler sonra, ancak akşamki törene bir saat kala Biga otobüs terminaline vardığımda fark ettim ki bekleyen bir alay insan var. Meğer eniştem, kayını için kalabalık toplamış karşılama töreni mahiyetinde. Bulsa davul zurna da getirecekmiş ama pahalı geldi zahir. Hoş eminim Adana’da olsa onu da yapardı ya, Çanakkale’nin yabancısı ne de olsa. Bir saat sonra törende olması gereken yeğenim Onur, ablam, Onur’un ev arkadaşları olan Taner ve Kahraman ile onların ebeveynleri toplanıp beni karşılamaya gelmişler. Yok, hani sağ olsunlar, değer göstermiş, şeref vermişler ama beni görünce “bu muydu dayın?” demeselerdi yeğenime, daha makbule geçecekti. Artık onlara da ne anlatıldıysa?

Bu tarz törenler farklı bir duygu sağanağına neden olduğundan, tuhaflıklarına değinmeye gerek yok. Bir daha görmenizin zor olduğu sevgili arkadaşlarınızla kucaklaşıyor, her gün arayacağınıza, hiç unutmayacağınıza dair tutulmayacak sözler veriyorsunuz. Dönüp kendim verdiğim sözleri hatırlıyor ve hayıflanıyorum şimdi. Hayatımda hala olmasını istediğim ne çok insan varmış.

Törenin ertesi günü, yani Cuma günü Çanakkale turuna çıkılacak. Şehitlikler gezilecek. Daha önce gezdiğim yerler hakkında sonradan yeni düzenlemeler olduğu bilgisi almıştım ve merak ediyordum. İyi oldu bu geziler diye içimden geçirirken, kahvaltı sonrası kiralanmış arabaları görünce ilk şoku yaşadım. Arabalar kağnıdan bozma, kendi başlarına gitmeleri mümkün değil de, çekecek katırları eksik, “unutulmuş zahir” dedim, yeğenime baktım. “dayı, bir bunlar kalmış” dedi. “İyi de bunları çekecek katırlar, öküzler veya ne bileyim diğer büyükbaşlar nerede” dedim. Ablamla karşılıklı gülüştük.

Şimdi durum şöyle, iki araba var, muhtemelen Çanakkale Muharebeleri’nden kalma, hatta belki o zaman da görenlere Nuh Nebi’den kalmış izlenimi vermiş olabilirler de, benim öncesinden haberim yok. Tahminim şu yöndeydi, biz yedi kişiyiz diye iki araba kiralanmış, ama biri lokomotif olacakken, diğeri de vagon yahut römork görevi görecek. Yalnız hangisi vagon belli değil. Muhtemelen ikisini de çekecek başka bir lokomotif var ama o kiralanmamış.

Neyse, emre itaat ederekten bindik biz arabalara ve 10 dakikalık uğraş sonucu çalıştırabildik aracı. İlk sürpriz, benzin göstergesi bozuk; hani aslında her yeri bozuk da, benzin göstergesi ayrıca bozuk. Neyse biz çalıştırdık da, diğer araç, yani havagazıyla çalışan araç çalışmıyor. Birinin şoforü eniştem oldu, diğeri yeğenim. Eniştem gidip diğer aracı da çalıştırdı. Onur’un ev arkadaşı olan Giresun’lu Taner’in babası (adını hatırlamıyorum valla, kusura bakmasın) bizim arabaya geçti. Biz, ben eniştem ve Giresunlu baba bir arabadayız. Yeğenim, ev arkadaşı, ablam ve Giresunlu anne de (onu da hatırlamıyorum, mecburen böyle gidecek artık) diğer araçta yola çıkıp benzin ve havagazı almaya yanaştık, doldurduk, hafiften araçlara bakım yaptırdık diyeceğim ama bizim baktığımız gibi baktılar araçlara. Bakım yapsan ne buna yapmasan ne? Baksalardı bağ olurdu daha önce, bakmamışlar dağ olmuş işte. Arabanın içinde o kadar çok toz var ki, 3 kişiyiz ama 5 kişilik arabanın istiap haddini aştık aşacağız.

Yola çıktık, gezdik dolaştık, Lapseki’yi pas geçip Çanakkale’den feribotla karşıya geçtik falan. Şehitlikler, tabyalar, hepsi elden geçmiş. İlk gezdiğimde üzüldüğüm ne varsa el atılmış sanki. Ama oralarda gezince üzülmemek mümkün değil ki. Dile kolay, metrekareye bir şehit düşen bazı mekânlar var ki, söz de yazı da bitiyor, kalem elden düşüyor.

Yalnız, her şey elden geçmiş sanki de, hala bu seyyar satıcılar hizaya girememiş bir türlü. Böyle Dösim gibi pırıl pırıl yerler dururken, alt alta, üst üste, birbirinin aynı şeyleri 3 paraya satmak için birbirleriyle yarışan insanlar belki ekmek parası kazanma çabasındalar ama keşke “şehitler bir lira” demeseler sattıkları ürünlere. Belki göz ardı edilebilirlerdi o zaman. Bu şehitler bir lira da, şehitlere de sorsaydık “acep vatan kaç lira?” diye.

Gelibolu konusunda söylenecek çok şey çok illa ki, ama benim çok üzerimde. Anlatamayacağım şeyleri bu işin ustalarına bırakayım.

Geri dönüşe yakın ard arda önce bizim araba, sonra diğeri tekledi. Biz kilometre hesabıyla benzine yorduk ama diğeri neden tekledi anlamadık. Onun daha yolu vardı. Conkbayırı’ndan vazgeçtik, benzinci, oradan Eceabat yaparak akşama doğru geri döndük. Çocuklar tutturdu Truva diye. Ben arada karar değiştirip Çeşme’den vazgeçip Ankara biletine yazıldım gece 12 için. Truva sonrası Biga’ya dönülünce toplanmış eşyalarımı alıp otobüse bineceğim ve Ankara’ya geçeceğim.

Truva’ya vardık ki, kapı duvar, etrafta sade bir bekçi var. Almadılar bizi içeri vakit muhalefetinden, sokmazlarmış içeri geç geleni ziyaretçilerden. Boynu bükük döndük kağnımıza, martılar el etti geldi çağrımıza. Aşındırdık kağnımızda martılarla beraber Çanakkale yollarını, ilk kez orada hissetim ensemdeki amele yanıklarının dayanılmaz acısını.

Çocuklar bizi bir parka getirip oturttular, kendileri de gittiler. Oturduğumuz yerin tam karşısı bir açık düğün alanıymış, az sonra bir gelin ve bir damat dalınca alana, ortalıkta kızılca kıyamet koptu. Biz bu arada vakti unuttuk da, çocuklar dönmedi bir türlü. Meğer Taner’in ertesi günü KPSS sınavı mı neyi varmış, bu yüzden Çanakkale’de kalacak yer arıyormuş. Saatlerce dolaşıp öğretmenevi ve muhtelif yurtlardan ret yanıtı alınca, özel bir yurtta yer bulmuşlar. Döndüklerinde ben amele yanıklarından ve geç kalmaktan sızlanıyordum ki yola çıktık. Ama çıktığımızda Biga’dan otobüse ucu ucuna yetişecek durumdaydık. Bir süre bayağı hızlı giderek 5 – 10 dakika kadar kazandık ki, bizim araç stop etti. Fark ettik ki arada benzin göstergesi bazen yanıyor bazen sönüyor. Meğer tepe tırmanırken benzin gitmiyormuş motora, belki de dipte kalan toz falan varsa onlar da karbüratörü tıkıyorlar. Ama en yakın benzinci nerede bilinmez. Tepeden aşağı inerken eski performansımıza döndük ki, diğer araç durdu. Kımıldamıyor yerinden. Lapseki Biga arası dağ başı, iki taraf orman, saat 23: 20, aracın birinde benzin yok yahut bitti bitecek, diğeri tamamen stop. Sağı solu aramalar, araçlarla çeşitli suretlerdeki debelenmeler kar etmedi. Ben arayıp yazıldığım biletten adımı sildirdim. Dediler sonra bir araç daha var yetişirsen ona binersin. 20 dakika kadar da o düşü kurdum, sonra uyandım.

