27 Ocak 2011 Perşembe

Neydi Ritim Kampı?

Tuncel Kurtiz sahnede Bedreddin'i okurken kendi nefesinin sesine kızıyor insan...  

Geçen yılın Ağustos’unda vedalaşırken sözleşmiştik… Bu yıl daha kalabalık, daha delidolu, daha enerjik olacaktık, bastığımız zeminden daha uzak, kaybolmaya daha hazır… Ve herkes bir yıl boyunca ne biriktirirse getirecekti bohçasında… Dansıyla, sazıyla, sözüyle, sesiyle gelecekti… Benliğini, ruhunu unutmadan…

Güre'nin Pınarbaşı'ndan, Anadolu'nun Kaz Dağları'ndan bir Ritim Kampı daha rüzgâr gibi geçti... Ağzımızda bir çilek tadı kaldı, gözlerimizde bir mavi, bir yeşil, bir de türkuaz rengi...

Kulağımızdaki ritimler Flamenko’dan, Boleriastan, Araptan, Romandan, Latinden ya da semaiden, düyekten, sofyandan, aksaktan… Ritmin hangisi, hangi türü varsa hepsinden, her türlüsünden... Ve kulağımızdaki ritme anında uyum sağlayan parmaklarımızı garipsiyor aklımız, garipsiyor en hakikisinden…

Ayağımızda sirtaki adımları, göbeğimizde roman kıvırtmaları, ellerimizde Flamenko ateşi, bedenimiz oryantal, duruşumuz Harmandalı...

Neydi ritim kampı, neresiydi? Kimdi, hangisiydi? Var mıydı bir tarifi? Aklımda sahneler:

Gece etrafında topluca perküsyon çaldığımız ateş başından sabaha doğru yorgunluk ve uykudan sürünerek kendimi çadıra atmaktı. Dışarıdan gelen müzik, cırcır böceği ve su seslerinin eşsiz ahenginde mışıl mışıl uykuya dalmaktı…

En fazla üç saatlik uykudan sonra tepelerin prangasından kurtulup haneme doğan güneşle çadırımın ısısının nargileden bir nefes çekimi müddetinde klimalı otel odası serinliğinden tarihi Çemberlitaş Hamamı’nın göbek taşı sıcaklığına terfi etmesi sonucu ciğerden gelen bir "Yandım Allah" nidası savurmam ve bedenimi çadırdan dışarı atmamdı…

Herkesin çadırından kaçıp da bulduğu ilk gölgede uyumaya devam ettiği sabah saatlerinde ele geçirilen bir kitapla tepeden aşağıya, dere yatağındaki çardaklara inip, minderlere boylu boyunca uzanmak, sabah dinginliğinde az kestirip az okumaktı…

Acıkınca bulduğunu yemek, gecikirse yemeğe el atmak ve dahi kendi tadını katmak, yoksa tadını aramaktı.

Duş niyetine dokuz derecelik pınara atlamak, suda yaşanan şoku karizmaya halel gelmemesi hesabıyla dışa vurmazken içinden “Allah’ım sana geliyorum” diye haykırmak, bilinçaltından “soğuk suya girilmez” ibaresini sonsuza dek kazıyıp atmaktı.

Akşamları bir atölyeden diğerine, ebrusundan çömleğine, kapoerasından oryantaline, dansından fotoğrafına, sinemasından dramasına denemediğimiz ne varsa el atmak, daldan dala atlamaktı.

Serkan'dan geleneksel danslar atölyesinde Roman Atölyesi...

Gece ikilerde ateş etrafında toplanıp sabaha kadar bazen koro bazen solo, bazen ritmik bazen deneysel, bazen süzülüp bazen uçarak ritim karmak, duyularla ritim tatmak, ruha ritim katmaktı.

Önce “Cha Mura Bula” sonra “Bo Yaya Bula” kabilelerinin kampı basması ile kamp sakinlerinin boylu boyunca önce seramik çamuruna sonra çömlek boyalarına bulanmasıydı…

Gecenin taa üçünde, ormanın taa göbeğinde, yanan ateşin çevresinde sonraki günün konser provasının taa ortasında kampın Tuncel Kurtiz – Serra Yılmaz ve saz arkadaşları tarafından kuşatılması ve basılmasıydı.

