28 Ekim 2011 Cuma

Ankara Günceleri - 1 - Aslında Ne Oldu...

Vaktiyle, henüz İstanbul’a taşınmadan yıllar önce ODTÜ’de öğrenci olduğum dönemden başlayarak uzunca bir süre Ankara’nın güzide semtlerinden Çayyolu’nda, meşhur bir sitenin, en meşhur apartmanının en meşhur dairesinde oturdum.

Aslında daire ben orada oturmadan önce meşhur değildi. Şöhreti bir yana varlığından dahi kimse haberdar değildi. Zira o dairede ilk oturan bendim. Hatta ben oturmaya başladığımda daire henüz oturulmaya müsait bile değildi. Aslında eşek bağlasan durmazdı, lakin biz eşek değildik.

Aslında apartman da ben oturmadan önce meşhur değildi. Zaten o meşhur apartmanın en eskilerinden biri bendim. Siteye taşındığımda 96 dairelik sitede 6 daire meskûndu, ben yedinci oldum. Dolayısıyla kimse yoktu ki meşhur olsun. Hani ben taşındığımda da meşhurdum gerçi ama başkaları da yok değildi. Örneğin basketbolcu Kerem Gönlüm annesi ve babasıyla o sitede oturuyordu ama o zamanlar o da meşhur değildi. Henüz Kolej’de oynayan ve sıklıkla elini kıran bir basketbolcuydu. Göreceli olarak Kerem’den daha meşhur bir iki şahsiyet vardı ki, onlar da benim en yakın komşularımdı zaten. Diyarbakırlı şeker mi şeker Yıldız Teyze’miz (ki apartmandaki annem görevini görüyordu – valla hakikaten, o konuya değineceğim sonra) ve apartmanın yöneticisi manyak Orhan (bu benim düşüncem değil, adamın kendi oğlu bile bu düşmanımdan bile uzak olasıca babasına öyle diyordu) diğer iki meşhur şahsiyetti.

Aslında site de ben oturmadan önce meşhur değildi. Gerçi kısa süreliğine sitede benden meşhur biri vardı ki başlarda site bu yüzden az biraz meşhur sayılırdı; sitenin bekçisi. O dönemde sitenin adını kimse bilmezdi de, bekçinin adını söyleyince, “haaa, şu arıza bekçinin sitesi” derdi insanlar. Gerçi arıza dediğime bakmayın, saygıda kusur etmez, bekçilik görevini eksiksiz, yanlışsız ifa ederdi. Lakin bu görevindeki disiplin ve bilince rağmen bekçinin sitedeki hayatı uzun sürmedi. Ben siteye taşındıktan kısa bir süre sonra, henüz kimin kim, neyin ne olduğunu tam anlamamışken çevre sitelerin şikâyetlerini fırsat bilip sabıkalı olduğunu da göz önüne alan ekâbir takımı eline bohçasını verip sepetledi zavallıyı.

Aslında bu bekçiye az biraz değinmekte fayda var. Değinilecek diğer konular az biraz beklese ne olacak? Sitenin tarihi bekçiyle başladığından, siteye dair söylenebilecekler arasında, hele de taşındığım dönemde bekçi dışında bir şey yoktu desem yeridir.

Aslında bu bekçinin asıl mesleği bekçilik değildi. İlk bekçiliğini bu sitede yapıyordu. Adam yaz kış kolsuz atletle dolaşırdı. Sitenin iki apartmanındaki 1 numaralı dairelerden birinde o otururdu, birinde ben ve ev arkadaşlarım. Dolayısıyla leb demeden leblebiyi anlayan okur arkadaşlarım diğer apartmanın bekçiliğini de bizim yaptığımızı sanan bir güruh insana dert anlattığımızı kolaylıkla idrak edeceklerdir, hele de bu bekçiyle daha önce karşılaşmamışlarsa. Bekçi, Ankara kışlarının dondurucu akşam soğuğunda artık forma halini almış kolsuz atletiyle pencereyi ardına kadar açar, kolunu dışarı sarkıtarak otururdu. Tam karşısındaki yemek masasının üstünde bir elektrik sobası, bir teyp, rakı ve meze bulunurdu. Ferdi Tayfur’un o zamanki popüler kasedi Emmoğlu’nu son sesine kadar açar, ara sıra şarkılara eşlik ederdi. Gerek bizim sitede, gerekse civardaki diğer sitelerde oturup da beyni bu şekilde becerilmemiş tek bir site sakini kalmamıştı ki, bu sakinlerin sonradan sakin sakin durmayıp manyak manyak hareket etmelerinin ana nedeni olsa olsa budur. Sarhoş olduğu zamanlarda bahçeye çıkıp “heheyyt” diye nara atar, sakinleştirmeye gelen diğer site bekçilerine ana avrat dümdüz gider, sıklıkla da köylerde kuş avlamakta kullanılan tüfeğiyle havaya ateş ederdi. Kendisinin ayık, havanın aydınlık olduğu zamanlarda da atlet - çubuklu pijama ikilisinden müteşekkil üniformasını üstünden çıkarmazdı.

Aslında düşünüyorum da, benim sonradan şahit olduğum olaylara bakınca diyebilirim ki bekçi site tarihindeki ender normallerden biriydi, ah bir de anormal davranışları olmasaydı. Hoş, o davranışlarıyla bile normal sayılabilirdi, lakin ben sitede olup biten anormalliklerin içyüzünde bekçi tarafından ekilen tohumların ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum.

Aslında biz bu daireye hiç taşınmıyorduk bile. Taşınmamız icap ettiğinde okula yakın yerler arasında en kalkınmamış ve en ucuzuydu Çayyolu. Yeni birçok konut yapılıyor ama otobüsü ve altyapısı olmadığından kimse gitmek istemiyordu. Ama evler ucuzdu, ODTÜ öğrencileri arasında konuşulur olduydu. O civarda ev aradık, birtakım aksilikler sonucu bu kimsenin henüz adını bilmediği siteye taşındık. Oysa aslında o civarda bir sitede çiçek gibi bir ev bulmuş ve hatta kaparosunu ödemiş, taşınma hazırlıklarına başlamıştık da. Derken ev sahibi, emlakçıdan habersiz evi başkasına kiralamış. Emlakçının elinde başka bir sitedeki bu daire kalmıştı bir tek. Henüz tamamlanmamış bir sitenin normalde tercih etmeyeceğimiz bir lokasyonunda (giriş katı) henüz tamamlanmamış bir daire. Parkeleri cilalanmamış, salonu boyanmamış, kaloriferi hiç yanmamış, kapısı hiç kapanmamıştı.

Aslında bu daire benim Ankara’da oturduğum ilk ev değildi. Yurt hayatımın ertesinde daha öncesine kısa bir süreliğine Tuna ve diğer bir arkadaşla başka bir arkadaşımızın yanında kalıyorduk. Kısa bir süre sonra aniden evden ayrılmamız icap edince o mekanı terk eyleyip buraya bir anda burada bulmuştuk kendimizi.  

Aslında buraya kadar anlattığım şeyleri anlatmamın tek bir nedeni var. Bir şeyler anlatırken sıklıkla Ankara’daki ev hayatıma geri dönüp bir şeyleri hatırlatma ihtiyacı duyuyorum ama o kısmı anlatmamıştım ki hatırlatayım. Örneğin Ankara’daki meşhur ev dedim ama neden meşhur olduğunu tek bir olayla anlatabilmem mümkün değil. Dolayısıyla bunu bir giriş gibi kabul edip olup biten hadiseleri günce halinde derlemem mümkün olabilir ancak. Bu güncelerin tamamı açıklar muhtemelen hem burada anlattığım bir çok konunun temelini, hem o evin şanını şöhretini. 

Aslında ben bunları böyle anlatmayacaktım. Bir giriş yaptım, laf ola beri gele, aslında aslında diye diye buraya kadar geldim madem, biraz daha geri gidip de baştan, ama çok kısa anlatıvereyim bari yurttan İncesu’ya, oradan Çayyolu’na uzanan yaşam deneyimimi.

Yurt – İncesu – Çayyolu Geçiş Güncesi


Yurtta kaldığımız dönemde bir gün yakın bir arkadaşım uğradı; “Bizim bir evimiz var Ankara’da kirada ama kiracı ayrıldı, ev boşa çıktı. Ben oraya çıkmayı düşünüyorum, sen de yurttan eve taşınmayı düşünüyordun, bana katılsana, bir iki kişi daha bulalım hatta” dedi. Bir iki araştırıp soruşturma sonrasında yurttan eve geçiş konusunu beraber planladığım oda arkadaşım Tuna ve başka bir gönüllü arkadaşı yanıma aldım, taşındık. İncesu’da Kolej’e yakın, çok eski, içi bakımsız bir ev ama merkeze yakın. Eşyamız yok denecek kadar az ama Samanpazarı, İtfaiye Meydanı sağ olsun. Bir de bu daha önce kiradaki evin sonradan benim orasını burasını boyayıp, deliğini, açığını doldurup da uzun süre adam etmeye çalışaraktan yerleştiğim en küçük odasına arkadaşımın ailesi, artık kullanmadıkları, çoğu evlendikleri ilk dönemden kalan çeyizlik eşyalarını doldurmuşlar. İlk işimiz bunları tarayıp işe yarar bir şeyler var mı diye kontrol etmekti. Oradan bularak geri dönüşümle yeniden kullanıma kazandırdığımız öteberiyi de ortak eşya niyetine kullandık.

