28 Ekim 2011 Cuma

Ankara Günceleri - 1 - Aslında Ne Oldu...

Vaktiyle, henüz İstanbul’a taşınmadan yıllar önce ODTÜ’de öğrenci olduğum dönemden başlayarak uzunca bir süre Ankara’nın güzide semtlerinden Çayyolu’nda, meşhur bir sitenin, en meşhur apartmanının en meşhur dairesinde oturdum.

Aslında daire ben orada oturmadan önce meşhur değildi. Şöhreti bir yana varlığından dahi kimse haberdar değildi. Zira o dairede ilk oturan bendim. Hatta ben oturmaya başladığımda daire henüz oturulmaya müsait bile değildi. Aslında eşek bağlasan durmazdı, lakin biz eşek değildik.

Aslında apartman da ben oturmadan önce meşhur değildi. Zaten o meşhur apartmanın en eskilerinden biri bendim. Siteye taşındığımda 96 dairelik sitede 6 daire meskûndu, ben yedinci oldum. Dolayısıyla kimse yoktu ki meşhur olsun. Hani ben taşındığımda da meşhurdum gerçi ama başkaları da yok değildi. Örneğin basketbolcu Kerem Gönlüm annesi ve babasıyla o sitede oturuyordu ama o zamanlar o da meşhur değildi. Henüz Kolej’de oynayan ve sıklıkla elini kıran bir basketbolcuydu. Göreceli olarak Kerem’den daha meşhur bir iki şahsiyet vardı ki, onlar da benim en yakın komşularımdı zaten. Diyarbakırlı şeker mi şeker Yıldız Teyze’miz (ki apartmandaki annem görevini görüyordu – valla hakikaten, o konuya değineceğim sonra) ve apartmanın yöneticisi manyak Orhan (bu benim düşüncem değil, adamın kendi oğlu bile bu düşmanımdan bile uzak olasıca babasına öyle diyordu) diğer iki meşhur şahsiyetti.

Aslında site de ben oturmadan önce meşhur değildi. Gerçi kısa süreliğine sitede benden meşhur biri vardı ki başlarda site bu yüzden az biraz meşhur sayılırdı; sitenin bekçisi. O dönemde sitenin adını kimse bilmezdi de, bekçinin adını söyleyince, “haaa, şu arıza bekçinin sitesi” derdi insanlar. Gerçi arıza dediğime bakmayın, saygıda kusur etmez, bekçilik görevini eksiksiz, yanlışsız ifa ederdi. Lakin bu görevindeki disiplin ve bilince rağmen bekçinin sitedeki hayatı uzun sürmedi. Ben siteye taşındıktan kısa bir süre sonra, henüz kimin kim, neyin ne olduğunu tam anlamamışken çevre sitelerin şikâyetlerini fırsat bilip sabıkalı olduğunu da göz önüne alan ekâbir takımı eline bohçasını verip sepetledi zavallıyı.

Aslında bu bekçiye az biraz değinmekte fayda var. Değinilecek diğer konular az biraz beklese ne olacak? Sitenin tarihi bekçiyle başladığından, siteye dair söylenebilecekler arasında, hele de taşındığım dönemde bekçi dışında bir şey yoktu desem yeridir.

Aslında bu bekçinin asıl mesleği bekçilik değildi. İlk bekçiliğini bu sitede yapıyordu. Adam yaz kış kolsuz atletle dolaşırdı. Sitenin iki apartmanındaki 1 numaralı dairelerden birinde o otururdu, birinde ben ve ev arkadaşlarım. Dolayısıyla leb demeden leblebiyi anlayan okur arkadaşlarım diğer apartmanın bekçiliğini de bizim yaptığımızı sanan bir güruh insana dert anlattığımızı kolaylıkla idrak edeceklerdir, hele de bu bekçiyle daha önce karşılaşmamışlarsa. Bekçi, Ankara kışlarının dondurucu akşam soğuğunda artık forma halini almış kolsuz atletiyle pencereyi ardına kadar açar, kolunu dışarı sarkıtarak otururdu. Tam karşısındaki yemek masasının üstünde bir elektrik sobası, bir teyp, rakı ve meze bulunurdu. Ferdi Tayfur’un o zamanki popüler kasedi Emmoğlu’nu son sesine kadar açar, ara sıra şarkılara eşlik ederdi. Gerek bizim sitede, gerekse civardaki diğer sitelerde oturup da beyni bu şekilde becerilmemiş tek bir site sakini kalmamıştı ki, bu sakinlerin sonradan sakin sakin durmayıp manyak manyak hareket etmelerinin ana nedeni olsa olsa budur. Sarhoş olduğu zamanlarda bahçeye çıkıp “heheyyt” diye nara atar, sakinleştirmeye gelen diğer site bekçilerine ana avrat dümdüz gider, sıklıkla da köylerde kuş avlamakta kullanılan tüfeğiyle havaya ateş ederdi. Kendisinin ayık, havanın aydınlık olduğu zamanlarda da atlet - çubuklu pijama ikilisinden müteşekkil üniformasını üstünden çıkarmazdı.