Efendim, uzun uğraşlar sonucu aracın birini durdurabildik de Giresunlu baba bindi otostopçu mahiyetinde. Az sonra aradık, meğer 7 km ilerisinde çölde vaha benzeri bir benzinlik varmış. Ama benzincide bidon yokmuş. Biz ip de istedik. Malum, bidonda havagazı getirmek mümkün değil. birine benzin koyup diğerini çekeriz diye düşündük.

Bir saat kadar sonra adam bir takside göründü. Meğer oraya bir taksi yanaşınca adam taksiciden yardım istemiş. Taksicinin evine gidip takoz, bidon, çekme halatı, plastik su şişesi (ortasından bölününce huni oluyormuş bu – ama biz de akıl edip hazırlamıştık o ayrı) falan alıp gelmişler. O kadar talihsizlik içinde şans şudur ki, taksicinin evi benzincinin arkasındaymış. Fazla yükleri, çocuklar ile kadınları hem ağırlık, hem güvenlik nedenleriyle taksiye atarak ve iki aracı birbirine bağlayarak yola çıktık, virajlardan dönüp ovaları aştık, 7 km ilerideki benzinciye vardık saat 01:45 sularında. Bu arada üzüldüğüm tek şey, yeğenimin bana bakarkenki ağlamaklı görüntüsü mahcubiyetten, ne dedimse üzüntüsünü geçiremedim.

Ertesi sabah güzel bir kahvaltıdan sonra yeğenimle beraber, hani ola ki o saate Ankara’ya kalkan otobüs bulur muyuz diye otogara yollandık. Bir baktık ki, otobüsler sıra sıra dizilmişler, hepsi birden Ankara’ya gidiyorlar. Ben aralarından gözümü kestirdiğim bir firmanın yazıhanesine girdim ki, kredi kartı kabul etmiyorlarmış hesap kesildiğinden. “e peki” dedim ben de, ama şımarıklık olsun diye değil, hakikaten nakit yok, çekecek zaman da yok. şoför atladı, “aybettin birader, en kötü bize kredi kartınla benzin alırsın, olmadı misafir ederiz seni otobüsümüzde, insanlık öldü mü” dedi. Ben anladım eğlenceli bir yolculuk olacağını.

Bindim otobüse de, yerim yurdum belli değil. Muavin geldi, durumu biliyor, “ağabey seç, istediğin yere otur, bir şeye ihtiyacın var mı?” dedi. Ben arkalara doğru geçtim, boş bulduğum bir yere. Sonra geldi yanıma oturdu, sohbet ede ede Bandırma’ya geldik. Hesaba göre Bursa da para çekip ödeme yapacağım.

Otobüs hareket eder etmez müzik çalmaya başladı ki, ilk çıkan parça acı acı gülmeme neden oldu. Bir gün işyerinde etrafta kimse yok sanaraktan kulağımdaki kulaklıklarda gürüldeyen sese yüksek sesle eşlik ederek cümle taifeye rezil eden, ama sevdiğim ve beni güldüren türkü. Ben Özay Gönlüm’den biliyordum ama Sümer Ezgü söylemiş.

Elindedir bağlama
Kara gözlüm ağlama
O günkü sözlerimi
Cavur annene söyleme

Haydin de emmim dayım
Gurusun domuz huyum
Ableni ben gaçırcem
Enişten olcem gayın

Hop diri diri dat diri dit diri dom
Ben yarimi seviyom
...

diye devam edip giden türkü... 

Bandırma’da otobüs tıka basa doldu. Tam önüme bir aile yerleşti. Nemrut suratlı bir adam, melek yüzlü karısı, 3 – 4 yaşlarında çirkin bir kız çocuğu ki adı Ayça imiş, bir de güzel mi güzel bir erkek bebek. Derken bu çirkin kız çocuğu sağa sola sataşmaya başladı. Annesi ile babasının yerini beğenmedi, onları öne aldırdı muavine falan. Kendisi bir arkaya geçti, tek başına ikili koltuğa uzandı ama uyumuyor, etrafa bakıyor cin cin. Sonra arabaya birbirine benzeyen, 60 - 70’li yaşlarında 8 kadın girdi. Hepsi böyle annem gibi başları kapalı ama öyle türban değil, eşarplı, şık pardösülü, tamamı renkli gözlü açık tenli, güler yüzlü teyzeler. En arkaya geçip oturdular ama yerini beğenen oldu beğenmeyen oldu. Sürekli yer değiştirip duruyorlar. Muavin çocuk, yazık, hepsine birden “Anneciğim” diye hitap ediyor kibarcana ve onu oraya onu oraya oturtuyor, olmuyor. Bir de bunların tamamı birbirine “ablacım” diye hitap ediyorlar. Benim önümdeki Ayça çocuk atladı “ablacım, benim yanım boş, gel buraya otur”. Ayça çocuğun nemrut babası “Ayçaaa, sus bakiiim” diye seslenirken, annelerin hepsi birden gülmeye başladı ve yer tartışması bitti.

Ardından otobüse, kaldırma kuvvetine aldırmaksızın su içinde tartılsa rahatlıkla yarım ton çekebilecek bir amca bindi. O da geldi geldi çaprazımdaki koltuğa girmeye çalışıyor ama giremiyor bir türlü. Ayça çocuk ona da atladı. “amca amca, sen oraya sığmazsın, en öne git, orası geniş” dedi. Nemrut suratlı babası atladı, “Ayça, sen karışma adamın işine”. Amca ise döndü muavine, şu kız doğru söylüyor, en önü ayarla bana” dedi. Muavin “emredersin ağabey” diyerek gitti, en önü boşalttırdı bir şekilde. Biz arkadaki annelerle beraber yerlere yıkıldık gülmekten.

Otobüs tıka basa dolup Bandırma’dan Karacabey’e doğru hareket etti ki, bu arada ayakta duranlar bile var, belediye otobüsü gibi. Bu arada ben, “Yahu bu anneler ne yapıyorlar acaba, tekmili birden nereye gidiyorlar ki, hepsi tek tip” falan diye düşünüyorum, arkaya bir döndüm ki ne göreyim. Bütün anneler azıklarını açmışlar, pastalar, börekler, çörekler, meyveler hatta içecekler falan, ortaya yayılmış. Meğer yer kavgası da bundanmış, herkes bu yüzden esasen arkada oturmak istiyormuş. “yahu ne oluyor?” falan diye içimden geçirdim ve sanırım durumu çaktım. Muhtemelen bu anneler bugün için gün yapmaya karar vermişlerdi. Ancak gün yapılacak evde tamirat, temizlik, hastalık falan gibi bir nedenle bir sorun çıktı. Anneler de, “en iyi çözüm olarak biz bu günü Bandırma – Karacabey otobüsünde yapalım” diye karar aldılar ve bizim Çanakkale – Ankara otobüsüne konuşlandılar. Nitekim inene kadar sürekli tıkınıp dedikodu yaptılar. İnerken de en erken dönüş otobüsünü sordular ki dolayısıyla benim teorim güçleniyor.

Arada ilginç dedikodular yok değildi. Mesela Hatçe’nin zilli kızı Gülsüm’ün ikinci kocadan boşanması konusunda çıkan tartışmada ikiye bölündüler. Annelerden bir grup, konuyu Gülsüm’ün para hırsına bağlarken, diğer bir anne grubu kızın işi bilmemesine, daha doğrusu onların değişiyle cinsel konulardaki yetersizliğine bağladı. (Ben tam ifadeyi burada söyleyemiyorum şimdi)

Komşuları Hüsrev Efendi’nin oğlu için açtığı bakkalın iş yapmamasının nedeni ise adak olarak kesilen koçun bir gözünün kör olmasıymış. Bu konuda anneler hiç bölünmeden, müştereken aynı fikre vardılar. Fikir birliği edilen konulardan bir diğeri de, Bandırma’nın kızlarında artık ar - namus kalmadığıydı. Hatta bir anne durdu durdu, “gız dediğin önüne bakar yürürken, etrafla cıvıldaşmaz” dedi. Başka bir anne atladı, “oğlumdan duydum, o kızlara motor diyorlarmış” deyince ilk anne yanıtladı; “o kızlar motoru olmasa başka türlü o kadar ışık saçamazlar ki zaten”.