Velhasıl, biz bu evde bir seneye yakın bir süre oturduk. Sonradan bir nedenle fikir ayrılığı çıkınca, planlarımızda yokken aniden ev sahibi arkadaşımızı terk edip ODTÜ’ye yakın ve ucuz olması hasebiyle Çayyolu’nu merkez belirledik. Daha önce belirttiğim nedenlerle diğer sitedeki çiçek gibi evi kaçırınca, kendimizi kışın ortasında bu henüz iskanı alınmamış sitenin, henüz bitmemiş dairesinde bulduk.

Aniden taşınmaya mecbur kaldığımız site henüz inşaat halindeydi. Çevre düzenlemesi yoktu, normal suyu, elektriği bağlı değildi, inşaat suyu ve elektriği vardı. Önünden dere aktığını sanıyorduk ki meğer o dere kanalizasyonmuş da Koru Sitesi’nin büyüğü, küçüğü dahil her türlü atığı evimizin önünden geçermiş. (Bir arkadaşım o dereye düşmüştü, ayrı bir hikâye konusu) Eve girip kapıyı ilk kez kapattığımızda, içerisinin ısınmadığını, burada zaman zaman kalan inşaat ustası ve işçilerinin ise diğer odalardan daha küçük diye bizim banyoda toplanıp ateş yakarak ısındıklarını fark ettik J ki banyonun ve evin halini siz düşünün artık!

Velhasıl üçüncü arkadaş pes etti. Bizim evden ayrılıp bir cemaat evine sığındı. Biz Tuna’yla kaldık, baş başa. Bu arada üç beş parça kişisel eşyamız (döşek, bir yatak, battaniye, çalışma masası, bir elektrik sobası, kitap ve elbise dolabı, çatal, bardak) dışında ortak kullanım için neredeyse hiç eşyamız yok. Kocaman ev bomboş, at koşturuyoruz. Hepi topu iki parça ortak eşyamız var söz etmeden geçemeyeceğim. Yanında kaldığımız arkadaşımızın evinden ödünç aldığımız (sonra geri vermedik tabi) perde olarak kullanılmayan asırlık bir perde ve düdüklü tencere olarak kullanılmayan eski bir düdüklü tencere.

Siteye taşınıp da yerleşemediğimiz ilk aylar boyunca her gün tir tir titredik soğuktan. Akşamları koyun gibi birbirimize yapışık ders çalıştık. Biz elektrikle, lambayla, sigortayla falan uğraşırken her gün eve başka bir usta geldi. Parkeler verniklenecek, odalar boyanacak diye defalarca odadan odaya taşındık. Bir süre sonra evin duyları takılıp da ev aydınlanınca ıslak zeminlerin beyaz çimento ile kapatıldığını keşfettik. Tellerle ova ova temizlemesi 2 aya yakın sürdü banyo, mutfak ve tuvaletin.  Arada bol bol elektrik tarafından sevildik, titretildik. Soğuğu battaniye ile kesemedik. Elektrik sobası yakmak üzere şantiyeden çektiğimiz elektrik yüzünden tüm sitenin sigortasını iki basamaklı sayılarca attırdık ki bu yüzden tüm sitede elektrik sobası kullanımı yasaklandı. Site dairelerinin çoğu boş diye merkezi ısıtma yanmıyor, meskûn olan 3 – 4 dairenin sakinleri de tüp sobası kullanıyorlar. Bizde tüp sobası yok, alacak paramız da yok, kıçımız donuyor. İlaveten herkes aile, biz öğrenciyiz diye herkes bize gıcık.

En son manyak Orhan gelip evimizde düzgün olan tek şeye, birazını önceki evden bin bir zahmetle beraberimizde getirdiğimiz, gerisini sağdan soldan tedarik ettiğimiz meşhur perdelere laf etti “perdeleriniz sitenin görsel ahengini bozuyor, site yönetimi kararıyla perdelerinizi değiştirmeniz emrolunur” diye. Ben tek cümleyle yanıtladım Can Yücel’den ilham alarak “Perde sensin, ahenk de seni sevsin”. Adam “terbiyeni takın” dedi. Ben adama “site yönetimi bize perde yaptırsın o zaman. Onları takar, terbiyemizi de takınırız. Ama önce efendi ol” dedim. Konuşma böyle sonlandı.

Bu olay duyulunca sitedeki tüm kiracıların kahramanı, Orhan’ın düşmanı olduk. Nitekim sonrasında yaşadığımız onca acayip olay arasında tatsız olanların yegâne kahramanı hep bu manyak Orhan’dır. Yıllar sonra ben İstanbul’a taşınırken bu manyak herkesin şaşkın bakışları arasında sitenin bahçesinde bulunan havuz başındaki masaya çıkarak, “Amerikalı taşınıyor” diye (neden Amerikalı kısmı ayrı hikâye) tef çalıp oynadı. Yıldız Teyze ağlamaklı, “Çocuğumun arkasından tef çalarsın haa. Sonradan görme yönetici müsveddesi seni. Gelirsem kırarım bacaklarını Orhan Beey” diye bir nida savurdu ki, inanması zor gelebilir ama gerçekten yapardı. Manyak Orhan kuyruğunu kıstırıp indi.

Velhasıl eve taşınmamız tarih itibariyle Kasım ayına denk düşer iken ayağımızı ilk uzattığımız tarih nisandır. Kışı zor ettik ama baharla beraber soğuklar kırılıp bahçe çiçeklenince, daire sahipleri birer ikişer siteye taşınmaya, site şenlenmeye başladı. Bürokratik, coğrafik, lojistik tüm sorunlar tek tek çözüldü, sitede hem gerçek hem mecazi anlamda güller açtı. Biz de, Tuna ile beraber eve üçüncü bir arkadaş almanın planlarını yaptık. ODTÜ’de sağa sola ilan astık. Gele gele Göksenin geldi. Tanımıyorduk önceden, iyi ki tanımışım. Her kuşu tanımıştık da bir leylek kalmıştı bir de saksağan. Göksenin’in ve sonraki süreçte peyderpey eve taşınan diğer arkadaşların yani Filiz, Ali, Haluk, Oktay, Ejder, Seyfi, Volkan, Kaan, Keyvan, Mustafa, Fazilet Teyze, Neslihan, Özge, Cem, Çağla ve adını sayamadığım tüm diğer ev sakinleri sayesinde, saksağandan kelaynağa, tavustan albatrosa, kanatlı kuşlar familyasındaki bütün üyeleri tanıdık.

Bu furyanın ilk üyesiydi Göksenin. Hemen bir bütçe denkleştirmesi yaparak ortak kullanım eşyalarımızı artırma yoluna gittik, masraflarımız bölüşüldü, acil ihtiyaçlar karşılanır oldu. Kısa bir süre sonra annemlerin Mersin’den yüklenip geldikleri bir ziyaretleri neticesinde evin eksikleri büyük oranda giderildi. 

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Günlükcan'la Sinirlenme Üzerine

Günlükcan;

Bugün kafa atacak adam arıyorum ben.

Aslında itiraf edeyim, ben hiç kafa atmadım bugüne kadar. Hiç kafa atacak kadar sinirlenmedim, nedense hep sakin kaldım bir dereceden sonra. Bu yüzden nasıl kafa atılır bilmiyorum.

Yalnız bu kafa atma hadisesi önemli midir, bilinmeli midir, ondan da emin değilim. Şimdi kafa atarken kafanın vücutla yapacağı açı ne olmalıdır, maksimum ‘tork’a erişmek için ne yapılmalıdır, en az zararla en çok acı nasıl verilir, gibi sorular geliyor aklıma, ama bir yandan da karşımdaki kişinin ciddi veya kalıcı zarar görmesini de istemem. Bu yüzden kafa atacağım kişiyi doğru seçmem, o kişideki kafa atılacak bölgeyi de doğru tespit etmem lazım.

Laf aramızda günlükcan, hayatımda karıştığım tek kavga, 6 yaşında iken durduk yere alakasızca attığım bir taşın kaza eseri gidip komşunun, yaşıtım olan oğlunun kafasına isabet etmesiyle olmuştu. Yanındaki çocuklarla beraber, bol kasımlı ve cakalı meydan okumalar (ki her kavga öncesinde mutlaka yapılması gereken debdebeli ve ananevi bir ritüeldir bu) sonucu bir sürü çocuk birbirimize girmiştik. Çıkan arbedede ben elime geçirdiğim bir çocuğa yumruk atacaktım ki, acıtırım düşüncesiyle tereddüt ederken çocuk gözüme bir yumruk geçirdi ki, birinci gün görmedim, ikinci gün görmedim, üçüncü gün gözüm açılır gibi oldu.

O gündür bugündür, yani yaklaşık olarak 30 yıldır herhangi bir kavgaya karışmadan geçirdim ama bugün niyetliyim. Böyle kafa atmaya uygun, kafa yemeye hevesli, kafayı yiyince rahatlayabilecek, dayağın cennetten çıktığına inanan, dolayısıyla kafa atarak hem kendisinin sevabına girebileceğim, hem çevresindekilerin iyi niyet ve niyazlarına mazhar olabileceğim, böyle beni çağıran, gel gel yapan birini bulursam bu fırsatı kaçırmayacağım.

Neticede insan bu anlarının da kıymetini bilmeli, öyle değil mi canım, pardon, günlükcanım…

Bir daha kim bilir ne zaman bu kadar sinirlenirim. 30 yılda bir bile olabilir bu sinir hali. 30 yıl sonraya ne halimiz belli olur, ne ahvalimiz.

Acaba önce pratik yapsam mı? İyi de nerede veya nasıl pratik yapılır ki bu konuda? Kafa atma kursu var mıdır bir yerlerde? Böyle Kadir İnanır kılıklı amcalardan müteşekkil bir manga insan yan yana dizilmiş, herkes birbirine kafa atıyor. Düşüncesi komik geliyor.

