28 Ekim 2011 Cuma

Ankara Günceleri - 1 - Aslında Ne Oldu...

Vaktiyle, henüz İstanbul’a taşınmadan yıllar önce ODTÜ’de öğrenci olduğum dönemden başlayarak uzunca bir süre Ankara’nın güzide semtlerinden Çayyolu’nda, meşhur bir sitenin, en meşhur apartmanının en meşhur dairesinde oturdum.

Aslında daire ben orada oturmadan önce meşhur değildi. Şöhreti bir yana varlığından dahi kimse haberdar değildi. Zira o dairede ilk oturan bendim. Hatta ben oturmaya başladığımda daire henüz oturulmaya müsait bile değildi. Aslında eşek bağlasan durmazdı, lakin biz eşek değildik.

Aslında apartman da ben oturmadan önce meşhur değildi. Zaten o meşhur apartmanın en eskilerinden biri bendim. Siteye taşındığımda 96 dairelik sitede 6 daire meskûndu, ben yedinci oldum. Dolayısıyla kimse yoktu ki meşhur olsun. Hani ben taşındığımda da meşhurdum gerçi ama başkaları da yok değildi. Örneğin basketbolcu Kerem Gönlüm annesi ve babasıyla o sitede oturuyordu ama o zamanlar o da meşhur değildi. Henüz Kolej’de oynayan ve sıklıkla elini kıran bir basketbolcuydu. Göreceli olarak Kerem’den daha meşhur bir iki şahsiyet vardı ki, onlar da benim en yakın komşularımdı zaten. Diyarbakırlı şeker mi şeker Yıldız Teyze’miz (ki apartmandaki annem görevini görüyordu – valla hakikaten, o konuya değineceğim sonra) ve apartmanın yöneticisi manyak Orhan (bu benim düşüncem değil, adamın kendi oğlu bile bu düşmanımdan bile uzak olasıca babasına öyle diyordu) diğer iki meşhur şahsiyetti.

Aslında site de ben oturmadan önce meşhur değildi. Gerçi kısa süreliğine sitede benden meşhur biri vardı ki başlarda site bu yüzden az biraz meşhur sayılırdı; sitenin bekçisi. O dönemde sitenin adını kimse bilmezdi de, bekçinin adını söyleyince, “haaa, şu arıza bekçinin sitesi” derdi insanlar. Gerçi arıza dediğime bakmayın, saygıda kusur etmez, bekçilik görevini eksiksiz, yanlışsız ifa ederdi. Lakin bu görevindeki disiplin ve bilince rağmen bekçinin sitedeki hayatı uzun sürmedi. Ben siteye taşındıktan kısa bir süre sonra, henüz kimin kim, neyin ne olduğunu tam anlamamışken çevre sitelerin şikâyetlerini fırsat bilip sabıkalı olduğunu da göz önüne alan ekâbir takımı eline bohçasını verip sepetledi zavallıyı.

Aslında bu bekçiye az biraz değinmekte fayda var. Değinilecek diğer konular az biraz beklese ne olacak? Sitenin tarihi bekçiyle başladığından, siteye dair söylenebilecekler arasında, hele de taşındığım dönemde bekçi dışında bir şey yoktu desem yeridir.