Velhasıl teyzeler inince, Ayça da uyuyunca otobüsün keyfi de, tadı tuzu da kaçtı. Ben de uyumak için hamle yaptığımda, efendi muavin “ağabey, yastık vereyim sana, rahat uyursun” dedi. Ben de “peki, iyi olur” dedim. Muavin bir yastık getirdi ki, hayatımda daha kirli herhangi bir şey görmemiştim. “Bu mu?” diyerek yastığı ancak iki parmağımla tutunca muavin yanıtladı. “ağabey, aslında kirli değil, sadece otobüste kullandık”.

Sonrasında uyuya uyuya Ankara’ya vardım artık. 4 günlük kısa bir tatilin 3 günü böyle geçti. Haftaya 23 günlük bir tatile çıkıyorum. İstanbul’dan Çeşme’ye, Samos ve Mikonos’tan İskenderun’a, Mersin’den Kuşadası’na, Bozcaada’ya uzanacak tatilimde bakalım yazacak bir şeyler çıkacak mı?

31 Mart 2010 Çarşamba

Bizim Kınalarımız - Bizim Düğünlerimiz

Bizim Kınalarımız – Bizim Düğünlerimiz

Ukrayna’daki günlerim, Simferopol’den Kiev’e 17 saat kadar süren ve tek başıma çıktığım uzun bir tren yolculuğu ile sonlandı. Tren azıcık da olsa, rötar yapsaydı uçağı kaçırma ihtimalim vardı. Ama aksi gibi, önce tren rötar yapmadı, sonra iner inmez gayet ucuza, gayet babacan bir adam arabasıyla beni havalimanına bırakmayı kabul etti. (Ukrayna’da normal araçlar da, eğer fiyatta anlaşırsanız, sizi herhangi bir yere bırakabiliyorlar) Böyle olunca bana yazacak malzeme çıkmadı. Olsa olsa diyebilirim ki, yol boyunca ben de, arabanın şoförü de sürekli konuştuk. Politikadan, spordan, havanın sıcaklığından, Ukrayna’dan, Türkiye’den konuştuk durduk, hem de birbirimizi tek kelime anlamadan. O kendi dilinde, ben kendi dilimde.

Tatilimin geri kalanında ise güzel ama sıcak hatta çok sıcak ülkemdeydim. İstanbul ve Ankara’da azıcık oyalanıp yapılacak işlerimi hallettikten sonra atladım Mersin’e gittim. Kuzenimin kınası ve nikâhı var ve ben daha çok bu konuya eğileceğim.

Kınanın yeri, zamanı, mekânı önemli değil. Üç önemli husus var. İlki, benim kemer sorunum (buna Hasan’ın kemer sorunu tamlamasının kısaltması olarak HKS diyeceğim bundan sonra, hem Neşe’nin Kepek Sorunu’na her daim özenmişimdir, onu çağrıştırsın), diğerleri ise kınada çalan orkestra ve oynayanlar.

İlk mühim konu olan HKS’nin tecellisi şu şekilde oldu. Yanıma bir sürü şey almışım ama kemer almamışım. Akşam kına var, benim çarşıya çıkacak, satın alacak zamanım yok. “Kardeşimden bulurum” dedim, bulamadım. Ondan bundan talep ettim, olmadı. En son eniştemi aradım, “tamam ben sana getiririm” dedi. Getirdi de. Ama aramızda büyük bir siklet farkı var ki, en küçük kemerini getirmiş, onu da yolda delgici arayıp deldirmeye çalışmış ama bulamamış. “olur zahir” denerek getirilen kemer belimi iki kez doladı. Pantolon dursa yerinde, sorun değil ama, durmuyor ki yerinde, millet Neşe’nin kepekten kurtulmuş saçları gibi ahenkle dans ederken bana kınada gözlem yapmak düştü. İşte bu yazıyı da ondan yazıyorum zaten, o kadar gözlem boşa gitmesin diye. Bir ara “boşver gözlemi, eğlenmene bak” diyerek, geline kardeşince sarılacak kuşağın benzerine dolanmak için kuşağa sulanmak geldiyse de, o kuşak düğünde sarılırmış (3 abla evlendirdim, hala öğrenememişim), bu düşünce işe yaramadı. Kemersiz oturduk, ertesi günkü nikaha enişteye talimat verdik mecburen, kemer delinsin diye.

İkinci mühim konu olan orkestraydı yani hani. Burada orkestradan kasıt, öyle farklı insanlardan ve enstrümanlardan oluşan makul bir grup olmasın sakın. Önünde bir org olan gençten bir çocukcağız ile onun yanında neden durduğu belli olmayan daha gençten daha bir çocukcağız. Biri çalıp söylüyor, diğeri çalmadan bazen söylüyor, bazen söylemiyor.

Şimdi biliyorum, herkesin en az bir, çoğunlukla bir kaç düğün anısı vardır, orkestra, piyanist şantör, DJ ile ilgili. Eminim ki aralarında çok ilginç, çok komik olanlar da vardır. Bu hepsinden daha komik falan gibi bir iddia taşımıyorum, velev ki anlatacak şeyler var ve şu kadarını söylesem yeterli, benim için bugüne kadar gördüğüm tüm orkestralar içinde rezillikte 1 numara kesinlikle bunlardı. Hani, gördüklerim içinde değil de duyduklarım içinde deseydim 1 numara bunlar olmayacaktı.

Peki, kim olacaktı? Kısaca özetlersem, 1955 yılında ilki yapılan Altın Mikrofon Şarkı Yarışması, Türk Popuna eserler kazandırmak ve pop müziği Türkiye’de yaygınlaştırmak için yapılan bir yarışma olarak önemli bir yere sahiptir. O dönemde daha henüz besteciler olmadığından, daha çok TSM veya THM parçaları, pop enstrümanlarıyla çalınacak şekilde yeniden düzenlenerek pop şarkısı gibi söylenmişler, çok başarılı örnekleri de var. Nitekim sözügeçen ve finale kadar kalan eser de bu düzenlemelerden biri, hem herkesin bildiği “Karadır Kaşların” isimli müstesna türkümüz. Söyleyen grup, bu türkümüzün önüne bir de Hicrani’nin muhteşem bir türküsünü de koymuş uzun hava niyetine söylüyor:

Kime kin ettin de giydin alları
Yakın iken ırak ettin yolları
Mihnet ile yetirdiğin gülleri
Varıp gittin bir soysuza yoldurdun

Yalnız bu uzunhavası dahil bu türküyü öyle berbat yorumlamışlar ki, hani ders niyetine okutulur. Vokalist önemli bir müzik adamı aslında. Adını yazmayacağım burada, merak edenler araştırsın, bulsun, hatta çoğunuz tanıyorsunuzdur bile. Ben daha önce tanımıyordum. İşte, duyduğum en kötü yorum kategorisinde bu grubu bu yorumla hiç kimse kalbimden ve dahi hatıralarımdan silemez ama, gördüklerim içinde performanslarıyla gerek beni, gerekse diğer davetlileri dumura uğratan bu ikili de hatıralarım arasındaki yerini sadece beynimde değil artık bu satırlarda da alarak tarihe kazınmış oldular. Torunlarıma bile okutmazsam ne olayım?