Yok yok Günlükcan, ben yazdıkça sinirim geçebilir. Bak komik falan demeye başladım. Sinirimi muhafaza etmenin yolu sanırım yazmamaktan geçiyor. Bak kimseye atmazsam, gelir sana atarım kafayı sonra. Hadi ben gittim. Gazam mübarek olsun…

27 Ocak 2011 Perşembe

Neydi Ritim Kampı?

Tuncel Kurtiz sahnede Bedreddin'i okurken kendi nefesinin sesine kızıyor insan...  

Geçen yılın Ağustos’unda vedalaşırken sözleşmiştik… Bu yıl daha kalabalık, daha delidolu, daha enerjik olacaktık, bastığımız zeminden daha uzak, kaybolmaya daha hazır… Ve herkes bir yıl boyunca ne biriktirirse getirecekti bohçasında… Dansıyla, sazıyla, sözüyle, sesiyle gelecekti… Benliğini, ruhunu unutmadan…

Güre'nin Pınarbaşı'ndan, Anadolu'nun Kaz Dağları'ndan bir Ritim Kampı daha rüzgâr gibi geçti... Ağzımızda bir çilek tadı kaldı, gözlerimizde bir mavi, bir yeşil, bir de türkuaz rengi...

Kulağımızdaki ritimler Flamenko’dan, Boleriastan, Araptan, Romandan, Latinden ya da semaiden, düyekten, sofyandan, aksaktan… Ritmin hangisi, hangi türü varsa hepsinden, her türlüsünden... Ve kulağımızdaki ritme anında uyum sağlayan parmaklarımızı garipsiyor aklımız, garipsiyor en hakikisinden…

Ayağımızda sirtaki adımları, göbeğimizde roman kıvırtmaları, ellerimizde Flamenko ateşi, bedenimiz oryantal, duruşumuz Harmandalı...

Neydi ritim kampı, neresiydi? Kimdi, hangisiydi? Var mıydı bir tarifi? Aklımda sahneler:

Gece etrafında topluca perküsyon çaldığımız ateş başından sabaha doğru yorgunluk ve uykudan sürünerek kendimi çadıra atmaktı. Dışarıdan gelen müzik, cırcır böceği ve su seslerinin eşsiz ahenginde mışıl mışıl uykuya dalmaktı…

En fazla üç saatlik uykudan sonra tepelerin prangasından kurtulup haneme doğan güneşle çadırımın ısısının nargileden bir nefes çekimi müddetinde klimalı otel odası serinliğinden tarihi Çemberlitaş Hamamı’nın göbek taşı sıcaklığına terfi etmesi sonucu ciğerden gelen bir "Yandım Allah" nidası savurmam ve bedenimi çadırdan dışarı atmamdı…

Herkesin çadırından kaçıp da bulduğu ilk gölgede uyumaya devam ettiği sabah saatlerinde ele geçirilen bir kitapla tepeden aşağıya, dere yatağındaki çardaklara inip, minderlere boylu boyunca uzanmak, sabah dinginliğinde az kestirip az okumaktı…

Acıkınca bulduğunu yemek, gecikirse yemeğe el atmak ve dahi kendi tadını katmak, yoksa tadını aramaktı.

Duş niyetine dokuz derecelik pınara atlamak, suda yaşanan şoku karizmaya halel gelmemesi hesabıyla dışa vurmazken içinden “Allah’ım sana geliyorum” diye haykırmak, bilinçaltından “soğuk suya girilmez” ibaresini sonsuza dek kazıyıp atmaktı.

Akşamları bir atölyeden diğerine, ebrusundan çömleğine, kapoerasından oryantaline, dansından fotoğrafına, sinemasından dramasına denemediğimiz ne varsa el atmak, daldan dala atlamaktı.

Serkan'dan geleneksel danslar atölyesinde Roman Atölyesi...

Gece ikilerde ateş etrafında toplanıp sabaha kadar bazen koro bazen solo, bazen ritmik bazen deneysel, bazen süzülüp bazen uçarak ritim karmak, duyularla ritim tatmak, ruha ritim katmaktı.

Önce “Cha Mura Bula” sonra “Bo Yaya Bula” kabilelerinin kampı basması ile kamp sakinlerinin boylu boyunca önce seramik çamuruna sonra çömlek boyalarına bulanmasıydı…

Gecenin taa üçünde, ormanın taa göbeğinde, yanan ateşin çevresinde sonraki günün konser provasının taa ortasında kampın Tuncel Kurtiz – Serra Yılmaz ve saz arkadaşları tarafından kuşatılması ve basılmasıydı.

Güre’de iki bin kişiye daha önce izleyemediğim türden bir konser vermekti. Konserin henüz ilk parçasını çalarken iki bin kişi tarafından alkışlanmaktı. Sekiz zamanlı ‘drum on base’ten altı zamanlı ‘bolerias’a hakkıyla geçmeye çalışırken biz, sahneye çıkan Tuncel Kurtiz’in müziğimize Bedreddin’i uyarlaması, biz coşup çaldıkça durmamacasına tiradını atmasıydı…

Belki üç güncük çalışılan ritimleri sahnede çok kanaldan çalmayı becermekti hem şaşarak… Belki de yarım saat harmandalı çalışmasıyla sahnede efe kesilmekti, hem çökerek, sekerek, engelleri aşarak…

Neydi bilmiyorum, ya da hangi sahneydi. Belki hepsiydi…

Bildiğim, ritmimize üstat (Mısırlı) Ahmet’in, Yunanlı baterist Kostas’ın (Anastasiadis), Suriyeli darbukacı Willem’in, sevgili Hikmet’in (Yıldırım) ve Oray’ın (Yay), dansımıza Flâmenko Kraliçesi Christiane’nin (Azem), doğaçlama dansçı Bahar’ın (Sarah) ya da etnik dans hocası Serkan’ın (Polat), türkümüze yorumcu Yasemin’in (Göksu) eşlik ettiği idi.

Bildiğim, oyuncu Hamit, yönetmen Cenker, ebru üstası Hülya, müzik sahafı Gökhan, gazeteci Devrim, masalcı Jülide, capoeiracı Berk, mimar Tuba, mühendis Seçil, yazılımcı Mehmet, hayalkar Orçun, ya da plaza insanı Mert ile gündelik tartışmalarımız arasına keyifli edebiyat, metin incelemeleri, mitoloji, müzik, astronomi yahut drama sohbetleri bulaşmasa, dünyaya hiç ayak basmadığımızdı.

Bildiğim, dostluğun sıcaklığının bildiğimle sınırlı olmadığıydı. Coşkumuzun, yorgunluğumuzun, enerjimizin, sakinliğimizin, sabrımızın, dinginliğimizin limitlerini ötelediğimizdi…

Her dakikası, her bireyi, her şeyiyle paha biçilemezdi...

 Kimi otağda kalırken...

 Kimi hamakta...

 Kimi sokakta yer bulabiliyordu ancak...

Bu duruma Afrodit bile ağlıyordu... (Afrodit'in Gözyaşları Şelalesi)

Üçüncü Mısırlı Ahmet Ritim ve Dans Kampı 24 Temmuz – 8 Ağustos tarihleri arasında Güre - Pınarbaşı’nda yapıldı. Mısırlı Ahmet ve Hikmet Yıldırım’ın organizasyonu ve Güre Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleştirilen kampa aralarında Rusya, Yunanistan, Suriye, Almanya, İtalya ve Brezilya’dan müzik ve dans ustalarının da olduğu 120 kişi katıldı.

Kamp boyunca ritim, perküsyon, etnik dans, Flamenko, oryantal, ebru, drama, capoeira, çömlek, sinema atölyeleri gerçekleştirildi.

Katılımcılar Güre tiyatrosunda Sarıkız Festivali’nin açılış etkinliği olarak Mısırlı Ahmet ve dansçılarla beraber bir halk konseri verdiler. Konser esnasında Tuncel Kurtiz ve Serra Yılmaz da sahneye çıkarak çalan müziğe eşlik ettiler.
Ritim Kampı'nın sonunda Sarıkız Şenlikleri'nde bir yandan Arap çalarken bir yandan Bahar'ı izliyoruz... 

13 Ocak 2011 Perşembe

Cemile'min Geldiği Dağlar Meşeli...

Günlükcan;

Şimdi ben sana günlükcan deyip duruyorum ya. Bu iş böyle olmayacak. Bir kere bu isimden senin cinsiyetinin ne olduğu belli değil.

Öyle ya, “can” daha çok erkek adı gibi duruyor durmasına da, bu ancak yalnız kullanıldığında böyle. Birleşince ne olacağı yazmıyor bir yerde. Bak mesela Nurcan var, Gülcan var, Bircan var, Sercan var, Özcan var. Kimi kız adı, kimi erkek, kimi karışık. Adı günlük olan kimseye rastlamadım daha. Şimdi seninki kız adı mı erkek adı mı, karmaşa oluyor.

Şimdi benim sana başka bir kız adı bulmam lazım. Ama böyle harbi bir isim. Kafa karıştırmayacak, söylenmesi hoşuma gidecek falan, içinde bir dişilik barındıracak bir isim. Mesela ben sana Cemile diyeyim bundan sonra.