Aslında düşünüyorum da, benim sonradan şahit olduğum olaylara bakınca diyebilirim ki bekçi site tarihindeki ender normallerden biriydi, ah bir de anormal davranışları olmasaydı. Hoş, o davranışlarıyla bile normal sayılabilirdi, lakin ben sitede olup biten anormalliklerin içyüzünde bekçi tarafından ekilen tohumların ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum.

Aslında biz bu daireye hiç taşınmıyorduk bile. Taşınmamız icap ettiğinde okula yakın yerler arasında en kalkınmamış ve en ucuzuydu Çayyolu. Yeni birçok konut yapılıyor ama otobüsü ve altyapısı olmadığından kimse gitmek istemiyordu. Ama evler ucuzdu, ODTÜ öğrencileri arasında konuşulur olduydu. O civarda ev aradık, birtakım aksilikler sonucu bu kimsenin henüz adını bilmediği siteye taşındık. Oysa aslında o civarda bir sitede çiçek gibi bir ev bulmuş ve hatta kaparosunu ödemiş, taşınma hazırlıklarına başlamıştık da. Derken ev sahibi, emlakçıdan habersiz evi başkasına kiralamış. Emlakçının elinde başka bir sitedeki bu daire kalmıştı bir tek. Henüz tamamlanmamış bir sitenin normalde tercih etmeyeceğimiz bir lokasyonunda (giriş katı) henüz tamamlanmamış bir daire. Parkeleri cilalanmamış, salonu boyanmamış, kaloriferi hiç yanmamış, kapısı hiç kapanmamıştı.

Aslında bu daire benim Ankara’da oturduğum ilk ev değildi. Yurt hayatımın ertesinde daha öncesine kısa bir süreliğine Tuna ve diğer bir arkadaşla başka bir arkadaşımızın yanında kalıyorduk. Kısa bir süre sonra aniden evden ayrılmamız icap edince o mekanı terk eyleyip buraya bir anda burada bulmuştuk kendimizi.  

Aslında buraya kadar anlattığım şeyleri anlatmamın tek bir nedeni var. Bir şeyler anlatırken sıklıkla Ankara’daki ev hayatıma geri dönüp bir şeyleri hatırlatma ihtiyacı duyuyorum ama o kısmı anlatmamıştım ki hatırlatayım. Örneğin Ankara’daki meşhur ev dedim ama neden meşhur olduğunu tek bir olayla anlatabilmem mümkün değil. Dolayısıyla bunu bir giriş gibi kabul edip olup biten hadiseleri günce halinde derlemem mümkün olabilir ancak. Bu güncelerin tamamı açıklar muhtemelen hem burada anlattığım bir çok konunun temelini, hem o evin şanını şöhretini. 

Aslında ben bunları böyle anlatmayacaktım. Bir giriş yaptım, laf ola beri gele, aslında aslında diye diye buraya kadar geldim madem, biraz daha geri gidip de baştan, ama çok kısa anlatıvereyim bari yurttan İncesu’ya, oradan Çayyolu’na uzanan yaşam deneyimimi.