Esasen her ne kadar dinlemeden, görmeden anlatmak zor olsa da, ufak tefek teorik müzik bilgileri ışığında, temelde iki konuyu göz önüne getirmeye çalışacağım. Birincisi güfte ile ilgili. Bir sürü hiç duymadığım şarkıyı ardı ardına sıraladılar. Bestecisi bunlar da olabilir hani. Ama bir tanesi var ki, o gündür bugündür aklımdan çıkmıyor. Sözlerini şöyle yorumladılar ki kendi başlarına değiştirmiş de olabilirler:

Hele hele yandım Adanalım
Hele bir yaklaş badanalım
Çiftetelli çalıyor
Gel yanıma oynayalım

Hele hele yandım Anteplim
Hele bir yaklaş mekteplim
Çiftetelli çalıyor
Gel de bir döktürelim

Şimdi ne var bu sözlerde diyen çıkar belki. Benim sorunum daha çok kafiyelerde. İnsanlar neden Adanalım gibi bir sözcükten kafiye yapmaya çalışırlar ki? Bu soruya uygun bir yanıt veremiyorum bir türlü? Askerdeyken iki farklı görev yerim vardı. Birinde yüzlerce gigabayt mp3 varken, diğerinde 3 – 5 şarkı ya vardı ya yoktu. İşte biz bu 3 – 5 şarkıyı binlerce kez dinledik ki, birisi herkesçe bilindik olan “Amman Adanalım” şarkısıydı. Yıldız Tilbe yorumundaki sözler itibariyle, şöyleydi sözleri:

Emman Eddannalı
Yandım Eddannali
Evde duramıyom
Sena Deddannali

Şimdi bu nedir yaa? Yani tamam anladık, Adanalı birini sevmiş, eyvallah, ben de sevmiştim vakti zamanında, güzel kızları var malumunuzca. Adına şarkı da yazmak istemiş ama kafiye diye sevgilisinin adını falan yazsaymış ya artık neyse adı, Hatice mi, Emine mi, Ahmet mi, Cemal mi, her neyse işte. Sırf Adanalı sözcüğüne kafiye olsun diye sözlük taraması yapıp olabilecek sözcükler dizilse, buna şiir mi denir şimdi? “Gel yanıma badanalım”mış, acep çok mu makyaj var hatunun üstünde, ama ona da badanalı diye yakıştırma yapılmaz ki, en başta ayıp. Diğer kafiye “evde duramıyom sana dadanalı”ymış. Allah için, hangi seven kişi kendi sevgisini veya bağlılığını “dadanmak” sözcüğüyle bağdaştırabilir ki. Oldu mu şimdi?

Bu ikili orkestra ile ilgili olarak söyleyebileceğim ikinci şey şu ki, adamlarda bir ritm duygusu yok. İlginç gelebilir tabi, ritim duygusu olmayan orkestra olgusu,ama e yoookk, ben ne yapayım, yoksa yok. Hani “ritim duygusu olmadan orkestra olunur mu?” diye sorsanız, haklısınız, olunmazdı bunları görünceye kadar; ama bir tane var işte, biliyorum, hem gördüm hem duydum, hem yaşadım. Peki nasıl yok? Şöyle; arkada malum her orgda olan otomatik cıstak çalıyor, üstüne klavyelerle bişeyler çalıyorlar ama bu iki ayrı müzik bir türlü örtüşmüyor. Başlarda sorun olmadı bir şekilde halloldu da, ne zaman ki bizim Trakya’nın 9/8 lik aksak ritmi başladı çalmaya, o zaman karıştı ortalık. Şimdi ufak bir teorik bilgi vermem gerekirse, haddim değil ama; 9 zamanlı müziğin türleri var, ya 2’ler üzerine bina edilir, ya 3’ler üzerine. 2’ler üzerine bina edilirse örneğin en çok bilinen örneğiyle 2 2 2 3 diye çalabilirsiniz (düm teke düm teke düm teke düm düm teke gibi). Burada 3’ün yani düm düm teke’nin yeri değiştikçe ritim, bizdeki ifadesiyle usul değişir. Bir de 3 3 3 diye giden vardır ki, onun da bizdeki adı mürekkep semai olup, diyar-ı frengistanda Vals diye bilinen ritm budur. (Bazı arkadaşlar semai veya yürük semainin vals olduğunu iddia edebilirler ama önemli değil) Şimdi bizim mevzuumuza bahis olan müzik, o ilk aksak ritmi. Adamlar bir şekilde cıstak çalıyorlar 9/8 lik. Millet de 3’ün olduğu yerdeki bekleme mahallinde dans ederken beklemez de genellikle tek ayak üzerinde zıplama hareketi yapar. Ancak burada adam bir klavye çalmaya başladı ki, cıstakın 3’ü ile klavyede çalınanın 3’ü uymuyor. O kafasına göre, hiç dinlemeden çalıyor, yani uğraşsanız olmaz, nasıl yapabiliyor bilmiyorum. Müzik karıştı. Kimi çift zıplama yapıyor, hadi gençler bir şekil idare ediyor ama yaşlılar hiç zıplayamıyor, tabi olmuyor. Çocuk da sektiriyor, ama bırakmıyor, bir yerde tutturup orgun klavyesine yeniden asılıyor. Hani normalde kapatın kulağınızı ve pisti izleyin, aşağı yukarı ritmik anlamda ne çalınıyor bilirsiniz. Oysa burada, tahmin yürütmek mümkün değil. Hatta kulağınızı kapatmadan dinleyin, yine mümkün değil. Ben o sırada denedim, sahnedekiler uzaydan gelmiş ucube yaratıklar gibi duruyordu. Bir arkadaşımın deyimiyle UDO’lar basmıştı sahneyi (Undefined Dancing Objects)

Bir ara düşünmedim değil, yahu bari “tırmala beni kaşı beni” falan çalsalardı. Veya ne bileyim,mesela kahramanlık türkülerimizden ”kır belini Ali Dayı, kır belini heyy” falan gibi bir şey. En azından daha eğlenceli olurdu. Düşünsenize düğünde şöyle sözleri olan bir parça çalıyor:

Sabayatin yengeciği,
Attırıverir göbeciği;
Göbeciği yorulmasın,
Oynar iken bayılmasın.

Yapıştır kız sabayati,
Hepimizi vatiz etti.
Bayira karşı yatır beni
Tırmala beni kaşı beni

Hop çok atarım kendimi
Çıplak çıkarım bayrama

Gerçi sonradan fark ettim, sakıncalı olurdu. Fazla detay vermeye gelmez, isim benzerlikleri var desem yeterli.

Kınadaki diğer bomba ise dayımdı. Şimdi önbilgi mahiyetinde söyleyebileceğim tek cümle yeterlidir, iki dayım da ağır adamlardır. Öyle ortalık yerler bir yana en gizli hatta “top secret” etkinliklerde dahi göbek sallayıp gerdan kırmazlar. Ancak düğün işte. Sen kalkmasan da kaldırıyorlar bir şekilde. Nitekim dayım da az sonra gelinin babası sıfatıyla kendini pistte buldu. Hadi buna lafım yok ama öylesine kaptırdı ki, az sonra kendi çıkınından çıkardığı dans figürlerini miskete uyarladı. Nitekim misket oyununa getirdiği yeni yorum, misket oynamak için özel olarak davet edilmiş şahısları bile etkilemiş olacak ki, dansın bir anından itibaren sahnedeki herkes dayımın figürlerini taklit etmeye çalışıyordu.