Neden Cemile dersen, hikâye uzun biraz. Aslında ben hep özenmişimdir böyle insanların sahip oldukları değişik şeylere isim vermelerine. İşte hayvanlarına, araç yahut arabalarına. Papağanına İsmail, kedisine Pelin, hatta timsahına mazlum diyenlerden geçtim. Arabada taşıdığı sopaya Haydar diyeni mi ararsın, depoda kullandığı forklifte Cavidan diyeni mi? Forklifte Cavidan adı verilir mi e be Günlükcan, pardon Cemile. Kız bak şimdiden adını karıştırmaya başladım. Kızmak yok ama sonra. Hem bu isim değişikliği sende de bir kişilik bunalımı yaratmasın. Ben sana öyle davranmasam kişiliksizin tekisin sonuçta. Hani sayfalarını başkası bulsa, okusa, yazsa engel mi olucan? Kim yazarsa yazsın yok demiyon sonuçta. Gelen ağam giden paşam, yağma yok.

Kız Cemile, kısaca böyle işte. Ben de bu isim verme huyu olan insanları kıskandım yani. Daha önce adı olan tek bir şeyim oldu, o da sadece benim değildi. 6 yaşındayken babam kanadı yaralı bir bıldırcın bulup getirmişti eve, Şila adını koymuştu ablamlar. Ben de Şila diye seviyordum gerçi ama bana kalsa ben o ismi verir miydim, hatta isim verir miydim, emin değilim. Ama hala çok hoşuma gider bu isim. Hani şimdi 30 yıl geçti aradan, sonradan saldığımız bu bıldırcının büyük ihtimal 14. göbekten torunları yaşıyordur, uçuşuyordur etrafta. Ama mesela bıldırcının biri gelse, penceremden girip “ben o senin ellerinle susam yedirdiğin, omzunda dolaştırdığın Şila’nın torunuyum” dese, ailemden birine kavuşmuş gibi olacam.

Şimdi gelelim neden Cemile sorusunun yanıtına. Aslında bu da bir kıskanma durumuna işaret ediyor. Bizim ODTÜ’de Temel diye bir arkadaşımız vardı Rizeli. Bir gün kitap fuarına kitap taşıyacaktık, böyle onlarca koli falan ama. Temel “siz hiç merak etmeyin, ben Cemile’yi alır gelirim” dedi.

Taşıma günü, biz neyle karşılaşacağımız bilmeden beklerken Temel’i, Temel çıkıp geliverdi, kocaman külüstür bir kamyon içinde. Ama kamyonu görmeniz lazım, dökülüyor yani. Biz “Temel, bu kamyon taşır mı bu kadar koliyi?” demeye kalmadan Temel lafı ağzımıza tıkadı. “Cemilem neler taşıdı daha önce, bunlar çocuk oyuncağı”.

Bu Temel aslında hakkında roman yazılabilecek bir kişiliktir, ama şimdi lafı Cemile’den açtık diye adını anmışken kişiliğini didik didik etmeyeyim de şunu ekleyeyim sadece. Bu arkadaş arada hoşlandığı kızlara da Cemile’den mutlaka söz açardı. Mesela yurtlarda kalan bir kızdan hoşlanmış da bir randevu koparmışsa mutlaka şöyle derdi. “Tamam, akşama Cemile’yle gelir seni alırız yurttan”. Kız, anlam veremez, bir tuhaf olurdu tabi. Bu tuhaflık, akşama yurdun önüne yanaşan külüstür kamyon ile kendisini almaya gelen Temel’i görünce artardı da ne kadar artardı, onu yaşayan bilir.

İşte ben taa o zamandan düşünmüştüm Cemile adı üzerine. Öyle ya, cemil “iyilik” yahut “iyi karşılanan davranış” demekti, lakin biraz daha erkeksi bir iyiliği çağrıştırmakta. Dişi sürümü olan “cemile” ile de daha erkeksi bir anlama işaret ediliyor zihnimde. Kadınların iyilik veya o türden yaptıkları şeylere ben daha çok hoşluk diye baktığımdan, bu duruma karşılık olarak Latife veya Lütfiye daha uygun görünüyor. Nitekim bu isimler de daha feminen bir anlam yarattığından olsa gerek, Latif veya Lütfü de erkek adı olarak kullanıldığında, bende anlamını yitiriyor.

Ama işte bu “Cemile” adı o külüstür kamyon üzerinden zihnimde yarattığı karmaşık düşünce itibariyle hoşuma gittiydi. O zamandan, “tanıdığım birine bu adı vermem, ama isim verecek başka bir şeyim olursa adına ‘Cemile’ diyeceğim” demiştim.

Eh be Cemile’m, sana kısmetmiş bu Cemile adı. Hadi kolay gelsin. Allah ömrünü uzun, bahtını açık etsin. Kulağına ezan da okurdum ama işyerinde yapmayayım şimdi...

7 Ekim 2010 Perşembe

Yaşama ve Budalalığa Övgü

Einstein, “Sadece iki şey sonsuzdur, kâinat ve insan budalalığı…” der… “Ama ilkinden emin değilim” diye ekler… (Only two things are infinite, the universe and human stupidity, and I'm not sure about the former).

Bu sözü bir şekilde bilen, duyan, ya da kuran bir insanın yaşadığı toprak parçası her nereye ait olursa ya da yaşadığı toplum hangisi olursa olsun sıklıkla hatırlamaması mümkün değildir diye düşünürüm ki, zaman zaman bu budalalıkları oluşturan parametre ve değişkenlere dair kafa yormuşluğum da vardır. Hatta bu kafa yormalarım az da değildir. E ne yapalım, bu da benim budalalığım olsun… Sonuçta kimlere insan payesi verilmiş, ben insan değil miyim?

Bu budalalıklara çoklu örnekler verilebilir ki kendi toplumumuz bunun cennet-i alasıdır. Dünyadaki budalalıkları kendi ülkemize koysak Almanya olsa olsa Konya olur mesela. Akdeniz kıyıları İspanya’sı, İtalya’sı, Fransa’sı ve budalalığın her türüyle bizde olsa olsa Karadeniz olur. Türkiye ise kesin İstanbul’dur. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir yani. Budalalar normaldir, normaller budala. Olmaması gereken yerde ışık vardır mesela, normal biri gibi durmaya kalkarsınız yediğiniz küfür inançlıysanız Âdem’e kadar, evrimciyseniz yaşam belirtisi gösteren ilk tek hücreli canlıya kadar gider.

Her gün gittiğiniz yolda giderken polis durdurur “ters yön” der. “Daha dün geçtim” dersiniz, “dün akşam oldu” der… “Madem ters yön neden giriş veriyorsunuz? Bir işaret de mi koyamadınız” dersiniz, “her şeyi işaretlemek mi lazım?” diye sorar. Aile albümünüzden resimli bir banknotu ruhsata koymadan bırakmaz sizi. İnançlıysanız sebat edersiniz. Evrimciyseniz, tanrıya bu şahsa da Darwin ödülü verilmesi için dua eder, bu ödülü bulan ve verenlere rahmet okursunuz.

Bilenler bilir, dünyada her yıl Darwin Ödülleri verilir. Ödüllerin konusu “insanın gen havuzuna” katkıda bulunmaktır. Ödül, bir aptallık sonucu kendi ölümüne neden olan kişilere yöneliktir. Dolayısıyla doğrudan kişilere değil kişilerin anısına verilir. Genlerini sonradan kendilerinden gelecek nesillere aktarmalarına kendi kendilerine engel olmaları gibi takdire şayan kutsal bir amaç doğrultusunda hareket ediyor ve insanlığın gen havuzuna katkıda bulunmuş oluyorlar… Eskiden ilk üç seçerken zorlanıyorlardı. Şimdi her yerden aday gösterenler olunca budalalıklar daha rahat ortaya çıkıyor ve artık ilk beş yetmiyor, onlarca da jüri özel ödülü veriyorlar. Kıran kırana bir yarış yaşanıyor yani…

Bu ve benzer aptallık – budalalık örneklerini inceleyip üzerine biraz kafa yorunca buradaki en önemli parametrenin aslında insan yaratıcılığı olduğunu anlamam zor olmadı. İnsan yaratıcılığının da bir sınırı yok. Sorun şu ki, bu her zaman ulvi amaçlar için çalışmıyor, ya da farklı açılardan bakınca yaratıcılığınız budalalık gibi görünebiliyor. Kasayı açmak için dinamit kullanan müthiş yaratıcı zihin, apartmanı da havaya uçurabilerek kendisiyle beraber bu ahmakla aynı yerde yaşamak aptallığını göstermek dışında hiçbir suçu olmayan onlarca insanı da öldürüyor. Benim oturduğum apartman 15 katlı, her katta 6 daire var. Kaç ahmak vardır kim bilir? Öyle bir psikolojiyle de yaşanmaz ki…

Sanmayın ki sadece okumamışlar bunlar. Binayı yıkmak için kolonları kesen, üstüne binayı halatla bağlayıp çeken mühendisler “neden yıkılmıyor ulan bu bina” diye içine girip kontrol etmeye kalkınca yıkılan binanın altında öldüler bu ülkede. Sonra sondaj yaparken 70 metre alttan geçen ve iki metrelik beton duvarlarla örülü metroyu deldiler Şişli’de… Okumuşluk budalalığı azaltmıyor ki. Budalalık metotlarını çeşitlendirip daha bilimsel kılıyor sadece…

Örneğin yine her yıl o yıl yapılan en saçma araştırma ve buluşlara da ödül verilmekte ve akla hayale gelmeyen konularda bazı insanların ciddi ciddi düşündükleri, düşünmekle kalmayıp tez yazdıkları, jüriye girdikleri ve hatta bazı buluşlara imza attıkları malumunuz. Domateslerin dilimlenirken çektiği acıyı ölçmeye yarar bir cihaz icat eden bir bilim adamı örneğin, bunu ispatlayınca ne yememizi önerecekti, bütün hayvanlar ve bitkiler acı çektiğine göre?

