6 Ocak 2010 Çarşamba

Tatil Dönüşleri - Gezi Yazıları

RUSYA YAZ ÜNİVERSİTESİ DÖNÜŞÜ
Bol okumalı, bol gezmeli, bol yorulmalı, az hatta çok az uyumalı bir tatilin ardından 'İstabul - Moskova - Vladimir - Suzdal - Moskova - St. Petersburg - Peterhof - St. Petersburg - Moskova - İstanbul - Ankara - Bodrum' güzergahında seyreden tatilim pazarı pazartesine bağlayan gecenin, müteakip sabahının ilk saatlerinde Havaş Otobüsü bulamayarak taksiye 50 TL (bu Türk Lirası’nın yenisi eskisi kalmadı değil mi?) bayılmak suretiyle son buldu.
'Eve gidip bir kaç saat uyumak' şeklinde yapmış olduğum plan ise hangi akla hizmet bilinmez 'uyumadan şu bilgisayarıma bir bakayım' diye gayet saçma ve mantıksız bir hareket yüzünden, bilgisayarımın açılmamakta direnmesi ve sonrasında da ben yatağımda uyumaya çalışırken açılma döngüsüne girmesi nedeniyle uzun ve sabırlı bir uğraşa rağmen başarısızlıkla neticelenmekle kalmadı; bu döngü bir süre daha sürüp beni uyutmayınca bilgisayarın takılı olduğu prizin şalterini indirmek suretiyle son buldu ki, gece gece daha iyi bir çözüm bulma şansım olmadı ne yazık ki. Bu “ne yazık ki!” ifadesi gerçekten vurgulu, zira sabah aynı şalterden buzdolabının takılı olduğu prizin de beslenmekte olduğunu fark ettiğimde artık çok geçti, yapacak bir şey yoktu. Asırlık buzdolabımın buzluktaki kendisi kadar eski buzdağlarını da eritmişiz. Ortalıkta (mutfak + salon + hol) ufak çaplı bir su göleti vardı.
Bütün bu ahval ve şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere buzdolabımın dahilinde mesken tutmak suretiyle yer işgal eden her türlü yiyecek ve dahi içecek malzemesinin temizlenip ayıklanması, ama bu durumun bencileyin pek de evcimen olmayan, eve mecbur kalmadıkça uğramayan bir adam için günlerce sürebileceği hesaba katılırsa topyekün atılması icap ediyordu ki, ben bu ikinci yolu seçtim. Bir kısım yiyeceği direk attım, yetişemediğim diğer bir kısmı ertesi gün attım.
Sabah kurduğum saatin sesine uyanmayıp ev arkadaşımın sarsmalarıyla uyanmam ise daha önce hayatımın herhangi bir anında vaki olmuş bir olay değil. Zira bendeniz, tavşanların dahi örnek aldığı bir uyku düzeneğine sahibim, ki yakınlarda bulduğunuz ilk tavşana sorarsanız kuvvetle ihtimal beni gıptayla örnek aldıkları uykunun duayeni diye tanıtacaktır.
Velhasıl, bu sarsmalar sonucunda önce hayata gözlerimi, her sabah yaptığım gibi yeniden açtım. Sonra ev arkadaşımın uyarısı geldi. 'Mutfakta yere çıplak ayakla basma, şalter atmış, buzdağları erimiş'. Ses etmedim tabi. 'Neden ki?' dedim sadece. 'Bilmem' dedi. İki elektronik mühendisi ardı ardına bir kaç mantıklı ama pratikte geçerliliği olmayan neden sıraladık. Sonra giyinip işe geldik. Bu arada ben hala kendimi bir şakanın ortasında hissediyorum. Daha henüz bir kaç saat önce uzun bir tatili Bodrum'da bir tekne turunda Çatalada'da günbatımını izlerken tamamlayıp işe gelmişim. Şu an işteyim ve kabus gibi sürüyle işim var. Olsa olsa şaka işte.
Ben aslında size kısaca tatil esnasında okuduğum kitaplardan söz edecektim ama yine her zaman yaptığım gibi ana konuyu dağıtıp detaylara girdim. Buradan kısa bir toparlamaya yapayım. Aslında hala söyleyecek, yazacak çok lafım var ama, konuşuruz artık. Şu an nedense çok yazasım yok, malum iş güç. Hem listemizin yeni üyeleri var, tanıyan var, tanımayan var, lafı uzatmak olmaz şimdi. Yakında yeni arkadaşlarla da kaynaşıp yeniden biz bize olunca belki başka detayları da aktarmak kısmet olur.
Neyse kitaplara dönersek, ilk okuduğum kitap Ernest W. Heine'nin Alamut'a Dönüş - Güvercinin Gerdanlığı isimli tarihi romanı idi. Tapınak Şövelyeleri'nin en güçlü oldukları bir dönemde Hasan Sabbah'ı ve Alamut'u merak edip bir şövalyeyi Alamut'a gönderme girişimlerini hikaye eden roman, farklı coğrafya, farklı din ve farklı atmosferlerde işlenen başarılı bir çalışma olmuş. Her ne kadar İsmaili öğretisi kısımları gayet yüzeysel ve hatta yanlışlıklar içerse de, Suudi Arabistan'da 10 yıl kadar kalmış Avrupa'lı bir mimarın elinden çıkan kitap, kurgusu dahilinde sürükleyici ve heyecanlı olmasının yanında objektif sayılabilecek ciddi bilgi ve değerlendirmeler de içeriyor.
İkinci Kitap Philip Kindred Dick ismiyle müsemma, özellikle 'Gerçek nedir?' konusunu işlemedeki başarısıyla malum ünlü bilimkurgu yazarının “Yüksek Şatodaki Adam” isimli romanı idi. Kendisini daha çok sinemaya uyarlanmış uzun öykü, kısa romanlarından tanıdığımız Philip K. Dick (Blade Runner, Minority Report, Total Recall, Paycheck) bu romanında bilimkurguyu alternatif bir tarih üreterek yapıyor. Roman Almanya ve Japonya'nın kazandığı bir İkinci Dünya Savaşı ertesi 1961 yılında geçiyor. Özellikle alternatif düşünceler ve bunların yorumlanması konusunda başarılı önermelere sahip bir yazar olması dışında kurgusal olarak da başarılı bulduğumu ifade edebilirim. Daha fazla detay veya yorum eklemek istemiyorum ama Philip K. Dick'i bu veya başka bir eseriyle (Türkçeye çevrilmiş çok sayıda romanı, öyküsü var, Ubik olabilir örneğin) okuma programımıza ekleyebiliriz.
Okuduğum üçüncü ve son kitap ise Murathan Mungan'ın Geyikler Lanetler isimli eseriydi. Esasen bir tiyatro eseri biçiminde yazılmış olan eserin açıkçası roman şeklinde yazılmasını tercih ederdim. Anadolu'daki bir takım efsanelerden ilham alan eser, tarihi bir dönemde göçebe bir obanın yerleşik hayata geçişini ve akabinde obaya yapışan laneti mistik bir havada anlatıyor. Eğer tiyatrosu sergilenecek olursa gitmek isterim.