Yurt – İncesu – Çayyolu Geçiş Güncesi


Yurtta kaldığımız dönemde bir gün yakın bir arkadaşım uğradı; “Bizim bir evimiz var Ankara’da kirada ama kiracı ayrıldı, ev boşa çıktı. Ben oraya çıkmayı düşünüyorum, sen de yurttan eve taşınmayı düşünüyordun, bana katılsana, bir iki kişi daha bulalım hatta” dedi. Bir iki araştırıp soruşturma sonrasında yurttan eve geçiş konusunu beraber planladığım oda arkadaşım Tuna ve başka bir gönüllü arkadaşı yanıma aldım, taşındık. İncesu’da Kolej’e yakın, çok eski, içi bakımsız bir ev ama merkeze yakın. Eşyamız yok denecek kadar az ama Samanpazarı, İtfaiye Meydanı sağ olsun. Bir de bu daha önce kiradaki evin sonradan benim orasını burasını boyayıp, deliğini, açığını doldurup da uzun süre adam etmeye çalışaraktan yerleştiğim en küçük odasına arkadaşımın ailesi, artık kullanmadıkları, çoğu evlendikleri ilk dönemden kalan çeyizlik eşyalarını doldurmuşlar. İlk işimiz bunları tarayıp işe yarar bir şeyler var mı diye kontrol etmekti. Oradan bularak geri dönüşümle yeniden kullanıma kazandırdığımız öteberiyi de ortak eşya niyetine kullandık.

Velhasıl, biz bu evde bir seneye yakın bir süre oturduk. Sonradan bir nedenle fikir ayrılığı çıkınca, planlarımızda yokken aniden ev sahibi arkadaşımızı terk edip ODTÜ’ye yakın ve ucuz olması hasebiyle Çayyolu’nu merkez belirledik. Daha önce belirttiğim nedenlerle diğer sitedeki çiçek gibi evi kaçırınca, kendimizi kışın ortasında bu henüz iskanı alınmamış sitenin, henüz bitmemiş dairesinde bulduk.

Aniden taşınmaya mecbur kaldığımız site henüz inşaat halindeydi. Çevre düzenlemesi yoktu, normal suyu, elektriği bağlı değildi, inşaat suyu ve elektriği vardı. Önünden dere aktığını sanıyorduk ki meğer o dere kanalizasyonmuş da Koru Sitesi’nin büyüğü, küçüğü dahil her türlü atığı evimizin önünden geçermiş. (Bir arkadaşım o dereye düşmüştü, ayrı bir hikâye konusu) Eve girip kapıyı ilk kez kapattığımızda, içerisinin ısınmadığını, burada zaman zaman kalan inşaat ustası ve işçilerinin ise diğer odalardan daha küçük diye bizim banyoda toplanıp ateş yakarak ısındıklarını fark ettik J ki banyonun ve evin halini siz düşünün artık!

Velhasıl üçüncü arkadaş pes etti. Bizim evden ayrılıp bir cemaat evine sığındı. Biz Tuna’yla kaldık, baş başa. Bu arada üç beş parça kişisel eşyamız (döşek, bir yatak, battaniye, çalışma masası, bir elektrik sobası, kitap ve elbise dolabı, çatal, bardak) dışında ortak kullanım için neredeyse hiç eşyamız yok. Kocaman ev bomboş, at koşturuyoruz. Hepi topu iki parça ortak eşyamız var söz etmeden geçemeyeceğim. Yanında kaldığımız arkadaşımızın evinden ödünç aldığımız (sonra geri vermedik tabi) perde olarak kullanılmayan asırlık bir perde ve düdüklü tencere olarak kullanılmayan eski bir düdüklü tencere.

Siteye taşınıp da yerleşemediğimiz ilk aylar boyunca her gün tir tir titredik soğuktan. Akşamları koyun gibi birbirimize yapışık ders çalıştık. Biz elektrikle, lambayla, sigortayla falan uğraşırken her gün eve başka bir usta geldi. Parkeler verniklenecek, odalar boyanacak diye defalarca odadan odaya taşındık. Bir süre sonra evin duyları takılıp da ev aydınlanınca ıslak zeminlerin beyaz çimento ile kapatıldığını keşfettik. Tellerle ova ova temizlemesi 2 aya yakın sürdü banyo, mutfak ve tuvaletin.  Arada bol bol elektrik tarafından sevildik, titretildik. Soğuğu battaniye ile kesemedik. Elektrik sobası yakmak üzere şantiyeden çektiğimiz elektrik yüzünden tüm sitenin sigortasını iki basamaklı sayılarca attırdık ki bu yüzden tüm sitede elektrik sobası kullanımı yasaklandı. Site dairelerinin çoğu boş diye merkezi ısıtma yanmıyor, meskûn olan 3 – 4 dairenin sakinleri de tüp sobası kullanıyorlar. Bizde tüp sobası yok, alacak paramız da yok, kıçımız donuyor. İlaveten herkes aile, biz öğrenciyiz diye herkes bize gıcık.