İnsan yaratıcılığının bence en sınırsız olduğu konuların başında edebiyat gelir… Kurarsınız, yazarsınız, bağlarsınız, tarif eder, resmeder, anlatırsınız… Her biri ayrı bir yaratıcılık gerektirir. Nitekim okuduklarıma şaşırdığım, yazarın anlatımı yahut kurgulama dehası karşısında ağzım açık kalarak “Allahsız bunu nasıl yazmış” dediğim az değildir. Yazılanlar arasında birçok durum vardır ki “belki yaşanmamıştır” ama “ha yaşandı, ha yaşanacaktır”. Yazarına saygı duruşunda bulunulması icap eder.

Bununla beraber yaşamın getirdikleri, hele de sürprizleri çoğu zaman kurgulanamaz. Gerçekleştiği zaman ise kelimeler kifayetsiz kalır, söylenecek söz bulunamaz. Anlatılır ama aksettirilemez. Yaratıcılık sınırsızdır belki ama kelimeler sınırlıdır. Örneğin ne kadar kurarsanız kurun, şöyle bir diyalog kuramazsınız. Aklınıza gelse ve kursanız da hakkıyla anlatamazsınız.

Yıllar yıllar önce Mersin’de bir kahvehanedeyim, arkadaşlarla okey oynuyoruz. Yan masada şöyle bir konuşmaya şahit oldum…

- Ulan var ya… Çin bir Müslüman olsa
- He valla yaaaa…

Aklımdan bu diyalogun neden olabileceği geçiyor, meslekleri ne olabilir? Dönüp bakıyorum. Örneğin din görevlisi olabilirler mi, ı-ıh değiller, ya da olmasalar daha iyi diyelim. Başka ne olabilir derken, sonraki cümle açıklığa kavuşturuyor durumu. Sünnetçilermiş…

Edebiyat sonuçta bir yaratıcılık oyunudur ve insan yaratıcılığının sınırsızlığının, sonsuzluğunun bir göstergesidir. Ama bu sonsuzluk dahi yaşam karşısında acz içindedir, acizdir. Asıl olan yaşamaktır…

23 Eylül 2010 Perşembe

Hırsız...

Günlük kız, ben sana bir kız ismi vermiştim de unuttum şimdi. Emine miydi, Kamile miydi? Haa, yok yok, Cemile demiştim ben sana.

E işte Cemile kız, bak başıma neler geldi dünden beri. Aptal bir hırsızla karşı karşıyayım. Öyle aptal ki aklın almaz valla.

Dün iş çıkışı, artık Ankara’da ikamet etmekte olan işyerimden eski bir dostun ziyaretine mazhar olunca, kısa bir İstanbul turu yaptık. Önce Emirgan Korusu güvenlikçileri sonra Ortaköy Restoran İşleticileri ve en son Ortaköy’ün muhtelif esnafıyla hasbıhalimiz neticesinde gece yarısını bulduk.

Nitekim vaktin artık geç olduğunu idrak edince en son durağımızdaki sohbet arkadaşlarımız olan Ortaköy sahaflarıyla vedalaşıp helalleşip eve doğru yollandık. Arkadaş beni eve bıraktığında saat gece yarısına 5 vardı. Onu uğurlayıp kendi kapıma yöneldim ki ne göreyim? Evimin iki kapısından dışarıda duran demir kapı açık ve kilidi kırık, diğeri kapalı ama artık kapatılmış mı, dokunulmamış mı belli değil. Vaktin gece yarısı olduğunu unutup kapıcıyı cebinden arayınca sesinden adamı uyandırdığımı fark edip ayıldım biraz. Kapıyı açıp bir tedirginlikle içeri girip odaları dolaştım ki evde kimse yok, içeride hırsızın bir emaresi yok. Bu arada kapıcı geldi. “Ben” dedi, “sabah kapıyı kilitli gördüm ama akşama doğru çöpü almaya geldiğimde dış kapı açıktı, siz gelmişsinizdir diye şüphelenmedim”.

Gelelim hırsızın salaklığına. Benim ev, çoğunlukla emekli subay ve paşaların yaşadığı bir site ve neredeyse her evde hatıra mahiyetinde de olsa bir silah falan var. Evim binanın giriş katında ve bina acayip işlek. Çoğunlukla çocuklu, kalabalık aileler yaşadığından asansörden inenler, kapıdan geçenler gırla. Kendi kapımın önü beş dakika boş durmuyor. Kaldı ki apartmandaki evlerin çoğunda tek kapı varken benimkinde iki kapı var. Üstüne üstlük muhterem hırsız akıl özürlüsü zor olan kilidi kırmış ve kapıyı açmış ama kolay olan ve kilitli olmayan kapıya dokunmamış. Daha kötüsü, tüm apartmandaki tek bekâr hayatı yaşayan benim ve muhtemelen en züğürt ev benimkisi. Kaldı ki, ben evde yokken bile gelenim gidenim evde kalanım çok olduğundan, neredeyse boş olması en az muhtemel ev de benimkisi.

155’i arayıp adresi verdim. 10 dakika kadar sonra polis geldi, duruma baktı, anlam veremedi. “Bu memleketin hırsızları bile aptallaştıysa bu memleket adam olmaz birader” vecizesini sarf etti. “gece gelirse ne yapayım, vurabilir miyim?” dedim. “Vur, ama öldürme” dedi. bu arada apartaman geceyarısı gelen sarhoş, ayyaş veya birtakım keyif sahibi kişiler de apartman girişinde başımıza toplandı, karşılıklı durum değerlendirmesi yaptık. Komşular uyandı, kapısını açan bize katıldı. Polis, “hırsızlık olmamış, olay yeri inceleme (CSI) gelmez buraya, bu halde yakalasak da serbest bırakırlar” dedi ve “maalesef” diye ekledi. Ben de hukuk sistemimize yeniden övgüler dizdim. Polis hak verdi ve ayrıldı.

Bu arada bana yakın oturan bir arkadaşımı uykusundan uyandırıp çağırınca atladı geldi, “burada kalma, adam yarım bıraktığı işi gece bitirmeye gelebilir, değerli bir şeyler varsa topla, bana gel” dedi. Ben değerli şeyleri araştırmaya girip az sonra bir sırt çantasıyla döndüm. Çantaya göz atan arkadaşım tuhaf tuhaf baktı bana. Yeni aldığım iki çift ayakkabı, bir palto ve fotoğraf makinem vardı sadece. Açıklayınca anladı, hatta hak verdi. Benim ayakların biri 43, biri 44 ve ayak tarağım normalden biraz daha yüksek. Ayakkabı bulmak da eziyet ve ben bu ayakkabıları bulmak için İstanbul kazan ben kepçe gezmiş durmuşum, bulunca iki çift almış, daha giymemişim. Şu an benim için daha değerli ne olabilir ki? “Hırsız gece gelip beni şu eski kanepelerden kurtarsa şükran bile duyarım” dedim, gülüştük. Evdeki bir ışığı açık bıraktım, kapının kilitlenebilecek tüm kilitlerini kilitleyip çıktım.

Sabah eve dönünce gördüğüm manzaraya anlam veremedim. Penceremin demirlerinden en yükseğine bir günlük gazete (hatta bu günlük hürriyet gazetesi) sıkıştırılmış, dün açık bıraktığım lamba sönük. Eve yöneldim, kapıyı açmaya çalışıyorum, anahtar çevriliyor ama kapı açılmıyor, içeriden sürgülenmiş gibi. “Galiba” dedim “Hırsız evimi iyice sahiplendi”. Evin etrafında iki tur attım ki açık bir perdeden içeriyi gözleyeyim, arada kapıcıyı da aradım, durumu anlattım, anlam veremedik.

Kapıya yeniden yöneldim. Kapı bir nedenle sıkışmış olabilir de, ya açık bıraktığım ışık ve pencerede manasızca duran bugün tarihli gazete? Kapıyı zorladım açıldı. Işık kapalı hakikaten ama ampul bozulmuş.

Az sonra gelen tanıdık bir anahtarcı tüm bu kapıların hırsızı en fazla 5 dakika oyalayacağını uygulamalı olarak ispatladı. Ben tüm kilitleri korumalı yenileriyle değiştirerek hırsızı 5 yerine 8 dakika oyalamayı tercih ettim. Rahatlamış ve tatmin olmuş olarak evden ayrıldım. İşe gelirken fark ettim ki cep telefonum yanımda değil, evde kalmış.

Eh! Fırsat işte. Sevgili hırsız bir eve uğrayıp beni şu cep telefonu ve kanepelerden kurtarsan, ne hayır duaları ederim sana bir bilsen.

not: Geçen yıl bugünlerde yazdığım bir yazı... Yalnız yaşayan tüm arkadaşlarıma :)

27 Temmuz 2010 Salı

Foucault Sarkacı Üzerine Bir Anı

2004 yılında tuhaf bir askerlik yapıyordum, daha önce hiç kimsenin yapmadığı türden. Gündüzleri askeri bir projede sivillerle beraber ODTÜ’de oluyordum. İşverenlerimin tamamı bölümdaşlarım, proje yöneticim ise yurttan eski bir oda arkadaşımdı ki yakın dostlarımdan da biriydi.

Geceleri ise Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na geliyordum yatmaya… Sabah 5’te kalkıp karargâhta 9’a kadar belli başlı temizlik işlerine nezaret ettikten sonra 9 gibi gelen bir servisle yine ODTÜ’ye avdet ediyor, teknik projelerin getir götür işleri sayılan daha hafif işlere destek veriyordum. Ara sıra daha kalifiye işler de geliyordu ama beklenti, mühendislerin yapmaya uygun bulmadıkları işleri biz üç çavuşa yaptırmaktı.

Proje yöneticim olan arkadaşım ara ara ben dışarı çıkamazsam ihtiyacımı sorar, alışverişlerimi yapardı.