Açıkçası ben bu dünür figürlerine hastayım. Yaklaşık 3 ay kadar önce diğer dayımın kızı evlenmişti. Diğer dayımı dansa kaldırmaya muvaffak olamadılar ama diğer dünür olan damadın babası ile ona eşlik eden dayısı yoğun istek üzerine misafirleri ve talipleri kıramayarak piste çıktılar. Şimdi 50 yaşın üzerinde kel, göbekli ve bıyıklı 2 amcanın yalnız başlarına dans pistine çıktığı bir ortamda orkestranın veya DJ’in ne çalmasını beklersiniz? Belki misket, belki zeybek, hadi belki zorlamayla da olsa oyun havası falan, ne bileyim eskilerden bir şeyler falan, hayır bilemediniz. Hiçbiri değil. “Ebedi dumura uğratıcı” diye bir karakter vardır Otostopçu’nun Galaksi Rehberi’nde. Karşınıza çıkar, size küfreder ve uzay gemisine binip kaybolur, siz de bakakalırsınız. İşte sanırım bu karakter bir anlığına DJ’e göründü ve DJ dumura uğradığı gibi nerede olduğunu unutup “Çakkıdı” çalmaya başladı. Bekledim ki oynamasınlar, müzik değişikliği talep etsinler. Hayır, amcalar birden oynamaya başladılar. Damadın babası umutsuz vaka. Müziğin ritminden bağımsız olarak kendi başına bir UDO, komik hatta çok komik oynuyor, hepsi bu. Ama dayı daha önce oynamış az buçuk, bu belli, ama yaşın ve tipin itibariyle neden Çakkıdı’ya eşliğinde yılan dansı yapmaya çalışırsın be adam?

22 Mart 2010 Pazartesi

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları

Ağustos ayında Edremit Pınarbaşı’nda Ritim kampındayız. Üstad Mısırlı Ahmet, başka ritim üstadları, sanat dünyasının farklı alanlarından birçok kişi, oyuncular, müzisyenler, dansçılar, fotoğrafçılar, farklı meslek gruplarından farklı meslek erbapları hayatı paylaşıyoruz, kendi yaşamımıza dokunmaya, kendi izimizi yaratmaya çalışıyoruz.

Bir gece Edremit’in Pınarbaşı’nda yeraltından sızıp çadırlarımızın yanı başından akıp giden o buz gibi suyun mekâna yansıyan aksinde, ayın şavkında bir perde kuruldu, medeniyetten bunca uzakken bir anlığına perdeye yansıyan ışığa baktık bir ürpermeyle. Hatırlamak istemiyorduk medeniyeti, zaten film başlayınca dönmeye çok sürmedi o kendisini bir anlığına hatırlatan medeniyet düşüncesi.

Perdeye vuran görüntülerle yeknefes oldu 60’ı aşkın kişi. Gümbür gümbür vuruyordu kalbimiz, gümbür gümbür düşünceler salınıyordu beynimizde. Hoparlörlerden çıkan o gümbür gümbür sesler tarifsiz ritimlere işaret ediyordu, belki o arayıp da bulamadığımız. Bir filmdi bu ama çok şey anlatıyordu. Film bizi anlatıyordu bize. Unuttuğumuz bizi anlatıyordu, unuttuğumuz ama unutmak istemediğimiz bizi. Film zenginliğimizin parayla, iktisatla ilişkisi olmadığını, insana en iyi öğretmenin hayat olduğunu anlatıyordu. Yaşadığımız yerin neden Anadolu olduğunu, yaşadığımız yeri bazen itiraf etmesek de neden bu kadar sevdiğimizi, buranın neden bize vazgeçilmez olduğunu anlatıyordu.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları çok samimi, çok katıksız bir film ve daha fazla ilgiyi hak ediyor. Ediyor da, insan düşünmeden edemiyor. Neden ilgi görmez ki böyle bir film? Bu kadar mı eksildi, bu kadar mı azınlıkta kaldı akil adamlar? İlla bir sansasyon, illa bir polemik konusu mu barındırmalı? İlla samimiyetsiz mi olmalı? İlla seyirciye mi oynamalı?

9 Mart 2010 Salı

Kaptanın Seyir Defteri - Ukrayna Günlükleri

Kaptanın Seyir Defteri

Yıldız Tarihi: 26 Cemaziyelevvel 1431

Alışılageldiği ve kimilerine verdiğim söze istinaden tatil anılarımı bu sefer de yazıyorum, hatta yazmakla kalmayıp bir de paylaşıyorum. Hani aranızda “Hasan, sıktın artık, sen tatilin sefasını sürüyorsun, bize okumak cefası kalıyor” diyenleriniz varsa; hem çoğunuzun anıları da, tatili de benden fazla olsa da, elbette ki okumak gibi bir zorunluluğu yok kimsenin. Hem siz de paylaşın, ben de okuyayım. Eleştiri falan hiç beklemiyorum. Öyle bir yazı da değil zaten, eleştirilsin de geliştirilsin falan. Böyle bir kaygı taşımak bu yazının haddi bile değil. Ama elbette ki gönülden kopan iki cümleye de kapalı değil eleştiri kapıları, o ayrı.

Efendim, bu yaz tatilimin şimdiye kadarlık kısmının ana mekanı Ukrayna idi. Bildiğiniz üzere Ukrayna en çok evde yapılan yaş pastaları, çoğunu ithal ettikleri tekstil ve cam ürünleri, ağaç oymacılığı ve hatta kakmacılığı, toplu taşıma araçları ama özellikle de taksileri ile meşhurdur. Zaten başka bir şey de yoktur. (duy da inanma!) Şimdi tekstil ürünleri, taksi ve pasta hakkında ne anlatılabileceği veya bunun anlatılmaya değer bir konu olup olmayacağı bahsi sayfalarca tartışılabilecek lakin incir çekirdeğini belki de, inciri saran kabuğu kesinlikle doldurmayacak olduğundan, filhakika yekünde bu bahse dair anlatacak fazla bir şey olmadığı hasebiyle bu bahsi kapatıp tatilimin sonraki mekanlarına geçmek istiyorum.

Tamam tamam. İtiraf ediyorum ki yukarıdaki paragraf bir saçmalık. Ukrayna’nın en ünlü ve en güzel tarafı kızları kesinlikle. Tanrının hurileri bir Ukraynalılara bir de Venezuela’lılara bakarak yarattığı rivayet olunur ki, gerçek mi bilemeyeceğim desem yalan olur, zira az önce bu rivayeti kaidem vasıtasıyla ben uydurdum. Ama olsun, güzeller işte. Güzelleri hakkında denecek çok bir şey yok ama Ukrayna hakkında anlatılmaya değer şeyler de yok değil ve onları da muhakkak anlatmak lazım. Ama bir de işin öncesi var. “Neden gittin?” ve “neden Ukrayna” gibi sorulara sürekli maruz kalmış biri olarak bu sorulara yanıt vermek için öncesine gitmek lazım geliyor.

Çok kısaca öncesine değinirsem, benim geçen yılki yaz üniversitesinde tanıştığım grup arkadaşlarımla iletişimimiz bir internet listesi marifetiyle sürdü. Bu arkadaşlarımın ki Avrupa’nın aşağı yukarı her ülkesinden toplamda 50 kişi kadarlar, bir kısmı geçen yılbaşı Viyana’da da buluştular ancak ben vize problemlerim nedeniyle katılamadım. (bakınız bir yılbaşı anısı) Bu yaz da birlikte bir şeyler yapma fikri gelişti. Ben o ara takip etmiyordum gerçi, ama berabercene Ukrayna’ya gitme kararı alınmış. Organizasyonu da Moskova’da okumakta, Kiev’de oturmakta olan Alla isimli bir bayan arkadaşımız üstlenmiş. Bizi de Hollanda’nın Amsterdam ili kütüğüne kayıtlı Marie Jose ismiyle müsemma ancak bizim MJ dediğimiz başka bir arkadaşımız organize etti ve hatta beni de ikna etmek için Amsterdam’lardan İstanbul’lara kadar yol tepti. Velhasıl, 12 ziyaretçi, 3 de organizatör kılıklı arkadaş ile Kiev’de buluşma kararı aldık, biletler, vizeler alındı.