İspanya - Kanarya Adaları

Tatil Dönüşü - İspanya

Uzun ve yorucu ama keyifli bir tatilden sonra yeniden yerimdeyim. Uzun uzun anlatması zor şimdi, bir o kadar da gereksiz, ama bir dönüş yolculuğum var ki... Hoş eminim bizim bu kariler gurubunda (okuyucu okuyucu, kimse yanlış anlamasın) ne dönüş yolculukları, ne anıları olanlar vardır ama ne yapalım biz kendi yaşadıklarımızı yazacağız elbette. Başkasının yaşadıklarında gözümüz yok ne de olsa. Hem her yaşayan yazsa olur mu ki?

Şimdi cümleye ‘Uzun ve yorucu ama keyifli bıdı bıdı bıdı’ diye girdim ama aslında bana göre çok kısaydı. Ama her güzel şey çabuk bitermiş ya, bu yüzden bu uzun yolculuk sırasında sık sık tavaf ettiğim kenef ve benzeri yapılar nedeniyle ‘Türk’ün aklı ya bilmemnerede ya elemterede gelir’ özdeyişini de anmadan geçemeyeğim, zira belki de hayatın anlamını bu tavaf ve ziyaretlerin birinde çözdüm. Douglas Adams üstadımın Otostopçu’nun Galaksi Rehberi isimli güzide ilmihalinde belirttiği gibi 42 değil bence hayatın anlamı ama bence şöyle bir cümle. Şu an bulunduğum işyerinde sağlamasını da yaptım üstelik. ‘Madem ki her güzel şey çabuk biter, uzun yaşamak istiyorsan hayattan zevk almayacaksın kardeşim. Olabildiğince sıkıcı, olabildiğince monoton yaşayacaksın ki, o hayat lastik gibi uzayacak.’ Daha da önemlisi, yıllar sonra ‘Vay be, ne günlerdi?’ demeyeceksin. Ben bugüne bugün, hayatım boyunca bir adam görmedim ki, ‘Vay be, zamanında işyerinde bir günde 180 telefona bakmıştım. Neydi o günler?’ desin. Ama gençliğinde iki kızla dolaşmış olsun da karşılıklı iki çekirdek çitlesinler, ömür boyu çapkınlık anısı dinlersin adamdan. ‘Off ne günlerdi?’ diye de gerinir durur. Bu insanoğlu garip mahluk.

