Tuncel Kurtiz sahnede Bedreddin'i okurken kendi nefesinin sesine kızıyor insan...
Geçen yılın Ağustos’unda vedalaşırken sözleşmiştik… Bu yıl daha kalabalık, daha delidolu, daha enerjik olacaktık, bastığımız zeminden daha uzak, kaybolmaya daha hazır… Ve herkes bir yıl boyunca ne biriktirirse getirecekti bohçasında… Dansıyla, sazıyla, sözüyle, sesiyle gelecekti… Benliğini, ruhunu unutmadan…
Güre'nin Pınarbaşı'ndan, Anadolu'nun Kaz Dağları'ndan bir Ritim Kampı daha rüzgâr gibi geçti... Ağzımızda bir çilek tadı kaldı, gözlerimizde bir mavi, bir yeşil, bir de türkuaz rengi...
Kulağımızdaki ritimler Flamenko’dan, Boleriastan, Araptan, Romandan, Latinden ya da semaiden, düyekten, sofyandan, aksaktan… Ritmin hangisi, hangi türü varsa hepsinden, her türlüsünden... Ve kulağımızdaki ritme anında uyum sağlayan parmaklarımızı garipsiyor aklımız, garipsiyor en hakikisinden…
Ayağımızda sirtaki adımları, göbeğimizde roman kıvırtmaları, ellerimizde Flamenko ateşi, bedenimiz oryantal, duruşumuz Harmandalı...
Neydi ritim kampı, neresiydi? Kimdi, hangisiydi? Var mıydı bir tarifi? Aklımda sahneler:
Gece etrafında topluca perküsyon çaldığımız ateş başından sabaha doğru yorgunluk ve uykudan sürünerek kendimi çadıra atmaktı. Dışarıdan gelen müzik, cırcır böceği ve su seslerinin eşsiz ahenginde mışıl mışıl uykuya dalmaktı…
En fazla üç saatlik uykudan sonra tepelerin prangasından kurtulup haneme doğan güneşle çadırımın ısısının nargileden bir nefes çekimi müddetinde klimalı otel odası serinliğinden tarihi Çemberlitaş Hamamı’nın göbek taşı sıcaklığına terfi etmesi sonucu ciğerden gelen bir "Yandım Allah" nidası savurmam ve bedenimi çadırdan dışarı atmamdı…
Herkesin çadırından kaçıp da bulduğu ilk gölgede uyumaya devam ettiği sabah saatlerinde ele geçirilen bir kitapla tepeden aşağıya, dere yatağındaki çardaklara inip, minderlere boylu boyunca uzanmak, sabah dinginliğinde az kestirip az okumaktı…
Acıkınca bulduğunu yemek, gecikirse yemeğe el atmak ve dahi kendi tadını katmak, yoksa tadını aramaktı.
Duş niyetine dokuz derecelik pınara atlamak, suda yaşanan şoku karizmaya halel gelmemesi hesabıyla dışa vurmazken içinden “Allah’ım sana geliyorum” diye haykırmak, bilinçaltından “soğuk suya girilmez” ibaresini sonsuza dek kazıyıp atmaktı.
Akşamları bir atölyeden diğerine, ebrusundan çömleğine, kapoerasından oryantaline, dansından fotoğrafına, sinemasından dramasına denemediğimiz ne varsa el atmak, daldan dala atlamaktı.
Serkan'dan geleneksel danslar atölyesinde Roman Atölyesi...
Gece ikilerde ateş etrafında toplanıp sabaha kadar bazen koro bazen solo, bazen ritmik bazen deneysel, bazen süzülüp bazen uçarak ritim karmak, duyularla ritim tatmak, ruha ritim katmaktı.
Önce “Cha Mura Bula” sonra “Bo Yaya Bula” kabilelerinin kampı basması ile kamp sakinlerinin boylu boyunca önce seramik çamuruna sonra çömlek boyalarına bulanmasıydı…
Gecenin taa üçünde, ormanın taa göbeğinde, yanan ateşin çevresinde sonraki günün konser provasının taa ortasında kampın Tuncel Kurtiz – Serra Yılmaz ve saz arkadaşları tarafından kuşatılması ve basılmasıydı.