Güre’de iki bin kişiye daha önce izleyemediğim türden bir konser vermekti. Konserin henüz ilk parçasını çalarken iki bin kişi tarafından alkışlanmaktı. Sekiz zamanlı ‘drum on base’ten altı zamanlı ‘bolerias’a hakkıyla geçmeye çalışırken biz, sahneye çıkan Tuncel Kurtiz’in müziğimize Bedreddin’i uyarlaması, biz coşup çaldıkça durmamacasına tiradını atmasıydı…

Belki üç güncük çalışılan ritimleri sahnede çok kanaldan çalmayı becermekti hem şaşarak… Belki de yarım saat harmandalı çalışmasıyla sahnede efe kesilmekti, hem çökerek, sekerek, engelleri aşarak…

Neydi bilmiyorum, ya da hangi sahneydi. Belki hepsiydi…

Bildiğim, ritmimize üstat (Mısırlı) Ahmet’in, Yunanlı baterist Kostas’ın (Anastasiadis), Suriyeli darbukacı Willem’in, sevgili Hikmet’in (Yıldırım) ve Oray’ın (Yay), dansımıza Flâmenko Kraliçesi Christiane’nin (Azem), doğaçlama dansçı Bahar’ın (Sarah) ya da etnik dans hocası Serkan’ın (Polat), türkümüze yorumcu Yasemin’in (Göksu) eşlik ettiği idi.

Bildiğim, oyuncu Hamit, yönetmen Cenker, ebru üstası Hülya, müzik sahafı Gökhan, gazeteci Devrim, masalcı Jülide, capoeiracı Berk, mimar Tuba, mühendis Seçil, yazılımcı Mehmet, hayalkar Orçun, ya da plaza insanı Mert ile gündelik tartışmalarımız arasına keyifli edebiyat, metin incelemeleri, mitoloji, müzik, astronomi yahut drama sohbetleri bulaşmasa, dünyaya hiç ayak basmadığımızdı.

Bildiğim, dostluğun sıcaklığının bildiğimle sınırlı olmadığıydı. Coşkumuzun, yorgunluğumuzun, enerjimizin, sakinliğimizin, sabrımızın, dinginliğimizin limitlerini ötelediğimizdi…

Her dakikası, her bireyi, her şeyiyle paha biçilemezdi...

 Kimi otağda kalırken...

 Kimi hamakta...

 Kimi sokakta yer bulabiliyordu ancak...

Bu duruma Afrodit bile ağlıyordu... (Afrodit'in Gözyaşları Şelalesi)

Üçüncü Mısırlı Ahmet Ritim ve Dans Kampı 24 Temmuz – 8 Ağustos tarihleri arasında Güre - Pınarbaşı’nda yapıldı. Mısırlı Ahmet ve Hikmet Yıldırım’ın organizasyonu ve Güre Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleştirilen kampa aralarında Rusya, Yunanistan, Suriye, Almanya, İtalya ve Brezilya’dan müzik ve dans ustalarının da olduğu 120 kişi katıldı.

Kamp boyunca ritim, perküsyon, etnik dans, Flamenko, oryantal, ebru, drama, capoeira, çömlek, sinema atölyeleri gerçekleştirildi.

Katılımcılar Güre tiyatrosunda Sarıkız Festivali’nin açılış etkinliği olarak Mısırlı Ahmet ve dansçılarla beraber bir halk konseri verdiler. Konser esnasında Tuncel Kurtiz ve Serra Yılmaz da sahneye çıkarak çalan müziğe eşlik ettiler.
Ritim Kampı'nın sonunda Sarıkız Şenlikleri'nde bir yandan Arap çalarken bir yandan Bahar'ı izliyoruz... 

13 Ocak 2011 Perşembe

Cemile'min Geldiği Dağlar Meşeli...

Günlükcan;

Şimdi ben sana günlükcan deyip duruyorum ya. Bu iş böyle olmayacak. Bir kere bu isimden senin cinsiyetinin ne olduğu belli değil.

Öyle ya, “can” daha çok erkek adı gibi duruyor durmasına da, bu ancak yalnız kullanıldığında böyle. Birleşince ne olacağı yazmıyor bir yerde. Bak mesela Nurcan var, Gülcan var, Bircan var, Sercan var, Özcan var. Kimi kız adı, kimi erkek, kimi karışık. Adı günlük olan kimseye rastlamadım daha. Şimdi seninki kız adı mı erkek adı mı, karmaşa oluyor.

Şimdi benim sana başka bir kız adı bulmam lazım. Ama böyle harbi bir isim. Kafa karıştırmayacak, söylenmesi hoşuma gidecek falan, içinde bir dişilik barındıracak bir isim. Mesela ben sana Cemile diyeyim bundan sonra.