Aslında tatilimin uzun olduğunu da bana göreceli gelen zaman diliminin uzunluğundan değil, yerime oturduğum zaman koltuğumun vücut şeklime uyum sağlayamamasından kestirip çıkarttım. Hani bir yıldır yerime uğramasam, popomla sandalyem arası uyumsuzluk bu kadar olurdu. O an dedim ki, ‘Hasan, ne zamandır yoktun acaba? Sana üç gün gibi gelmiş olabilir ama?’. Sonradan bir arkadaşım imdadıma yetişti de açıklama yaptı. Meğer makam koltuğumu değiştirmişler. Hoş eskisini bulup getirttim ama oturan arkadaş artık kendine göre boy vs ayarı çektiğinden, hele bir de benim iki katım bir siklete dahi sahip olduğundan bir daha ayar mayar tutmadı koltuk. Sonradan öğrendim ki, zaten benim oturacağım yer de kat da değişmiş. Eh, apar topar taşındım. Artık 3 kat yukarıdayım. Neyse bu başka bir konu, ben tatil maceralarımın son kısmını oluşturan ‘Dönüş Yolculuğu’ olayına geri döneyim.

Hemen kısaca daha öncesine değinirsem; 22 Ağustos sabahı, sabah namazına müteakip Macaristan menşeli Malev şirketi tayyaresine binip Budapeşte aktarması marifetiylen Madrid’e indik, ben ve yol arkadaşlarım; bir zatı muhterem, bir de cinsi latif. Maksadımız, Kanarya Adaları’ndan Tenerife’de gerçekleştirilecek Pisikoloji Kongresi’nde arz-ı endam edecek ve çalışmalarını beynelmilel erkanla istişare edecek cinsi latif arkadaşımıza her tür pisikolojik, moral, motivasyon, lojistik ve hatta teknolojik destek vermek (ki bana daha çok teknolojik destek işi düştü, eee bilgiişlemci dediğin başka ne desteği versin ki? Hem zaten nişanlısı dururken moral motivasyon desteği vermek bize düşmez), arada da tatil maksadıylan adanın fasilitelerinden faydalanmak. Ama ilk durak Madrid ki burada berabercene geldiğimiz zatı muhterem arkadaşımızın ağabeyi ülkemizin Madrid Büyükelçiliği’nde ‘büyük adam’ vazifesi nedeniyle ikamet ediyor. Biz de misafir olacağız. Detaylar boldur ancak bir detay vardı ki, bu arkadaşımızın bir misafiri daha vardı, Kolombiya’lı kız arkadaşı. Tarih ve Edebiyat meraklısı bu arkadaşla bol miktarda Edebiyat Grubumuz bünyesinde harika sunuşlar yapılaraktan bilgileri aktarılan Marquez, Rulfo, Vasconcelos, Cervantes tartışma ve mutalaa imkanım oldu ki, bu beni mutlu ve mesut etmekle kalmayıp esasen saadetlere gark etti.

Tatilin kongre ve ada boyutu farklı bir yazı konusu olabilir ancak bu yazıda bu tarz detaylara değinilmeyecektir. Adanın güzel bir ada olduğu ve gezilip görülmesi gerektiği gerçeği ve adanın ve hatta pisikoloji kongresinin fasilitelerinden son deme kadar yararlanıldığı bilgisinin aktarılmasıyla yetinilecektir. Zira amaç dönüş yolculuğu üzerinde durmaktır. Hatta esasen bu yolcuğun da ancak son kısmında gerçekleşen bir takım havadisleri aktarmaktır ama şimdiden yazı uzun bir yazı oldu. Velhasıl ada dönüşü geri geldiğimiz Madrid’e atlıyorum yeniden. Hadi atlamadan önce şu an aklıma gelen bir son dakika haberini de ekleyeyim ikaz mahiyetinde. İngilizcenize güvenerek gitmeyin İspanya’ya, Kanarya Adaları’na. Valla benim neredeyse hiç kullanılmamaktan eskiyen garip Arapçam çok daha fazla işe yaradı. Zaten tüm satıcılar Hintli Afganistanlı falandı. İngilizce ‘hello’ desen uzaylı müamelesi görüyorsun burada.