Yolculuğa bir kaç gün ya vardı, ya yoktu ki (hayda, vardı işte, nasıl yoktu, öncesindeydi hem de bir kaç gün önce hepi topu!) Ukrayna Lviv civarında fosfor yüklü bir trenin kaza yaptığı ve taşıdığı fosforun havaya karıştığı, buna bağlı olarak geniş bir bölgede asit yağmurlarının beklendiği bilgisi geldi İtalyan arkadaşlardan. Derken 5 adet İtalyan, bir adet Slovenyalı ve bir adet Macar arkadaş bu sebepten geziyi iptal ettiklerini bildirdiler. Biz 5 kişi kaldık, ama iptal etmedik, “3 organizatörle beraber 8 kişi gezeriz” dedik. 2 Hollandalı, ben, bir İtalyan, bir Estonyalı, 1 Ukraynalı, 2 Rus. Bir kaç da yerel organizasyondan katılacak vardı ki, onların bilgisi bende yoktu. MJ sağ olsun, o ilgileniyordu. Ama tabi bu kadar iptalden sonra bizim programda yer alan ve normal bir yaz üniversitesi aktivitesinin olmazsa olmazı durumunda olan uluslararası yemek yapma günü, uluslararası milli içkileri içme günü, milli müzikleri dinleme günü bir kısmı keyifli (yemek yemeler ve içmeler) ve bir kısmı işkence (yahu Avrupa Milletleri’nin milli müzikleri ne can sıkıcıdır) gibi etkinlikler de otomatikman iptal oldu. Ama biz kendi aramızda elimizdeki programı elimizden geldiğince uygulamaya karar verdik. Deli miyiz neyiz?

Bu arada benim yaptığım bir hata var ki, önemli bir hatadır kendileri. Geçen yılki organizasyonda iki adet Alla vardı. Bunlardan biri Türk asıllı bir Rus olup esasen de Turizm işleri ile uğraşan bir rehber – organizatör idi. Çok akıllı çok bilgili çok güzel falandı demek yetmez, birçok sıfatı kendi üzerinde çokça barındıran bir cinsi latifti. Bizimle geçirdiği süre kısıtlıydı ancak o kısacık sürede tüm Rusya tarihini, Moskova’yı ve hatta sonrasında ziyaret edeceğimiz yerleri dahi anlatmıştı, ayrıyeten edebi tartışmalar yapmıştık. Ancak bir Alla daha vardı ki, onun konuyla pek bir ilgisi yoktu. Tüm organizasyon boyunca bir İtalyan çocuğun peşinden koşmuş, son günlere doğru amacına ulaşır gibi olmuştu ama sonrasında ne oldu bilmiyorum. İşte ben, bizi gezdirecek olan Alla’nın birinci Alla olduğunu sanıyor ve pek de bir endişe duymuyordum. Ancak Kiev’e inip buluşma yerine gidip de diğer Alla’yı görünce, içimden bizi tuhaf sürprizlerin beklediğine dair bir şeyler geçirmedim değil. Nitekim sürprizler için çok beklemem gerekmedi.

Buluştuktan sonra bir süre beraber yolculuk ettik kalacağım konukevine doğru, bu arada ben ona iptalleri sordum. O da tüm iptallere çok bozulduğunu, en çok da Luca’ya bozulduğunu, çünkü o gelse tüm İtalyanların geleceğini söyledi. Benim kafamda şimşek çaktı. Öyle ya, bu kızın geçen yıl peşinden koştuğu İtalyan Luca’ydı. “Ama” diye ekledi Alla, “şimdi onlara kızamıyorum, gerçi benim ayrılığım keyfiyetten değil mecburiyetten olacak, ama yine de kızamıyorum onlara!!”. Ben önce algılayamadım. Sonra da önemsemedim. Bir süre sonra “ne zaman ayrılacaksın?” diye sordum. “iki saat sonra, kahretsin, senin dışında diğerlerini görecek kadar zamanım bile olamayacak. Acele edelim, sen konukevine yerleş de şehri azıcık gezdireyim sana, diğerlerine de artık sen ezdirirsin şehri,” dedi. “Yerel organizasyondan katılacaklar ve diğer Ruslar?” diye sordum. “Buradakilerle yazışmayı unuttum, diğer Ruslar da diğer İtalyanların sevgilileriydiler, bu yüzden onlar da iptal ettiler” dedi.

Bingo!! Bir anda Kiev’in orta yerinde rehber olarak atandım organizatörler tarafından, hem daha birinci dakikada iyi mi? Hani yapmadığım bir şey değil ama! Nitekim iki gün Kiev’de gezdirdim arkadaşları gerçekten. Fena değildi azıcık değiştirdiğim program. Dinyeper’de tekne turundan, St Sophiski Cathedrali’ne kadar yapılması gerekenleri yaptık, arada St. Sophiski’nin Ayasofya’dan esinlenerek yapıldığına dair lafları okuyunca bu konuda mimari bir tartışmaya dahi girdim. Uzaktan bir esinlenme sezmek mümkün olsa da, gelip görseler Ayasofya’yı karşılaştırma cesareti görürler miydi bilemeyeceğim. Nitekim bir hafta önce Ayasofya’yı görmüş olan MJ de okuduğunda güldü, benim diyecek çok şeyim kalmadı.

Bundan sonrası bizim açımızdan daha çok bir hayatta kalış (Survival) macerası biçiminde geçti. Aksi gibi ülkede İngilizce veya başka bir yabancı dil bilenlerin oranı Mars’ta su bulunup bulunmadığı muammasının doğruluğundan öte değil. Doğal olarak da organizatörümüzün ve diğer organizatörlerin birinci saat sonunda bizi terk ederek kaçmalarından ve (başta Alla sağ olsun) yapmaları gerekenlerin çoğunu yapmamış olduklarından, gezinin gerisini planlama, organize etme (bilet, otel, rezervasyon, yolculuk vs.) işleri kapıyı çalınca, başımıza gelmedik kalmadı; iyi kötü, ilginç, artık her ne açıdan değerlendirilirse. Hoş, Ukrayna’dan ortak tanıdıklar vasıtasıyla ama daha çok şans eseri Irina isimli bir arkadaş bulduk ve o da sağ olsun bizimle ilgilendi. Ama aksilikler öyle hemen ilgilenilince giderilecek türden değildi. İlk ve en önemli iş gezilecek diğer şehirlerin gidiş - dönüş biletlerinin alınması. Daha ikinci gün Kiev’den gideceğimiz diğer şehirlere (Yalta ve Odesa) gidiş biletlerini almak için istasyona gidince, iki saat kadar sonra gidiş biletlerimize kavuşmuştuk, ama dönüş biletlerini alamamıştık. “e alırsınız, ne olacak ki?” diyorsanız, sorun o değildi. Dönüş bileti yoktu, veya şöyle diyeyim, dönüş biletleri için trenlerde yer yoktu. Bu durumda gidecektik ama dönemediğimizden uçağı kaçırma, vize süresini geçirme, o ülkede rehin kalma, sınır dışı edilme vb, belki kimine tatlı ama bizim için tatsız olabilecek maceraları yaşama ihtimalimiz olacaktı. Üstelik gidiş biletlerini artık almış ve parasını ödemiştik. Nitekim her şeyi göze alarak yola çıktık. Başka istasyonlarda yatıp kalkarak, saatlerce uğraştan sonra, başka yolcuların bilet iptallerine denk gelerek çoğu teker üstü yerler de olsa, trenlerde yer kapmayı başardık.