En son manyak Orhan gelip evimizde düzgün olan tek şeye, birazını önceki evden bin bir zahmetle beraberimizde getirdiğimiz, gerisini sağdan soldan tedarik ettiğimiz meşhur perdelere laf etti “perdeleriniz sitenin görsel ahengini bozuyor, site yönetimi kararıyla perdelerinizi değiştirmeniz emrolunur” diye. Ben tek cümleyle yanıtladım Can Yücel’den ilham alarak “Perde sensin, ahenk de seni sevsin”. Adam “terbiyeni takın” dedi. Ben adama “site yönetimi bize perde yaptırsın o zaman. Onları takar, terbiyemizi de takınırız. Ama önce efendi ol” dedim. Konuşma böyle sonlandı.

Bu olay duyulunca sitedeki tüm kiracıların kahramanı, Orhan’ın düşmanı olduk. Nitekim sonrasında yaşadığımız onca acayip olay arasında tatsız olanların yegâne kahramanı hep bu manyak Orhan’dır. Yıllar sonra ben İstanbul’a taşınırken bu manyak herkesin şaşkın bakışları arasında sitenin bahçesinde bulunan havuz başındaki masaya çıkarak, “Amerikalı taşınıyor” diye (neden Amerikalı kısmı ayrı hikâye) tef çalıp oynadı. Yıldız Teyze ağlamaklı, “Çocuğumun arkasından tef çalarsın haa. Sonradan görme yönetici müsveddesi seni. Gelirsem kırarım bacaklarını Orhan Beey” diye bir nida savurdu ki, inanması zor gelebilir ama gerçekten yapardı. Manyak Orhan kuyruğunu kıstırıp indi.

Velhasıl eve taşınmamız tarih itibariyle Kasım ayına denk düşer iken ayağımızı ilk uzattığımız tarih nisandır. Kışı zor ettik ama baharla beraber soğuklar kırılıp bahçe çiçeklenince, daire sahipleri birer ikişer siteye taşınmaya, site şenlenmeye başladı. Bürokratik, coğrafik, lojistik tüm sorunlar tek tek çözüldü, sitede hem gerçek hem mecazi anlamda güller açtı. Biz de, Tuna ile beraber eve üçüncü bir arkadaş almanın planlarını yaptık. ODTÜ’de sağa sola ilan astık. Gele gele Göksenin geldi. Tanımıyorduk önceden, iyi ki tanımışım. Her kuşu tanımıştık da bir leylek kalmıştı bir de saksağan. Göksenin’in ve sonraki süreçte peyderpey eve taşınan diğer arkadaşların yani Filiz, Ali, Haluk, Oktay, Ejder, Seyfi, Volkan, Kaan, Keyvan, Mustafa, Fazilet Teyze, Neslihan, Özge, Cem, Çağla ve adını sayamadığım tüm diğer ev sakinleri sayesinde, saksağandan kelaynağa, tavustan albatrosa, kanatlı kuşlar familyasındaki bütün üyeleri tanıdık.

Bu furyanın ilk üyesiydi Göksenin. Hemen bir bütçe denkleştirmesi yaparak ortak kullanım eşyalarımızı artırma yoluna gittik, masraflarımız bölüşüldü, acil ihtiyaçlar karşılanır oldu. Kısa bir süre sonra annemlerin Mersin’den yüklenip geldikleri bir ziyaretleri neticesinde evin eksikleri büyük oranda giderildi. 

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Günlükcan'la Sinirlenme Üzerine

Günlükcan;

Bugün kafa atacak adam arıyorum ben.

Aslında itiraf edeyim, ben hiç kafa atmadım bugüne kadar. Hiç kafa atacak kadar sinirlenmedim, nedense hep sakin kaldım bir dereceden sonra. Bu yüzden nasıl kafa atılır bilmiyorum.