Bir gün denetleme zamanı üst üste birkaç hafta sonu çıkamadık. Hafta sonları HKK karargâhın koğuşunda iyice sıkıldık. Hafta içi olup da ODTÜ’ye işe dönünce arkadaşımı buldum, kitap istedim. “Ne alayım” dedi, “Foucault Sarkacı” dedim… Askerlik öncesinde okumaya başlamış hatta yarılamıştım. Bitirmek için askerlik uygun zaman, zaten kitap yavaş ilerliyor. Burada zaman var, istemediğin kadar.

Aldı geldi. “İş başında okumak zor, koğuşta okumak lazım bunu” dedim. Yanıma aldım.

Karargâha girerken üst aramasında tanıdık nöbetçi durdurdu: “İmzasız bu. Başına iş açar… Sen bunu koğuşa götürmeden komutana imzalat öyle oku… İçeriye de yeni getirdim deme, depoda diğer eşyaların arasındaydı, okumaya karar verdim, o yüzden çıkardım de. Benim başıma iş gelmesin!”

“Peki” dedim… Her zaman dediğim gibi…

Hafta sonu yine dışarı çıkamıyorum, izinler kaldırıldı. Komutanlığın camlarını boydan boya silen askerlerin arazi olmalarını engellemek amacıyla üç saat kadar kendilerine mukayyet olduktan sonra görevi başka bir çavuşa devredip boşa çıkınca “Zamanıdır” dedim. Aldım kitabı komutana gittim.

Bizim komutan benden 5 yaş küçüktü. İyi adamdı ama kapısına gelen erleri, çavuşları gördüğü halde bir şey demeden kapısında ayakta dikmeye bayılırdı. Ben de alışıktım. Gider öylece durur, gözlerimle takip ederdim. Şikâyet etmeden duruyor gözükmem hoşuna giderdi zahir. Koskoca komutanın hikmetinden sual edilmez ya.

Bir süre kapısında ayakta dikildim elimde kitapla. Bir süre sonra seslendi.

- Çavuş, ne var?

Kitabı göstererek, “Komutanım kitap” dedim.

- İmzalatcan mı?
- Uygun bulursanız…
- Ben anlamam kitaptan. İdareye git. Kitapları orası imzalıyor.
- Emredersiniz…

Çıktım, istikamet idare. “İdare” dediği idari amirdi. O da iyi adamdı. Yaşıtım yahut benden bir yaş büyüktü. Açık öğretim matematik sınavlarına hazırlandığından sıkıştıkça bana soru sorar, ben de oturur konuyu baştan ele alır, örnek sorular hazırlar çözdürürdüm. O yüzden bana “hoca” diye hitap ederdi. Arada yurtdışından mektup alan iki üç er vardı, onların da yabancı dildeki mektuplarını bana okutur, suç unsuru var mı diye kontrol ettirirdi. “Özel hayatla ilgili şeyleri çevirme. Buradan bilgi çıkmasın başka bir derdimiz yok” derdi.

Ben atladım gittim idareye. Görünce bekletmezdi kapısında. Gördü seslendi.

- Hoca ne var?
- Kitap komutanım
- Nereden çıktı
- Okumak için…
- Dışarıdan mı getirdin?
- Eşyalarım arasındaydı. Okumak için aldım depodan, imzalatmam gerekiyormuş
- İyi, iyi, okumak lazım
- Tabiii
- Peki, neyden bahsediyor bu, yani neyle ilgili?

Düşündüm biraz, hani okuduğum kadarıyla konusunu, hatta sonrasını da biliyorum aslında ama nasıl anlatsam ki?

- Komutanım, okumadım daha, ama tarihsel bir kitap, Ortaçağ Avrupa’sı falan…
- Nasıl yani, bizim tarihimiz bitti mi?
- Bitti, okudum hepsini… Diğerlerini de okuyup karşılaştırma yapacağım…

Öyle dedim, ne diyeyim.

- Peki, tarih de neyden bahsediyor? Savaş mı? Barış mı? Anlaşma mı? Savaşsa hangi savaş?
- Yok, komutanım. Öyle değil…
- Eee, ne o zaman?

Sabrı taşmış gibiydi. Ama benim de taşmıştı. Anlatayım o zaman dedim kendi kendimce…

- Komutanım, aslında bu kitap Avrupa’daki irrasyonel düşüncenin tarihi. Hatta Avrupa ile de sınırlı değil. Ta Mısır’dan başlıyor, Hermetiklerden… (ki kendileri ne derece irrasyonel sayılır konusundaki tartışma ayrı konu) Dünyanın dört bir yanında irrasyonel, yakut akıldışı düşüncenin hangi fikirlerle nasıl geliştiğini, bu düşünceye bağlılığın toplumları nasıl değiştirdiğini, toplumlarda ve tarihte ne gibi gelişmelere yol açtığını anlatıyor. İnsanların kendi kurdukları düşüncelere, planlara nasıl körü körüne inanabildiklerini, sorgulamanın, aklın belli bir süre sonra nasıl devre dışı kalabildiğini irdeliyor. Tesadüf yahut ilginç olayların arkasında bir sır, bir gizem aramanın yarattığı körlükten, bu şekilde çıkan bazı düşüncelerin nesilden nesile nasıl insanları etkilediğinden söz ederken buna ilişkin örnekleri irdeliyor. Her şeyin arkasında bir sır, bir gizem arayan kişilerin neleri göze alabildiklerine, neleri kurban edebildiklerine, hayatın anlamını nelere bağladıklarına değiniyor.
- Bir dakika, hani Avrupa Tarihi’ydi
- Komutanım, Avrupa’da geçiyor olayların çoğu… Tapınak Şövalyeleri falan…
- Ve sen benim bunu imzalamamı istiyorsun.
- Uygun bulursanız…
- Tamam, uygun buluyorum. Ama okuduğun bölümleri bana haftada bir gün gelip anladığım dilden anlatacaksın. Şövalye mövalye, heyecanlıymış bu... Bir de kimseye göstermemeye çalış yine de…

“Peki” dedim. Her zaman dediğim gibi…

Ve adam beni her hafta, haftada bir gün dinledi…

15 Haziran 2010 Salı

Günlükcan'la hayvanlara dair...

Günlükcan;

Bazen bazı sorular yanıtları ile aynı anda neden gelir, bu tesadüf müdür, bilmiyor, merak da etmiyorum. Lakin son zamanlarda bu durumla sıklıkla karşılaşmaya başladım ki, benim açımdan işin önemli tarafı, bunun eğlenceli olması. Şöyle ki:




Psikolog bir arkadaşımla yürüyüp hayvan sevgisinden falan konuşuyoruz. Aslında konuştuğumuz konuyu bu cümleyle özetlemek çok doğru olmayabilir ama başlığı bu diyelim. Ana fikir ise “insanların hayvanlar üzerinde uyguladığı zulmün, örneğin bizden daha akıllı ve gelişmiş bir cins tarafından insanlara uygulanması konusunun insanlar tarafından etraflıca ele alınıp alınmadığı” falan gibi zaman zaman bazı aklı evvellerce ortaya atılan eskimiş bir konuya yeni bir boyut katılabilir mi konusu. Konu ister istemez dönüp dolaşıp en çok sevdiğimiz hayvanları belirtmeye gelince “Tabi seçim yapması zor. Yavrularını ayırabilir mi insan birbirinden, ama en çok sevdiğim hayvan ördek yavrusu sanırım” gibi bir cümle kurdum da, bana tuhaf tuhaf baktı. Sanırım önceki konuşmalarımdan ve muhtemelen Kahire Hayvanat Bahçesi’nde farklı hayvanlarla haşır neşir bir halde çektirdiğim fotolarımdan başka bir hayvan adını anacağımı sanmıştı. Haksız da sayılmazdı, zira aslan yavrusu veya çöl tilkisi yavrusu veya ne bileyim, kartal yavrusunun ihtişamı ve gururunu öyle bir anlatmıştım ki.




O ara tam da karşımıza bir yazı çıktı. Bir sağlık merkezinde “acısız sünnet, acısız kulak delinir” yazıyor. Ben bu "acısız sünnet, acısız kulak delinmesi" sloganını bir türlü anlamam. Yani bunun acılısı, acısızı mı var? Sipariş mi, mesela Adana kebap mı bu acılısı, acısızı olsun? Bunları söyleyip arkadaşımı bayınca, o konuya dönmek isteyip sordu, “nereden çıktı bu yavru ördek sevgisi?”. Ben de o an için “bilmiyorum” dedim. O da çocukluğuna dönmek lazım senin dedi, gülüştük. Şimşek o zaman çaktı.




Olayın sanırım bir arka planı var, ama ne kadar etkilidir kısmı benim kapsama alanım dışında. İsteyen istediği gibi yorumlar, hatta ben kendi adıma bir vaka olarak incelenmesine karşı olmadığımı da belirtmek isterim ama henüz çocukluğa gitmeden önce irdelenecek başka bir konu var. Sünnet neye yarar ve hangi akla hizmet eder? Hadi dinsel açıdan irdeleyelim diyelim. Normalde farz olmayan (adı üstünde, sünnet işte) bir operasyonun dinin mutlak gereği gibi sunulması bana tuhaf geliyor. Öyle ya, hadi böyle çok dindarsın, farzları, vacipleri bitirdin, sünnetlere geldin, sünnet oldun, eyvallah. İyi de başkasının adına nasıl karar veriyorsun ki? En başta “herkes kendi yaptığından sorumlu tutulacak” ifadesine ters değil mi bu davranış dinsel olarak? Bir de mahalle baskısı konusu var ki, yok erkek olunmazmış da, daha da neler? “Kadın sünneti” mi? O cinayete değinmek dahi laf sarfiyatına yol açacak.