Neyse döndük Madrid’e, dinlenmedik, yatmadık, arkadaşlarla ‘Bir şehir turu yapalım’ dedik. Hani üstü açık otobüste şehri tavaf eden seyirlik turistler var ya. O otobüslere bilet aldık. Palacio Real De Madrid, Stad Santiago Barnebau vs derken La Prado Müzesine de geldik. İlk karşılaştığım, dışarıda kocaman bir Fransisco De Goya heykeli altında yine Edebiyat Grubu’muz toplantılarına konu olan ‘La maja Das Nuda’ kabartması. Orijinal tablosu da içerideymiş, fotosunu kaçırmadım, diğer resim ‘La Maja Vestida’ ile beraber çektim. Yanyana koymuşlar ikisini, ‘Çıplak Maja, Giyinik Maja’, ne hoş. Tabi insan sinirleniyor gezerken, adamlar koskocaman, saray gibi binayı müze diye ayırmışlar, bulup arayıp tarayıp orijinal resimleri almış getirmişler, hani inanılır gibi değil neredeyse, Velasquez’in çizdikleri 20 oda artı iki salon falan tutuyor mesela. Kaldı ki, Pablo Picasso ve Salvador Dali’nin çizittirdikleri burada değil. Onlara ayrı ayrı müze yapmışlar. Bizde ressamlar deli muamelesi görüyor.

Neyse, şehir turu geç bitti. Madrid’de ikamet eden arkadaşla da buluşup bir Meksika Köftecisi’nde, tekerli şapkalar giymiş amcaların tıngırdattığı gitarlarla yapılan müzik eşliğinde yediğimiz, yanında banılmış tandır ekmeğiyle servis esilen bol acılı köftelerin ihracına dair tevekkülle karışık efkara dalmışken farkettim ki, bir önceki gece gibi bu gece de uykudan yana nasipsisiz. Eve girdğimizde saat ikiydi, ancak sabah 6:55 gibi yani dört saat kadar sonra uçağım var. Yatsan kalkılmaz, dursan uyanık kalınmaz, ama sohbettir, muhabbettir derken sabaha kadar oturduk, vedalaştım arkadaşlarla bindim taksiye, geldim havaalanına. Kontrol, bilet muayenesi, bagaj teslimi derken kendimi bir oturacak yere attım, uzandım ama biliyorum ki bir uyursam uçak kaçar. O vaziyette yarı uyanık yarı uykulu bir buçuk saat geçirip uçağa bindim ama uykum bir açılmış, gözlerim hiç bir şekilde kapanmıyor. Budapeşte'ye kadar böyle geçti.

Budapeşte’de 4 saat kadar bekleyip İstanbul Uçağı’na bineceğim ama bol miktarda free shop alışverişim var. Onlara daldım. Bir açlık vs, orada da zamanı bir şekilde yedim bitirdim, İstanbul Uçağı’na bindim. Yine uykusuzluk, saat 16:00 İstanbul’dayım. Yaklaşık 3 gündür hiç uyumadım ama Atatürk Havalimanı’nda da 4 saat kadar oyalanıp Onur Air Adana Uçağı’na bineceğim. Bu arada 25 kiloluk bagajıma da yeniden kavuşup hasretle kucaklaşmam uzun sürmedi. Yok valla, ironi olsun diye söylemiyorum, kucaklanmadan yerinden santim kalkmıyor hakkaten bavulum.

Aksilik bu ya, havaalanında artık sıkıntıdan 'ya bari bir iki kişinin sesini duyayım' dedim, şarjım bitmiş, 4 saat iç hatlar terminalinde öyle bekledim, deli gibi yorgunum ama uykum da yok, of felaketti...

Ardından, nihayet binebildiğim Onur Air Adana 20:30 uçağında yanımda bir amca. Deli desem deli değil, akıllı desem, o hiç değil. O pencere kenarında ben koridor. Hava kararmış artık, etraf seçilmiyor. Seçilse de benim dışarıyla ilgim yok zaten, görebilecek, hatta bakabilecek durumum yok. Mizansen çok önemli. Bu yüzden bu paragrafta yazdıklarımı baştan okuyun isterseniz. Yok ' ben zekiyim, aklımda tutarım' diyen varsa siz bilirsiniz artık. Ama önemli...