Yalnız bu kafa atma hadisesi önemli midir, bilinmeli midir, ondan da emin değilim. Şimdi kafa atarken kafanın vücutla yapacağı açı ne olmalıdır, maksimum ‘tork’a erişmek için ne yapılmalıdır, en az zararla en çok acı nasıl verilir, gibi sorular geliyor aklıma, ama bir yandan da karşımdaki kişinin ciddi veya kalıcı zarar görmesini de istemem. Bu yüzden kafa atacağım kişiyi doğru seçmem, o kişideki kafa atılacak bölgeyi de doğru tespit etmem lazım.

Laf aramızda günlükcan, hayatımda karıştığım tek kavga, 6 yaşında iken durduk yere alakasızca attığım bir taşın kaza eseri gidip komşunun, yaşıtım olan oğlunun kafasına isabet etmesiyle olmuştu. Yanındaki çocuklarla beraber, bol kasımlı ve cakalı meydan okumalar (ki her kavga öncesinde mutlaka yapılması gereken debdebeli ve ananevi bir ritüeldir bu) sonucu bir sürü çocuk birbirimize girmiştik. Çıkan arbedede ben elime geçirdiğim bir çocuğa yumruk atacaktım ki, acıtırım düşüncesiyle tereddüt ederken çocuk gözüme bir yumruk geçirdi ki, birinci gün görmedim, ikinci gün görmedim, üçüncü gün gözüm açılır gibi oldu.

O gündür bugündür, yani yaklaşık olarak 30 yıldır herhangi bir kavgaya karışmadan geçirdim ama bugün niyetliyim. Böyle kafa atmaya uygun, kafa yemeye hevesli, kafayı yiyince rahatlayabilecek, dayağın cennetten çıktığına inanan, dolayısıyla kafa atarak hem kendisinin sevabına girebileceğim, hem çevresindekilerin iyi niyet ve niyazlarına mazhar olabileceğim, böyle beni çağıran, gel gel yapan birini bulursam bu fırsatı kaçırmayacağım.

Neticede insan bu anlarının da kıymetini bilmeli, öyle değil mi canım, pardon, günlükcanım…

Bir daha kim bilir ne zaman bu kadar sinirlenirim. 30 yılda bir bile olabilir bu sinir hali. 30 yıl sonraya ne halimiz belli olur, ne ahvalimiz.

Acaba önce pratik yapsam mı? İyi de nerede veya nasıl pratik yapılır ki bu konuda? Kafa atma kursu var mıdır bir yerlerde? Böyle Kadir İnanır kılıklı amcalardan müteşekkil bir manga insan yan yana dizilmiş, herkes birbirine kafa atıyor. Düşüncesi komik geliyor.

Yok yok Günlükcan, ben yazdıkça sinirim geçebilir. Bak komik falan demeye başladım. Sinirimi muhafaza etmenin yolu sanırım yazmamaktan geçiyor. Bak kimseye atmazsam, gelir sana atarım kafayı sonra. Hadi ben gittim. Gazam mübarek olsun…

27 Ocak 2011 Perşembe

Neydi Ritim Kampı?

Tuncel Kurtiz sahnede Bedreddin'i okurken kendi nefesinin sesine kızıyor insan...  

Geçen yılın Ağustos’unda vedalaşırken sözleşmiştik… Bu yıl daha kalabalık, daha delidolu, daha enerjik olacaktık, bastığımız zeminden daha uzak, kaybolmaya daha hazır… Ve herkes bir yıl boyunca ne biriktirirse getirecekti bohçasında… Dansıyla, sazıyla, sözüyle, sesiyle gelecekti… Benliğini, ruhunu unutmadan…

Güre'nin Pınarbaşı'ndan, Anadolu'nun Kaz Dağları'ndan bir Ritim Kampı daha rüzgâr gibi geçti... Ağzımızda bir çilek tadı kaldı, gözlerimizde bir mavi, bir yeşil, bir de türkuaz rengi...