İkinci gittiğimiz şehir olan Simferopol’e 17 saatlik bir tren yolculuğu sonucu ulaştık. Trende nedense beni çok seven ve adımı ezberleyen yaşlı bir Ukraynalı kadın gece boyu “Hasen” diye diye beni ve arkadaşlarımı çok iyi bildiğimiz(!!) Ukraynaca diliyle esir ettikten sonra trenden rezervasyon yaptığımız otele kadar eşlik etti, ama yüzlerce kiloluk yüklerimiz altında ezildik yürürken, yazın sıcağında, güneşin kucağında. Otelde soğuk bir duş hayali kurarken, düşten uyanmamız uzun sürmedi. Otel Ukraynaca bilmediğimiz gerekçesiyle bizi konukluğa kabul etmedi. Öylece kalakaldık. Tuvaleti bile kullanmamıza izin vermediler, resmen kovdular. Hasbelkader bir bakkala (üzerinde hipermarket yazıyordu dükkanın ama!) sığındık ki şanslıymışız, kasiyer İngilizce biliyormuş. Az sonra kasiyer “siz manyak mısınız, Yalta varken Simferopol’de kalınır mı? Orada kalacak yer de bulursunuz” dedi ve bizi Yalta’ya gitmeye ikna etti. Biz yine yollara düştük. Yalta’da, denize sıfır bir otelde rezervasyon iptali nedeniyle 4 kişi sudan ucuz bir fiyata (geceliği toplam 40 Euro) süitte kaldık, ama 3 kişi muhteşem yataklarda ve klimalı odada yatarken bir kişi ancak eşikte yer yatağında uyku tulumuyla yatabilecekti. Bunu nöbetleşe yaptık.

Sonrasında başımıza yine birçok şey geldi, (ama hakikaten şey yani, hangi sınıfa sokacağımı bilmiyorum ki, bu şey lafına ayrıca değinmek farz oldu artık). Yalta’dan Simferopole dönüşümüz örneğin, minibüse binmek için gittiğimiz durakta, minibüs şoförünün tuhaf bir nedenle bizi kabul etmeyip taksiye yönlendirmesi ama taksinin bizden minibüse vereceğimiz toplam paradan daha az bir para talep etmesi ve bizim kabul etmemizle sonuçlandı. En az 40 yıllık Volga marka aracın ise yolda iki kez karbüratörü tıkandı. Bir kaç kez su kaynattı. Şoför oralı olmadı, her seferinde aracı sağa çekip tamir etti, biz bekledik. Yolumuz yaklaşık bir saat uzadı, varınca da “Allah’a şükürler olsun” mahiyetinde yeri öptük, şoförü tebrik etmeyi de ihmal etmedik.

Başımıza gelen tuhaf “şey”lere başka bir örnek ise, gittiğimiz Ermeni restoranında Ermeni Müzik, Türk Restoranında İngilizce Pop Müzik, Lübnan Restoranında ise Türk Halk Müziği dinlememiz oldu, bir anlam veremedik. Odessa’da yüzmek ve güneşlenmek için gittiğimiz sahilde bizim gruptaki herkes sırayla şemsiye ve şezlong aramaya gitti, ama inanılmaz kalabalık içinde herkes eli boş ve hatta “yok kardeşim” azarlamalarıyla geri döndü. Bir ben gitmedim ki, nedeni, memleketle önemli bir telefon görüşmemdi. Ama az sonra bizimkileri fırçalayan görevli yanıma gelip “Türk müsen?” deyince, “Allahına gurban, ben de Azeriyem” diyerek şezlong ve şemsiyeleri grubun emrine amade etti. Bizim, oradan katılan yerel Ukraynalılar dahil bütün grup bu şirketleşme ve hatta mafyalaşma olayına hasedinden çatlayarak baktı ama sebeplenmemezlik etmedi.

Bu aşamada arada durumumu anlatmak için yazdığım smslere değinmeden edemeyeceğim. Kaptanın seyir defteri mahiyetinde bazen lokasyon ve durum, bazen dakika ve skor, bazen başımıza gelen türlü türlü acayiplikler konulu mesajlarım, memlekette arkadaşlarım arasında bir infiale yol açmış ki, yok rehin kalmışım, yok geri dönemeyecekmişim gibi dedikodular ve türlü türlü rivayetler çıkmış. Nitekim bu dedikodular neticesinde dönüşte çok alakasız insanların birbirinden alakasız sorularına mazhar oldum, her ne şekilde alakadar oldularsa artık. Oysa mesajlarım sadece bilgi verme mahiyetindeydi, ama ne yaparsınız işte, sağır duymaz uydurur lafını boşuna etmemiş kıymeti nezdimde günbegün artan atalarımız. Mesajlarım kimilerinde bağımlılık yaratmış olacak ki, flaş haber mahiyetinde sunulduğu falan olmuş. Ama özellikle nazarı dikkatimi celbeden bir mesaj aldım ki orada; Filiz’ler Olimpos gibi bir yerde, hem 9 kişi, en çok benim mesajlarımla eğleniyorlarmış. E daha ne diyebilirim ki?

Ukrayna hakkında anlatılması gerekli olan bir konu da trenleri. Hani tek bir yolculuk yaptım desem, tesadüftür diyeceğim ama neredeyse 3 tam günüm trende geçtiğinden, kesinlikle trenlerinin belgesellik olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; Ukrayna’da tren yolculukları hep akşam başlayıp sabah bitiyor (if yol = x, x > 100 km). X’in, pardon yolun uzunluğuna göre de “akşam” dediğim bazen ikindi, “sabah” dediğim de bazen öğlen olabiliyor tabi. Ama genelde 13 - 15 saat süren yolculuklar yapılıyor, bir akşamdan diğer sabaha. Trenler bu toplam zamanın en fazla yarısında hareket eder durumda oluyorlar, çoğunlukla her durakta yine “x” kadar bir süre hareketsiz duruyorlar (5dk < x < 45dk). Şekil şemal açısından bu trenler ortasından açık bir koridor geçen kapısız kompartımanlardan oluşuyor. Her kompartımanda 6 kişilik yatacak ve eşya koyacak yer var. Her vagonda bir de görevli var, bilet kontrolü ve bunun dışında çay, kahve, sıcak su servisi yapan. Havalandırma olmadığı gibi genelde pencereler de ya hiç açılmıyor, ya da bir parmak kadar açılıyor. Dolayısıyla özellikle güneşli saatlerde veya trenin durduğu esnada ortalık cehennem sıcağı ve bu sıcağa bağlı olarak kesif bir kokuyla dolu oluyor.

Peki, insanların genel davranışı ne oluyor? İnsancıklar önce trene binip yerleşiyorlar, sonra da pencerelere saldırıp onları açmaya çalışıyorlar. Çoğu da beceremiyor. Sonrasında bir yarım saat kadar oturup birbirlerine bakıyorlar. Bir kısmı koridorda kompartımanlar arasında havadar bir yer bulmak umuduyla geziniyor bir süre. Sonra karanlığın biraz bastırınca herkes çıkınından yemek çıkarıp görevliye de çay söyleyerek daha çok peynir, haşlanmış yumurta, domates, salatalık ve çaydan oluşan akşam öğünlerini yiyorlar. (Biz genelde bu zamanlarda McDonaldstan aldığımız menüleri yedik  ama adamlara özendik o ayrı) sonrasında ise asıl şenlik başlıyor. Herkes önce yatağını yapıyor, sonra soyunuyor. Erkeklerin üzerinde yaş kaç olursa olsun sadece bir don kalıyor, kadınlarda ise tişört ve don. Özellikle örneğin tuvalete gitmek için veya çay almak için kalkıp koridorlar arasında gezerseniz, 55 kadar insanı donla görmeniz mümkün  komik ama öyle. Belgesellik sahneler vardı hakikaten. Yanımda fotoğraf makinemin olmamasına hiç bu kadar üzülmemiştim.