İşte ben de bu acaip kaderle yüzleştiğimde başaklar çük kadardı. Aslında mevsim gereği diz boyu olmaları gerekiyordu ama bir kuraklık sarmıştı ki memleketi, sormayın gitsin, lakin o dönemde henüz küresel ısınma konuları tartışılmaya başlanmamış, mevsimlerden de leylek göçü mevsimi idi sanırım, belki biraz öncesi, belki biraz sonrası. Ben 5 – 6 yaşlarındayım, küçüğüm, ufacığım, top bulsam da oynasam acıkacağım ama o dönemde bulunmuyor. Çoğunlukla top diye margarin kutularını ya da içine tuhaf şeyler doldurup etrafını bağladığımız kalın naylon poşetleri kullanıyoruz. O zamanlar bizim köydeki evin avlusunu  briket duvarlar değil, kamıştan sıkı sıkı örülmüş çitler çevirirdi. Çitler, etrafını saran otlarla beraber aşılmaz, mayınlı bir bölge gibi dururdu. 

İşte bu dönemde, esasen yüzleştiğim kaderin canımı çok yakmasından muzdarip olduğumdan etrafı birbirine katmışım. Kimse hareketlerimi sorgulamaya cesaret edemiyor. Bahçede, etrafta, köyde dilediğimce geziniyorum. Bir gün komşumuz Yahya Abi’nin ördeğinin bizim sınırdan içeriye doğru girip çimlerin yumuşak ve uzun olduğu gizlice bir yere yumurtladığını fark ettim. Ördek orada yumurtlayıp zahir kıçının ağrısından cümle âleme yumurtladığını bir şekilde belli edince (ki aslında buna da gerek yoktu zira her gün aynı saatte, 12’ye 10 kala yumurtluyordu) ben de peşinden gidip yumurtasını alıp mutfağa gidiyor, anneme yumurtayı kümesten aldığımı söyleyip, pişirtip bir güzel yiyordum. Ördek, artık hesap kitap bildiğinden midir nedir, bir süre sonra oraya yumurtladığı yumurtaların birikmediğini fark etmiş olacak ki, olaya kendince bir çözüm getirmiş ve kendine daha emniyetli bir yumurtlama bölgesi bulmuş ki ne kadar aradıysam, bulamadım. Ben de “hayvan yumurtlamaktan vazgeçti yahut yumurtası kesildi” diye düşünüp inatlaşmayı bıraktım ördekle, hatta konuyu da unuttum. Makul bir süre sonra mahallenin evimizin hemen karşısındaki dibi deniz kumuyla kumlanmış oyun alanında icra edilen kıran kırana bir futbol maçı sonrası galibiyetin verdiği coşkuyla komşumuz Yahya Abi’yle beraber eve dönerken, Yahya Abi sanırım biraz da ödül olsun kabilinden “Hasan bak gel, sen seversin hayvanları, sana ne göstereceğim” dedi. “Ne Yahya Abi?” dedim. “Bizim ördek” dedi. “Bugün yavruları çıkacak yımırtadan”.

Ben takıldım peşine merakla. Bizim evin çitlerinin diğer köşesine gittik. Çimlerin yaklaşık diz boyu olduğu bir yerde (yok kendi diz boyum değil, daha erişkin birinin diz boyu) bir çukurluk, çukurluğun içinde de anne ördeği gördük. Bizden biraz ürktüğünden mi, yoksa tek başına işin üstesinden gelemediğinden mi bilinmez, hafif ürkek, hafif tedirgin ama yardım ister gibi yüzümüze bakıp vaklamaya başladı. Gittik ki ne görelim 8 – 10 tane yavru yumurtaları kırıp çıkmış, birbirlerine ve annelerine sokulmuş yatıyorlar. Bu arada anne yerinden kalktı, yumurtaları şöyle bir kolaçan etti. Tam o sırada aynı andan iki yumurta birden içeriden gelen darbelerle hareketlendi ve çatladı. Anne sabır ve sevgiyle bu iki yavrunun yumurtaları kırıp çıkmalarını izledi, yumurtadan ufacık sarı tüylü sarı turuncu gagalı doğa harikaları çıktı. Anne gagasıyla kırık yumurta kabuklarını altından uzaklaştırıp yavruları kendi altına doğru çekti. Şaşkın ve salak ördek yavruları, incecik bir sesle hafiften bir “vak vak” sesi çıkardıktan sonra kendilerinden çok az önce doğan ağabeyleri – ablalarına sığınıp gözlerini kapadılar.


 
Ben hemen eve geçip bir tabağa kuru ekmek parçaları koyup üzerine su dökerek hafiften ıslattım. Getirip ördeğe uzatınca ördek minnetle vaklamaya başlayıp elimdekilere atladı. Zavallı hayvancık, yumurtalar üzerinde ne zamandır oturmuş da yerinden kımıldamamışsa, öylesine aç ve susuz kalmış ki. O sırada bozuntuya vermedim ama o can sıkıntısı ne kadar sürdü hatırlamıyorum.

Ben hayatımda kendimi bildim bileli hepi topu 4 kez kustum, ikisi 5 yaşımdan önce. Biri o zaman değildi.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Günlükcan'la günlüklere dair...

Günlükcan;

Gidip, "gündelik yazmaya teşvik eder belki" teranesi ve günlük tutayım da ileride ünlü olursam bir de günlüklerimden kafa koparayım bahanesiyle 600 sayfalık defter aldım 3 ay önce. O deftere şahsiyet verdim de, sen oldun işte. Menşeini merak edersin diyedir sözüm.

İyi de, hepi topu 3 kez yazmışım, birer cümle. Neyse ki, her birini ayrı bir sayfaya yazdığımdan 3 sayfayı işgal etmişim. En azından bunu akıl etmişim. İşte şimdi senin tüm teşkilatın bu 3 cümle, eksiği de yok, fazlası da.

Günlükcanım, günlüğüm canım. Bana kızmadan önce bir düşün. Malumun veçhile şiir kitapları da böyle değil midir zaten? Her yaprakta 3 satırlık bir şiir, “aya baktım seni gördüm, sana baktım ayı gördüm” misali vecizeler, en yumurtlanmışından. Hadi bir tane de benden, kendimden ekleyeyim çift sarılı bir şey, en sarısından:

“Penceremin önü Konya asfaltı,
Derdimi dumanına kattım,
Çekip son nefesi attım,
Yüzümü dumana bana bana
İnadımın üstüne bastım,
Derman için duman gerekmez
İçmeyeceğim tekrar bu haltı”

Günlükcanım, yukarıdaki kaide zor(t)laması öyle alelade bir örnek değildir, bu öyle biline. Fizik ve sair hendese derslerindeki etki tepki, sebep sonuç münasebetlerini unutmaya yetecek kadar zaman akmadı henüz köprünün altından. Deli gönül bile sebep arar sevmeye hala. Bak bakalım ne yazar diplomanda. Mühendis mi yazar, derdin var. Bu kıymeti kendinden menkul vecizenin de elbet vardır bir esbab-ı nüzülü, artık her nereden inzal etti, yahut ettirildiyse.

Her kitapta bir şiir vardır ki, illa ki sigaradır esas oğlan. Yakarsan şiir olur, söndürürsen şiir olur. Yakar iki nefes çeker de söndürür, eline alır evirir çevirirsen destan da olur, kitap da hatta.

Öyle böyle 30 şiiri buldun mu kitabın tamamdır zaten. Al sana 30 yapraktan 60 sayfa. Ekle başına önsözü, bönsözü, şairin gelmişi geçmişini, sübülü sülalesini. Olur sana 100 sayfadan müteşekkil, tekmil bir şiir kitabı. Para verip aldığın mürekkebin yekunu, tüm 9 punto yazılar, 12 punto başlıklar dahil, işte 100 mısra yazacak kadardır ki, o da 300 kelimedir vasati hesap üzerinden ve 5 gram mürekkep eder mi, etmez mi bilinmez… .

İyi de günlükcan, dönelim şimdi benim defakto duruma. Şimdi 600 sayfaya yazdım 3 cümle 3 ayda, her biri bir sayfaya. Hesap edersen, yılda 12 sayfadan 50 yıl lazım doldurmaya. Hadi “önsözü, bönsözü, kendi evvelin, ezelin, gelmişin, geçmişin, yazarız hepsini sayfalara yaya yaya” dersen ve de bana bunu yedirsen, asgari 45 yıl gerekmez mi yine de tamamlamaya?

Ulan günlükcan, ben seni nasıl dolduracağım be günlükcan?

Kapağını mı koparıp güdük etsem, yoksa sayfalarını mı yolup yolup düdük etsem, haa ne etsem?

26 Nisan 2010 Pazartesi

Dante Alighieri

Dante Alighieri (Mayıs-Haziran 1265, Floransa - 14 Eylül 1321, Ravenna) İtalyan ozan ve politikacı.

Modern Avrupa ve İtalya’nın en önemli figürlerinden biri olan Dante’nin vaftiz adı Durante’dir. Eserlerinde ikizler burcu olduğunu yazar. Köklü ve asil bir aileye mensup olmakla birlikte babası II. Alighiero hakkında çok fazla bilgi yoktur. Babası hakkındaki belki de tek "kesin" bilgi onun Guelfler tarafında olmasına rağmen o dönemde yönetimde bulunan Ghibellinler tarafından Floransa’dan sürülmemiş olmasıdır. Dante eserlerinde babasından değil, şövalye ünvanlı dedesi Cacciaguida'dan söz eder ve soyunun Roma’ya dayanması ile övünür. İlahi Komedya Cehennem’de Vergilius’un Aineias eserinin kahramanı tarafından kurulan Roma’yı anlatırken, kendisinin de o soydan geldiğini belirtir.