Kulağımızdaki ritimler Flamenko’dan, Boleriastan, Araptan, Romandan, Latinden ya da semaiden, düyekten, sofyandan, aksaktan… Ritmin hangisi, hangi türü varsa hepsinden, her türlüsünden... Ve kulağımızdaki ritme anında uyum sağlayan parmaklarımızı garipsiyor aklımız, garipsiyor en hakikisinden…

Ayağımızda sirtaki adımları, göbeğimizde roman kıvırtmaları, ellerimizde Flamenko ateşi, bedenimiz oryantal, duruşumuz Harmandalı...

Neydi ritim kampı, neresiydi? Kimdi, hangisiydi? Var mıydı bir tarifi? Aklımda sahneler:

Gece etrafında topluca perküsyon çaldığımız ateş başından sabaha doğru yorgunluk ve uykudan sürünerek kendimi çadıra atmaktı. Dışarıdan gelen müzik, cırcır böceği ve su seslerinin eşsiz ahenginde mışıl mışıl uykuya dalmaktı…

En fazla üç saatlik uykudan sonra tepelerin prangasından kurtulup haneme doğan güneşle çadırımın ısısının nargileden bir nefes çekimi müddetinde klimalı otel odası serinliğinden tarihi Çemberlitaş Hamamı’nın göbek taşı sıcaklığına terfi etmesi sonucu ciğerden gelen bir "Yandım Allah" nidası savurmam ve bedenimi çadırdan dışarı atmamdı…

Herkesin çadırından kaçıp da bulduğu ilk gölgede uyumaya devam ettiği sabah saatlerinde ele geçirilen bir kitapla tepeden aşağıya, dere yatağındaki çardaklara inip, minderlere boylu boyunca uzanmak, sabah dinginliğinde az kestirip az okumaktı…

Acıkınca bulduğunu yemek, gecikirse yemeğe el atmak ve dahi kendi tadını katmak, yoksa tadını aramaktı.

Duş niyetine dokuz derecelik pınara atlamak, suda yaşanan şoku karizmaya halel gelmemesi hesabıyla dışa vurmazken içinden “Allah’ım sana geliyorum” diye haykırmak, bilinçaltından “soğuk suya girilmez” ibaresini sonsuza dek kazıyıp atmaktı.

Akşamları bir atölyeden diğerine, ebrusundan çömleğine, kapoerasından oryantaline, dansından fotoğrafına, sinemasından dramasına denemediğimiz ne varsa el atmak, daldan dala atlamaktı.

Serkan'dan geleneksel danslar atölyesinde Roman Atölyesi...

Gece ikilerde ateş etrafında toplanıp sabaha kadar bazen koro bazen solo, bazen ritmik bazen deneysel, bazen süzülüp bazen uçarak ritim karmak, duyularla ritim tatmak, ruha ritim katmaktı.

Önce “Cha Mura Bula” sonra “Bo Yaya Bula” kabilelerinin kampı basması ile kamp sakinlerinin boylu boyunca önce seramik çamuruna sonra çömlek boyalarına bulanmasıydı…

Gecenin taa üçünde, ormanın taa göbeğinde, yanan ateşin çevresinde sonraki günün konser provasının taa ortasında kampın Tuncel Kurtiz – Serra Yılmaz ve saz arkadaşları tarafından kuşatılması ve basılmasıydı.

Güre’de iki bin kişiye daha önce izleyemediğim türden bir konser vermekti. Konserin henüz ilk parçasını çalarken iki bin kişi tarafından alkışlanmaktı. Sekiz zamanlı ‘drum on base’ten altı zamanlı ‘bolerias’a hakkıyla geçmeye çalışırken biz, sahneye çıkan Tuncel Kurtiz’in müziğimize Bedreddin’i uyarlaması, biz coşup çaldıkça durmamacasına tiradını atmasıydı…

Belki üç güncük çalışılan ritimleri sahnede çok kanaldan çalmayı becermekti hem şaşarak… Belki de yarım saat harmandalı çalışmasıyla sahnede efe kesilmekti, hem çökerek, sekerek, engelleri aşarak…

Neydi bilmiyorum, ya da hangi sahneydi. Belki hepsiydi…

Bildiğim, ritmimize üstat (Mısırlı) Ahmet’in, Yunanlı baterist Kostas’ın (Anastasiadis), Suriyeli darbukacı Willem’in, sevgili Hikmet’in (Yıldırım) ve Oray’ın (Yay), dansımıza Flâmenko Kraliçesi Christiane’nin (Azem), doğaçlama dansçı Bahar’ın (Sarah) ya da etnik dans hocası Serkan’ın (Polat), türkümüze yorumcu Yasemin’in (Göksu) eşlik ettiği idi.