Şimdi gelelim bu “şey” ve “x” ifadelerinin esrarına. Neden her şeye, özellikle bilinmeyen veya değişken olan her şeye x diyoruz biz veya tanımlayamadığımız, adını koyamadığımız her şeye “şey” diyoruz? X neyi ifade ediyor? Efendim, bunun değişik bir hikâyesi var. Bildiğiniz üzere bir şeyin diğer şeye eşit olduğunu göstermek için, evvela eşitliğin iki tarafını açarak birbirine yaklaştırır, sonra oradan sadeleştirmeler yaparak bir eşitlik elde etmeye çalışırsınız. Şimdi ben de öyle yapacağım. Olay Ortaçağ Araplarına kadar uzanıyor zira “şey” sözcüğü Arapça ve hatta “şeyler” anlamındaki “eşya” sözcüğünün tekil hali. Araplar “bilinmeyen” yerine, problemlerde o zaman bu “şey” sözcüğünü kullanırlarmış. Örneğin “paramın iki bölü dokuzuyla hurma, dört bölü dokuzuyla deve alacağım, gerisini de rakkasenin alnına basacağım” (adı Leyla mıdır nedir bu Rakkase’nin bilinmez ama) türünden manyakça bir problemi çözerken paranın tümünü “şey” diye ifade ediyorlarmış. Arapların Afrika üzerinden yürüyüşleri Endülüs’e kadar uzanınca Araplar bir anda Portekizlilerle ahbap olmuşlar. İşte bu sırada Portekizliler bu “şey” sözcüğünü çok beğenip kendi her türlü problemlerinin çözümünde de kullanmaya başlamışlar. Tabi o zamanlar Portekiz’de Güzin Abla’lar henüz türemediğinden, o günün problemleri de psikolojikten çok matematiksel olduğundan, bir bilinmeyen ifadesi ihtiyacı doğmuş ki, bir bilenler bunun için de “şey” sözcüğünü benimsemişler. Ancak Portekizce “şey” “xei” diye yazılır ki, sonradan bunu da kısaltma ihtiyacı dâhilinde “x” diye kullanmaya başlayınca, matematik dünyamız “x”ine kavuşmuş.

Şimdilik bu kadar. Gezimin devamı ve Mersin, kına ve Edebiyat Eleştirisi bölümleri gelecek yazımın konusu olacak. O zamana kadar kalın sağlıcakla.

4 Mart 2010 Perşembe

Mantık Bulmacası


Musikistan’ın başkenti Hicaz’da hareketli saatler yaşanmaktadır. Ülkenin tek devlet sanatçısı ünvanlı sanatçısı Sayyadısefer Muzaffer Paşanın ünlü piyanist ve besteci muhterem zevcesi Okşan Tellises piyanosunun başında ağır yaralı olarak bulunmuş, gençlik döneminde milli takımda da solaçık oynamış, memleketin en hızlı solaçığı ünvanlı Komiser Çotanga da sollama kurallarına riayet etmeden hızla olay mahalline intikal etmiştir.

Olay yerinde yapılan incelemede Okşan Hanım’ın olay anında, bir reklam filmi için hazırladığı segah makamı curcuna usulundeki yeni cingılını:

‘Belime vurdu ayaaaaz,

Yârimin dişi beyaaaaz,

O yar dişin firçalar,

Signalle ilkbahar yaaaz’

Şeklinde nağmeli söyleyerek piyano eşliğinde kaydettirmekte olduğu, bu sırada içeriye giren gasp çetesinin kendi aralarındaki konuşmalarının da seslere karıştığı anlaşılır. Ancak tüm çalışmalara rağmen Komiser Çotanga işin içinden çıkamaz ve görev ‘tijitalzeka’ lakaplı Tetektif Tursun ile miçosu Haçen’e tevdi edilir.

Haçen gerekli bilgileri K. Çotanga’dan alırken geri planda bir kasetten de yurttan sesler korosunun ince nağmeleri süzülmektedir...

------------------------------------------

K.Çotanga: Saat 12:45-13:15 arasi olmuş her ne olduysa…

D.Dombili: Gaydırıgubbak Cemilem, nassi nassi idelüm biz bu işü? Haçen saat kaçtür?

Haçen: Üçtür amirum.

Dombili: Getür bakalum deşifreleri... ha ver ver... hmmm, peki Haçen anlat bagayın, kalın, ince, peltek, kekeme, homurtu ne ola ki?

Haçen: Gonuşanlarun ses spesialiteleridür amirum…

D.Dombili: Ha şimdi anladum Haçen… Aç bakayun dinleyelüm…

------------------------------

Homurtu: Offf, zorlandım kapıyı açarken. Fedai, kes olm şu sarı saçlarını, karı gibi dolanıyon. Ulan biri sarışın, biri sütbeyaz. Tövbe...

İnce: Lan sessiz olsana Rüstem, elalem homurdanırken senin yürümen kadar ses yapmıyor. Hadi Kazım’la beraber, görev başına.

Okşan tellises: ‘Yarimin dişi beyaaaz, o yar dişin firçalaaaar...’

Homurtu: Hah, ses buradan geliyor. olm, sen git vur hatunu. Zaten hiç sevemedim sesini…Kara, sen de etrafı gözle.

Kekeme: Ha, ha, hangigimimiz...kakakara,....

Homurtu: Olm danaa, sen görevini bilmiyon mu?  Möööö mööööö

Peltek: Tenceğe dibin kağa, seninki benden kağa...

Kekeme: İişş tamam sanırım. Ettrafta da kikimse yokmusşş. Eeeesmer iişareet edidiyo..

İnce: İyi. Ona da esmer deriz artık. Hadi kasaya. Ulen bu ne biçim şifre yaa, 8, 9, A diye gidiyor?

Homurtu: Hay (diiiit)lar!! Hegzadesimal şifre kullanmış gavurun (diiiit)leri emme benden gaçmaaz. Hah oldu işte, ooo burada hazine var. Hadi çabuk toplayın ne varsa.

İnce: Bombayı piyanoya yerleştirip 2 saat 15 dakika sonrasına ayarladım.

Kekeme: Cececemimilemimin gegeldigii dadagglalar memeşeşeliiii...imanim...

İnce: Senin ‘imanım’ diyen dillerini yiyim. Müsamerede bu şarkıyı sana söyletseler, şarkı bitene kadar dağda meşe kalmaz, Tema da ‘10 milyar meşe allah nasip ederse toprağa dikilecek’ projesinde elinde kalan tüm meşeleri artık nerene dikerse…  

Kalın: Tankut, bomba yerleşmedi mi daha? Ferruh arabayı kapının önüne çekti. Acele, acele…

Peltek: Yuğttan sesleğ koğosu söylüyoğ...

Homurtu: Biliyoz lan dingil... Komedyen Beyaz taklitçisi seni. Söyle bakalım ‘rrrrrrrrrrrrr’.

Kalın: Nasıl bozuluyo bomba..

İnce: Bozacan mı olum, sana ne? Alla allaaah.

Kalın: Yok yani merak…

İnce: 2 saat 15 dk soora 2 dakikada 5 kez ‘sol’ 2 kez ‘mi’, 2 kez de ‘sibemol’ sonra ‘sol re sol fa’ 3 kez tekrar edilecek. Sonra da ‘fadiyez sol re do do do’. Hadi, aklında kaldıysa boz bakalım. Çilliyle besteledik.

Homurtu: Hadi hadi, oyalanmadan çıkalım, Çotanga’ya da selam çakalım…

Hep beraber: Çotanga’nın diit kocamaan, kocamaan, kocamaaaaaaaan...

-------------------------------------

K. Çotanga: o diit’leri ben yaptirdim, kaset RTÜK’e falan giderse, karakolu kapatmasınlar diye.

D.Dombili: Belli oliy, senin de ditin hageten kocuman olmuş. Aaşörtmenlerünü güyün de siport yep acık. Haçen hadi eşleştirelüm şunnaru? Bi de pomba ne zamen patlayi?

Haçen: Hepsi tamam komitanum...

Dombili: La nassi buldun oniy?

 

Soru: Haçen nasıl buldu ve yanıtlar neler?

 

Hint: Eşleştirme grupları:

 

1.     Ses Özellikleri: İnce, Kalın, Peltek, Homurtu, Kekeme

2.     Görevler: Bombacı, Şifreci, Tetikçi, Şoför, Gözetlemeci

3.     İsimler: Rüstem, Fedai, Ferruh, Kazım, Tankut

4.     Bedensel Özellikler: Sarışın, Kara, Esmer, Sütbeyaz, Çilli....