- Merhaba
- Merhaba Amca...
- Uçak güzelmiş
- ????

Ben yorgunluktan geberecem, hiç konuşasım yok. Elimde de Turgenyev, Babalar ve Oğullar var ki, 3 - 5 sayfa okursam belki uykum gelir. Ama kitap da sardırdı bir yandan. Diğer yandan amca kıpraşıyor. Yıllar önce kaybedip o zamandır bu zamandır fellik fellik aradığı oğluymuşum gibi bakıyor yüzüme. Belli ki konuşmak istiyor. Ama be amca madem konuşacaktın, benim yanımda ne işin vardı ki o halde?

Neyse, birazdan havalandık, ben de tamamen kitaba konsantre iken amca yine depreşti.

- Yolculuk Adana mı?
- ??? Adana Uçağı di mi?
- Evet, Adana mı senin de?
- ???
- Adana??
- Valla ben yolda inecem.!!
- Nasıl ki?
- Valla bilmem, ben hostese söyledim, bir şekil yapacaklar artık.
- Nasıl yapacaklar?
- Nasıl yapacaklar, orasına ben karışmam.
- Allah Allah... (sonra kendi kendine) Yolda inecekmiş

Neyse ben döndüm kitabıma... Okuyorum ama vicdan azabı duyuyorum bir yandan. Amcaya doğru döndüm, hani şirin bir yüz ifadesiyle ‘amca, şakaydı’ falan diyecem, gülümseyecem vs... Ama amca, hemen pası aldı, mal bulmuş mağrip gibi konuya daldı.

- Türkiye büyük memleket
- Hmmm... Evet, ama eğitim şart
- O da doğru...

Ben vazgeçtim gülümsemekten acilen kitabıma döndüm. İki sayfa okudum okumadım, inatla uykum gelmiyor hala. Şikâyetçi değilim zira kitap sürüklüyor ama ben kitap okudukça da amca rahat vermeyecek bu belli. Yeniden bakıyor, belli ki konuşacak bir konu arıyor, arada da dışarı bakıyor ama zifiri karanlık, artık ne görüyorsa... Döndüm 'Ne var?' der gibi...

- Aşşağısı Bursa mı?
- ???
- Bursa var ya il?
- ???
- Bursa olsa gerek!! Kesin Bursa'dır heralde.
- Valla Amca, tabelayı okuyamadım buradan, hem karanlık hem yerim koridor yanı.
- Yok yok Bursa, kesin Bursa, dağ falan vardı demin.
- Uludağ?
- Ha o dağ işte...
- ????

Bundan sonra ben amcayla irtibatı kopardım, ama araya ikramlar falan girdi. Hostes içecek dağıtırken ben hostese daha yakınım, su istedim hostesten, amca da kola dedi. Amcanın kolasını verdim önce, döndüm suyu bekliyorum. Amca hostese döndü, 'Yeğenime de su ver bakiim' dedi. Ben de hostese mecburen sırıttım.

Birazdan da bulunduğumuz yerin Silifke olduğunu iddia etti ki, Adana uçağının Silifke üzerinde ne işi var, olmasa gerek ama var mı bilmiyorum... Bence attı.

Sonra da uçak indi zaten. Ama nispeten yumuşak bir iniş yaptık. Amca dayanamadı, yüksek sesle ‘Bravo Pilot’ diye bağırdı. O bize su kola veren hostesle gözgöze geldim. Amcanın yeğeniyim yaa? Karşılıklı gülümsedik birbirimize. İnerken de vedalaştım amcayla, ‘görüşmek üzere’ dedim, dualar ettim bidaha karşılaşalım diye.

Ablamlar karşıladılar eve geldim. Sonrası acaip bir aile kalabalığı. Sürekli bir yerlere yemeğe gittik. Gittiğimiz her yer kalabalıktı. Bir de bizim ailenin 'herkesin birden aynı anda' konuşma huyu var ki, kulaklarımdan hala bizimkilerin replikleri geçiyor....

Pazar gece geldim, Pazartesi sabah yorgun argın işbaşı yaptım. İlk gün tüm günüm mail temizlemekle geçti, az sonra da başka kata taşındım. Arada da ilk fırsatta yazayım dedim. Maceralar beklemez. Sonra birikiyor, yazamıyorum. Ama işe gelir gelmez hayatım otomatik olarak uzadı. Ömrüme ömür ekledim. Yok bi daha tatil matil. Zaman hızlıca akıp gidiyor, alimallah hayatı kısalıyor insanın.