Bildiğim, oyuncu Hamit, yönetmen Cenker, ebru üstası Hülya, müzik sahafı Gökhan, gazeteci Devrim, masalcı Jülide, capoeiracı Berk, mimar Tuba, mühendis Seçil, yazılımcı Mehmet, hayalkar Orçun, ya da plaza insanı Mert ile gündelik tartışmalarımız arasına keyifli edebiyat, metin incelemeleri, mitoloji, müzik, astronomi yahut drama sohbetleri bulaşmasa, dünyaya hiç ayak basmadığımızdı.

Bildiğim, dostluğun sıcaklığının bildiğimle sınırlı olmadığıydı. Coşkumuzun, yorgunluğumuzun, enerjimizin, sakinliğimizin, sabrımızın, dinginliğimizin limitlerini ötelediğimizdi…

Her dakikası, her bireyi, her şeyiyle paha biçilemezdi...

 Kimi otağda kalırken...

 Kimi hamakta...

 Kimi sokakta yer bulabiliyordu ancak...

Bu duruma Afrodit bile ağlıyordu... (Afrodit'in Gözyaşları Şelalesi)

Üçüncü Mısırlı Ahmet Ritim ve Dans Kampı 24 Temmuz – 8 Ağustos tarihleri arasında Güre - Pınarbaşı’nda yapıldı. Mısırlı Ahmet ve Hikmet Yıldırım’ın organizasyonu ve Güre Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleştirilen kampa aralarında Rusya, Yunanistan, Suriye, Almanya, İtalya ve Brezilya’dan müzik ve dans ustalarının da olduğu 120 kişi katıldı.

Kamp boyunca ritim, perküsyon, etnik dans, Flamenko, oryantal, ebru, drama, capoeira, çömlek, sinema atölyeleri gerçekleştirildi.

Katılımcılar Güre tiyatrosunda Sarıkız Festivali’nin açılış etkinliği olarak Mısırlı Ahmet ve dansçılarla beraber bir halk konseri verdiler. Konser esnasında Tuncel Kurtiz ve Serra Yılmaz da sahneye çıkarak çalan müziğe eşlik ettiler.
Ritim Kampı'nın sonunda Sarıkız Şenlikleri'nde bir yandan Arap çalarken bir yandan Bahar'ı izliyoruz... 

13 Ocak 2011 Perşembe

Cemile'min Geldiği Dağlar Meşeli...

Günlükcan;

Şimdi ben sana günlükcan deyip duruyorum ya. Bu iş böyle olmayacak. Bir kere bu isimden senin cinsiyetinin ne olduğu belli değil.

Öyle ya, “can” daha çok erkek adı gibi duruyor durmasına da, bu ancak yalnız kullanıldığında böyle. Birleşince ne olacağı yazmıyor bir yerde. Bak mesela Nurcan var, Gülcan var, Bircan var, Sercan var, Özcan var. Kimi kız adı, kimi erkek, kimi karışık. Adı günlük olan kimseye rastlamadım daha. Şimdi seninki kız adı mı erkek adı mı, karmaşa oluyor.

Şimdi benim sana başka bir kız adı bulmam lazım. Ama böyle harbi bir isim. Kafa karıştırmayacak, söylenmesi hoşuma gidecek falan, içinde bir dişilik barındıracak bir isim. Mesela ben sana Cemile diyeyim bundan sonra.

Neden Cemile dersen, hikâye uzun biraz. Aslında ben hep özenmişimdir böyle insanların sahip oldukları değişik şeylere isim vermelerine. İşte hayvanlarına, araç yahut arabalarına. Papağanına İsmail, kedisine Pelin, hatta timsahına mazlum diyenlerden geçtim. Arabada taşıdığı sopaya Haydar diyeni mi ararsın, depoda kullandığı forklifte Cavidan diyeni mi? Forklifte Cavidan adı verilir mi e be Günlükcan, pardon Cemile. Kız bak şimdiden adını karıştırmaya başladım. Kızmak yok ama sonra. Hem bu isim değişikliği sende de bir kişilik bunalımı yaratmasın. Ben sana öyle davranmasam kişiliksizin tekisin sonuçta. Hani sayfalarını başkası bulsa, okusa, yazsa engel mi olucan? Kim yazarsa yazsın yok demiyon sonuçta. Gelen ağam giden paşam, yağma yok.