Neden Cemile dersen, hikâye uzun biraz. Aslında ben hep özenmişimdir böyle insanların sahip oldukları değişik şeylere isim vermelerine. İşte hayvanlarına, araç yahut arabalarına. Papağanına İsmail, kedisine Pelin, hatta timsahına mazlum diyenlerden geçtim. Arabada taşıdığı sopaya Haydar diyeni mi ararsın, depoda kullandığı forklifte Cavidan diyeni mi? Forklifte Cavidan adı verilir mi e be Günlükcan, pardon Cemile. Kız bak şimdiden adını karıştırmaya başladım. Kızmak yok ama sonra. Hem bu isim değişikliği sende de bir kişilik bunalımı yaratmasın. Ben sana öyle davranmasam kişiliksizin tekisin sonuçta. Hani sayfalarını başkası bulsa, okusa, yazsa engel mi olucan? Kim yazarsa yazsın yok demiyon sonuçta. Gelen ağam giden paşam, yağma yok.

Kız Cemile, kısaca böyle işte. Ben de bu isim verme huyu olan insanları kıskandım yani. Daha önce adı olan tek bir şeyim oldu, o da sadece benim değildi. 6 yaşındayken babam kanadı yaralı bir bıldırcın bulup getirmişti eve, Şila adını koymuştu ablamlar. Ben de Şila diye seviyordum gerçi ama bana kalsa ben o ismi verir miydim, hatta isim verir miydim, emin değilim. Ama hala çok hoşuma gider bu isim. Hani şimdi 30 yıl geçti aradan, sonradan saldığımız bu bıldırcının büyük ihtimal 14. göbekten torunları yaşıyordur, uçuşuyordur etrafta. Ama mesela bıldırcının biri gelse, penceremden girip “ben o senin ellerinle susam yedirdiğin, omzunda dolaştırdığın Şila’nın torunuyum” dese, ailemden birine kavuşmuş gibi olacam.

Şimdi gelelim neden Cemile sorusunun yanıtına. Aslında bu da bir kıskanma durumuna işaret ediyor. Bizim ODTÜ’de Temel diye bir arkadaşımız vardı Rizeli. Bir gün kitap fuarına kitap taşıyacaktık, böyle onlarca koli falan ama. Temel “siz hiç merak etmeyin, ben Cemile’yi alır gelirim” dedi.

Taşıma günü, biz neyle karşılaşacağımız bilmeden beklerken Temel’i, Temel çıkıp geliverdi, kocaman külüstür bir kamyon içinde. Ama kamyonu görmeniz lazım, dökülüyor yani. Biz “Temel, bu kamyon taşır mı bu kadar koliyi?” demeye kalmadan Temel lafı ağzımıza tıkadı. “Cemilem neler taşıdı daha önce, bunlar çocuk oyuncağı”.

Bu Temel aslında hakkında roman yazılabilecek bir kişiliktir, ama şimdi lafı Cemile’den açtık diye adını anmışken kişiliğini didik didik etmeyeyim de şunu ekleyeyim sadece. Bu arkadaş arada hoşlandığı kızlara da Cemile’den mutlaka söz açardı. Mesela yurtlarda kalan bir kızdan hoşlanmış da bir randevu koparmışsa mutlaka şöyle derdi. “Tamam, akşama Cemile’yle gelir seni alırız yurttan”. Kız, anlam veremez, bir tuhaf olurdu tabi. Bu tuhaflık, akşama yurdun önüne yanaşan külüstür kamyon ile kendisini almaya gelen Temel’i görünce artardı da ne kadar artardı, onu yaşayan bilir.

İşte ben taa o zamandan düşünmüştüm Cemile adı üzerine. Öyle ya, cemil “iyilik” yahut “iyi karşılanan davranış” demekti, lakin biraz daha erkeksi bir iyiliği çağrıştırmakta. Dişi sürümü olan “cemile” ile de daha erkeksi bir anlama işaret ediliyor zihnimde. Kadınların iyilik veya o türden yaptıkları şeylere ben daha çok hoşluk diye baktığımdan, bu duruma karşılık olarak Latife veya Lütfiye daha uygun görünüyor. Nitekim bu isimler de daha feminen bir anlam yarattığından olsa gerek, Latif veya Lütfü de erkek adı olarak kullanıldığında, bende anlamını yitiriyor.

Ama işte bu “Cemile” adı o külüstür kamyon üzerinden zihnimde yarattığı karmaşık düşünce itibariyle hoşuma gittiydi. O zamandan, “tanıdığım birine bu adı vermem, ama isim verecek başka bir şeyim olursa adına ‘Cemile’ diyeceğim” demiştim.

Eh be Cemile’m, sana kısmetmiş bu Cemile adı. Hadi kolay gelsin. Allah ömrünü uzun, bahtını açık etsin. Kulağına ezan da okurdum ama işyerinde yapmayayım şimdi...