Dante'nin ilköğrenimini Santa Croce papaz okulunda bitirdiği sanılmaktadır. Yüksek öğrenime devam edemese de öğrenmeye olan tutkusu ile eski Latin ve Yunan eserlerini okumuş, dönemin İtalyan şairlerini önemsemiştir. Bunların dışında astronomi, resim ve felsefe konularında kendisini geliştirmiştir. Dönemin önemli şairlerinden Guido Cavalcanti yakın arkadaşıdır. Cehennem’de Guido’nun babası Cavalcanti ile sohbeti cehennemin önemli bölümlerinden biridir.

Dante dokuz yaşındayken komşularının sekiz yaşındaki kızı Beatrice'i bir eğlence sırasında görmüş ve tanıştığı andan itibaren kıza büyük bir tutkuyla bağlanmıştır. Dokuz yıl sonraki ikinci karşılaşması tutkusunu pekiştirmiştir. Bu aşk, Dante’nin şiire bakışını değiştirmiş ve belki de İlahi Komedya’nın kaynağı olmuştur. Dante aşkından sevgilisine hiçbir zaman söz etmemiş, 1288 yılında Beatrice Floransa’li şövalye Simone dei Burdi ile evlenmiştir. Beatrice 1290 yılında 24 yaşında ölmüştür. Beatrice'nin ölümüyle Dante çalışmalarına daha sıkı sarılmış, Latin edebiyatı ve felsefeye kendisini adamıştır. Beatrice'nin çok genç bir yaşta ölmesi, Dante'nin onu ölümsüzleştirmesine yol açmış, fikriyatında Beatrice'ye maddi, ölümlü ve insani bir görünümden ziyade manevi, ölümsüz ve ilahi bir görünüm vermesine neden olmuştur.

Dante Beatrice ile karşılaşmasını, 1292 yılında yazmaya başladığı Yeni Hayat adlı eserinde şu şekilde tanımlamıştır: "Günler günleri kovalamış, bu soylular soylusu kadının görünmesinin üzerinden tam dokuz yıl geçmişti. Bu günlerin sonuncusunda, bu ışıl ışıl kadın, bembeyaz giysiler içerisinde, ondan yaşça büyük iki soylu kadının arasında göründü; bir sokaktan geçiyorlardı ki benim korku içinde, allak bullak durduğum tarafa doğru çevirdi gözlerini ve o tanımlanamaz inceliğiyle selamladı beni. Öyle erdem yüklüydü ki o selam, o an mutluluğun doruğuna ulaştığımı sandım. Bu çok tatlı selamın bana ulaştığı saat, o günün dokuzuncu saatiydi kesinlikle ve de sözlerinin kulaklarıma varmak üzere ilk harekete geçişinden olacak, öyle bir tatlılık yayıldı ki içime, mest olmuş vaziyette ayrıldım insanlardan ve odamın ıssızlığına çekilerek bu çok incelikli kadını düşünmeye koyuldum."

Dante daha 12 yaşındayken ailesi tarafından Floransa’lı tanınmış bir aileye mensup olan Gemma di Manetto Donati ile sözlenmiş, 1295 yılında da evlenmiştir. Gemma'dan Pietro ve Jacapo isimlerinde iki oğlu ve Antonia isminde bir kızı olmuştur. Evlilikleri hakkında çok bilgi yoktur, ancak Dante’nin Floransa’dan sürgün nedeniyle ayrılışı sonrasında eşiyle bir daha görüşemediği bilinmektedir.

Devrin Floransa'sında Ghibellinler ve Guelfler diye iki siyasi partiye bölünmüştü. Ghibellinler imparator tarafından destekleniyor, aristokrasiyi savunuyorlardu; Guelfler ise papa tarafından destekleniyordu. Sonraları Guelfler "Beyazlar" ve "Siyahlar" olarak iki ayrıldılar. Beyazların başında Cerchi ailesi vardı. "Popolo grasso" diye adlandırılan zengin burjuva sınıfı tarafından destekleniyorlardı, reformist düşünceleri vardı, papa ve papalık konusunda da daha temkinli bir görüşe sahiptiler. Siyahların başında ise Donati ailesi bulunuyordu. Feodal devirden kalan çeşitli asilzadelerden oluşan bu grup, "Popolo minuto" diye adlandırılan küçük zanaatkârlar, işçiler gibi daha düşük bir halk tabakası tarafından destekleniyorlardı. Siyahların düşüncesi daha bağnazdı ve dogmatik anlamda papacıydılar.

Dante 1289'da, Floransa'lı Guelf şövalyeleri ile birlikte Campaldino savaşında Arezzo Ghibellinlerine karşı savaşmıştır. Eşi Gemma Donati tarafından Siyahların başkanı konumundaki Donati ailesi ile akraba olsa da Beyazların taraftarı olmuştur. Devlet işlerine katılmak isteyen Dante Hekim ve Eczacılar loncasına yazılmış ve politik hayatına başlamıştır.

Bu sıralarda Papa 8. Benifacio Floransa’nın iç işlerine karışmaya başlamış, Beyazların Floransa'daki iktidarına son vermek amacıyla da Fransa kralı Philip de Bel’in kardeşi Charles de Valois’yi Floransa üzerine yürümeye ikna etmiştir. Floransa Papa’yı kararından döndürmek amacıyla içinde Dante'nin de bulunduğu bir heyeti Roma’ya gönderse de 1301 yılında Charles de Valois süvarileriyle birlikte Floransa'ya girer ve Siyahları da kendi saflarına alarak Beyazları şehirden atar. Beyazların mallarına el konurken bir kısmına idam cezası verilir, çoğunluğu sürgüne gönderilir. Dante de bu hareketten nasibini alarak, 27 Ocak 1302'de sahtekârlık, gayri meşru kazanç elde etmek gibi asılsız suçlardan para cezasına çarptırılır ve iki yıllığına Floransa'dan sürgün edilir. Daha sonra bu karar idam cezasına dönüştürülür. Dante cezasını öğrendiğinde Floransa’da değildir, daha da dönmez Floransa’ya. Beyazlar Floransa’da iktidarı geri ele geçirmek için uğraşsalar da başaramazlar. Dante zamanla inancını yitirir, sürgünde İlahi Komedya’yı yazmaya başlar. Verona, Padova ve Paris’e gider. Paris’te felsefe ve teoloji okur.

Dante, 1311 yılında İtalya’yı işgale başlamış olan Lüksemburg kralı VII. Henry'ye mektuplar yazarak, onu Floransa'ya da savaş açmaya davet eder. Kralın İtalya'yı işgali İtalyan şehirlerinde nefretle karşılanır, Floransa'nın da dâhil olduğu şehirler, kendi içlerindeki sorunları bir süreliğine askıya alır, topyekün karşı koyarlar. Bu dönemde Floransa sürgün edilmiş Beyazların birçoğunu geri çağırır ama Dante’yi çağırmaz. Bunun nedeni büyük ihtimalle kral VII. Henry'ye yazmış olduğu mektuplardır. 1313’de kral ölünce Dante Floransa’ya dönme umutlarını tamamen yitirir. Ravenna prensi Guido Novelloda Potenta'nın davetini değerlendirip Ravenna’ya geçer. Kısa ziyaretler dışında buradan ayrılmaz. 1321 yılında 56 yaşında ölür. Ölüm nedeninin sıtma olduğu sanılmaktadır.

Dante Laitnce ve İtalyanca’nın Toscana Lehçesi’nde eserler vermiştir. Eserleri: De Vulgari Eloquentia (Halkdilinde Belagat), Monarchia (Monarşi), Epistulae (Mektuplar), Eclogae (Eklogalar), Quaestio de Aqua et Terra (Su ve Toprak Sorunu), Vita nuova (Yeni Hayat), Rime (Şiirler), Convivio (Şölen), Fiore (Çiçek), La Divina Commedia (ilahi Komedya) – Inferno (Cehennem), Purgatorio (Araf), Paradiso (Cennet).

Dante Etkisi:

Dante’nin İtalyan dilinin kurucularından olduğu fikri yaygın bir inanıştır. Her ne kadar Latince eserler verdiyse de, İtalyanca'nın Toscana lehçesiyle yazdığı önemli eserleri nedeniyle Toscana Lehçesi, İtalyanın resmi dili ve lehçesi olmuştur.

İtalya'daki metal 2 Euro’ların tura tarafında, Dante'nin resmi vardır. Rodin’in Cehennem Kapıları adlı çalışmasının ilham kaynağı ve bu çalışmanın en önemli parçalarından olan Düşünen Adam Heykeli’nin Düşünen Adamı’dır.

İlahi Komedya’nın ilk adı Komedya’dır. İlahi ön adını ünlü edebiyatçı Boccaccio vermiştir. Bir çok ressam Dante’nin eserlerindeki tasvir edilen mekânları resilerine konu etmişlerdir. Michelangelo, Sandro Boticelli, Gustave Dore, Salvador Dali, Willima Blake, Yake Thompson bunlardan bazılarıdır.

Klasik Müzik bestecilerinden Rossini, Schuman ve Franz Lizt İlahi Komedya şiirlerinden besteler yapar. Ezra Pound, T.S. Eliot, Paul Claudel, Anna Akhmatova gibi şairler İlahi Komedya’dan esinlenmiş şiirler yazarlar.

Kaynaklar:
İlahi Komedya, Rekin Teksoy Çevirisi, Oğlak Yayınları
wikipedia
Internetteki muhtelif kaynaklar...