Kız Cemile, kısaca böyle işte. Ben de bu isim verme huyu olan insanları kıskandım yani. Daha önce adı olan tek bir şeyim oldu, o da sadece benim değildi. 6 yaşındayken babam kanadı yaralı bir bıldırcın bulup getirmişti eve, Şila adını koymuştu ablamlar. Ben de Şila diye seviyordum gerçi ama bana kalsa ben o ismi verir miydim, hatta isim verir miydim, emin değilim. Ama hala çok hoşuma gider bu isim. Hani şimdi 30 yıl geçti aradan, sonradan saldığımız bu bıldırcının büyük ihtimal 14. göbekten torunları yaşıyordur, uçuşuyordur etrafta. Ama mesela bıldırcının biri gelse, penceremden girip “ben o senin ellerinle susam yedirdiğin, omzunda dolaştırdığın Şila’nın torunuyum” dese, ailemden birine kavuşmuş gibi olacam.

Şimdi gelelim neden Cemile sorusunun yanıtına. Aslında bu da bir kıskanma durumuna işaret ediyor. Bizim ODTÜ’de Temel diye bir arkadaşımız vardı Rizeli. Bir gün kitap fuarına kitap taşıyacaktık, böyle onlarca koli falan ama. Temel “siz hiç merak etmeyin, ben Cemile’yi alır gelirim” dedi.

Taşıma günü, biz neyle karşılaşacağımız bilmeden beklerken Temel’i, Temel çıkıp geliverdi, kocaman külüstür bir kamyon içinde. Ama kamyonu görmeniz lazım, dökülüyor yani. Biz “Temel, bu kamyon taşır mı bu kadar koliyi?” demeye kalmadan Temel lafı ağzımıza tıkadı. “Cemilem neler taşıdı daha önce, bunlar çocuk oyuncağı”.

Bu Temel aslında hakkında roman yazılabilecek bir kişiliktir, ama şimdi lafı Cemile’den açtık diye adını anmışken kişiliğini didik didik etmeyeyim de şunu ekleyeyim sadece. Bu arkadaş arada hoşlandığı kızlara da Cemile’den mutlaka söz açardı. Mesela yurtlarda kalan bir kızdan hoşlanmış da bir randevu koparmışsa mutlaka şöyle derdi. “Tamam, akşama Cemile’yle gelir seni alırız yurttan”. Kız, anlam veremez, bir tuhaf olurdu tabi. Bu tuhaflık, akşama yurdun önüne yanaşan külüstür kamyon ile kendisini almaya gelen Temel’i görünce artardı da ne kadar artardı, onu yaşayan bilir.

İşte ben taa o zamandan düşünmüştüm Cemile adı üzerine. Öyle ya, cemil “iyilik” yahut “iyi karşılanan davranış” demekti, lakin biraz daha erkeksi bir iyiliği çağrıştırmakta. Dişi sürümü olan “cemile” ile de daha erkeksi bir anlama işaret ediliyor zihnimde. Kadınların iyilik veya o türden yaptıkları şeylere ben daha çok hoşluk diye baktığımdan, bu duruma karşılık olarak Latife veya Lütfiye daha uygun görünüyor. Nitekim bu isimler de daha feminen bir anlam yarattığından olsa gerek, Latif veya Lütfü de erkek adı olarak kullanıldığında, bende anlamını yitiriyor.

Ama işte bu “Cemile” adı o külüstür kamyon üzerinden zihnimde yarattığı karmaşık düşünce itibariyle hoşuma gittiydi. O zamandan, “tanıdığım birine bu adı vermem, ama isim verecek başka bir şeyim olursa adına ‘Cemile’ diyeceğim” demiştim.

Eh be Cemile’m, sana kısmetmiş bu Cemile adı. Hadi kolay gelsin. Allah ömrünü uzun, bahtını açık etsin. Kulağına ezan da okurdum ama işyerinde yapmayayım şimdi...