Güre’de iki bin kişiye daha önce izleyemediğim türden bir konser vermekti. Konserin henüz ilk parçasını çalarken iki bin kişi tarafından alkışlanmaktı. Sekiz zamanlı ‘drum on base’ten altı zamanlı ‘bolerias’a hakkıyla geçmeye çalışırken biz, sahneye çıkan Tuncel Kurtiz’in müziğimize Bedreddin’i uyarlaması, biz coşup çaldıkça durmamacasına tiradını atmasıydı…
Belki üç güncük çalışılan ritimleri sahnede çok kanaldan çalmayı becermekti hem şaşarak… Belki de yarım saat harmandalı çalışmasıyla sahnede efe kesilmekti, hem çökerek, sekerek, engelleri aşarak…
Neydi bilmiyorum, ya da hangi sahneydi. Belki hepsiydi…
Bildiğim, ritmimize üstat (Mısırlı) Ahmet’in, Yunanlı baterist Kostas’ın (Anastasiadis), Suriyeli darbukacı Willem’in, sevgili Hikmet’in (Yıldırım) ve Oray’ın (Yay), dansımıza Flâmenko Kraliçesi Christiane’nin (Azem), doğaçlama dansçı Bahar’ın (Sarah) ya da etnik dans hocası Serkan’ın (Polat), türkümüze yorumcu Yasemin’in (Göksu) eşlik ettiği idi.
Bildiğim, oyuncu Hamit, yönetmen Cenker, ebru üstası Hülya, müzik sahafı Gökhan, gazeteci Devrim, masalcı Jülide, capoeiracı Berk, mimar Tuba, mühendis Seçil, yazılımcı Mehmet, hayalkar Orçun, ya da plaza insanı Mert ile gündelik tartışmalarımız arasına keyifli edebiyat, metin incelemeleri, mitoloji, müzik, astronomi yahut drama sohbetleri bulaşmasa, dünyaya hiç ayak basmadığımızdı.
Bildiğim, dostluğun sıcaklığının bildiğimle sınırlı olmadığıydı. Coşkumuzun, yorgunluğumuzun, enerjimizin, sakinliğimizin, sabrımızın, dinginliğimizin limitlerini ötelediğimizdi…
Her dakikası, her bireyi, her şeyiyle paha biçilemezdi...
Kimi otağda kalırken...
Kimi hamakta...
Kimi sokakta yer bulabiliyordu ancak...
Bu duruma Afrodit bile ağlıyordu... (Afrodit'in Gözyaşları Şelalesi)
Üçüncü Mısırlı Ahmet Ritim ve Dans Kampı 24 Temmuz – 8 Ağustos tarihleri arasında Güre - Pınarbaşı’nda yapıldı. Mısırlı Ahmet ve Hikmet Yıldırım’ın organizasyonu ve Güre Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleştirilen kampa aralarında Rusya, Yunanistan, Suriye, Almanya, İtalya ve Brezilya’dan müzik ve dans ustalarının da olduğu 120 kişi katıldı.
Kamp boyunca ritim, perküsyon, etnik dans, Flamenko, oryantal, ebru, drama, capoeira, çömlek, sinema atölyeleri gerçekleştirildi.
Katılımcılar Güre tiyatrosunda Sarıkız Festivali’nin açılış etkinliği olarak Mısırlı Ahmet ve dansçılarla beraber bir halk konseri verdiler. Konser esnasında Tuncel Kurtiz ve Serra Yılmaz da sahneye çıkarak çalan müziğe eşlik ettiler.
Ritim Kampı'nın sonunda Sarıkız Şenlikleri'nde bir yandan Arap çalarken bir yandan Bahar'ı izliyoruz...