Aslında bu bekçinin asıl mesleği bekçilik değildi. İlk bekçiliğini bu sitede yapıyordu. Adam yaz kış kolsuz atletle dolaşırdı. Sitenin iki apartmanındaki 1 numaralı dairelerden birinde o otururdu, birinde ben ve ev arkadaşlarım. Dolayısıyla leb demeden leblebiyi anlayan okur arkadaşlarım diğer apartmanın bekçiliğini de bizim yaptığımızı sanan bir güruh insana dert anlattığımızı kolaylıkla idrak edeceklerdir, hele de bu bekçiyle daha önce karşılaşmamışlarsa. Bekçi, Ankara kışlarının dondurucu akşam soğuğunda artık forma halini almış kolsuz atletiyle pencereyi ardına kadar açar, kolunu dışarı sarkıtarak otururdu. Tam karşısındaki yemek masasının üstünde bir elektrik sobası, bir teyp, rakı ve meze bulunurdu. Ferdi Tayfur’un o zamanki popüler kasedi Emmoğlu’nu son sesine kadar açar, ara sıra şarkılara eşlik ederdi. Gerek bizim sitede, gerekse civardaki diğer sitelerde oturup da beyni bu şekilde becerilmemiş tek bir site sakini kalmamıştı ki, bu sakinlerin sonradan sakin sakin durmayıp manyak manyak hareket etmelerinin ana nedeni olsa olsa budur. Sarhoş olduğu zamanlarda bahçeye çıkıp “heheyyt” diye nara atar, sakinleştirmeye gelen diğer site bekçilerine ana avrat dümdüz gider, sıklıkla da köylerde kuş avlamakta kullanılan tüfeğiyle havaya ateş ederdi. Kendisinin ayık, havanın aydınlık olduğu zamanlarda da atlet - çubuklu pijama ikilisinden müteşekkil üniformasını üstünden çıkarmazdı.

Aslında düşünüyorum da, benim sonradan şahit olduğum olaylara bakınca diyebilirim ki bekçi site tarihindeki ender normallerden biriydi, ah bir de anormal davranışları olmasaydı. Hoş, o davranışlarıyla bile normal sayılabilirdi, lakin ben sitede olup biten anormalliklerin içyüzünde bekçi tarafından ekilen tohumların ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum.

Aslında biz bu daireye hiç taşınmıyorduk bile. Taşınmamız icap ettiğinde okula yakın yerler arasında en kalkınmamış ve en ucuzuydu Çayyolu. Yeni birçok konut yapılıyor ama otobüsü ve altyapısı olmadığından kimse gitmek istemiyordu. Ama evler ucuzdu, ODTÜ öğrencileri arasında konuşulur olduydu. O civarda ev aradık, birtakım aksilikler sonucu bu kimsenin henüz adını bilmediği siteye taşındık. Oysa aslında o civarda bir sitede çiçek gibi bir ev bulmuş ve hatta kaparosunu ödemiş, taşınma hazırlıklarına başlamıştık da. Derken ev sahibi, emlakçıdan habersiz evi başkasına kiralamış. Emlakçının elinde başka bir sitedeki bu daire kalmıştı bir tek. Henüz tamamlanmamış bir sitenin normalde tercih etmeyeceğimiz bir lokasyonunda (giriş katı) henüz tamamlanmamış bir daire. Parkeleri cilalanmamış, salonu boyanmamış, kaloriferi hiç yanmamış, kapısı hiç kapanmamıştı.

Aslında bu daire benim Ankara’da oturduğum ilk ev değildi. Yurt hayatımın ertesinde daha öncesine kısa bir süreliğine Tuna ve diğer bir arkadaşla başka bir arkadaşımızın yanında kalıyorduk. Kısa bir süre sonra aniden evden ayrılmamız icap edince o mekanı terk eyleyip buraya bir anda burada bulmuştuk kendimizi.  

Aslında buraya kadar anlattığım şeyleri anlatmamın tek bir nedeni var. Bir şeyler anlatırken sıklıkla Ankara’daki ev hayatıma geri dönüp bir şeyleri hatırlatma ihtiyacı duyuyorum ama o kısmı anlatmamıştım ki hatırlatayım. Örneğin Ankara’daki meşhur ev dedim ama neden meşhur olduğunu tek bir olayla anlatabilmem mümkün değil. Dolayısıyla bunu bir giriş gibi kabul edip olup biten hadiseleri günce halinde derlemem mümkün olabilir ancak. Bu güncelerin tamamı açıklar muhtemelen hem burada anlattığım bir çok konunun temelini, hem o evin şanını şöhretini. 

Aslında ben bunları böyle anlatmayacaktım. Bir giriş yaptım, laf ola beri gele, aslında aslında diye diye buraya kadar geldim madem, biraz daha geri gidip de baştan, ama çok kısa anlatıvereyim bari yurttan İncesu’ya, oradan Çayyolu’na uzanan yaşam deneyimimi.

Yurt – İncesu – Çayyolu Geçiş Güncesi


Yurtta kaldığımız dönemde bir gün yakın bir arkadaşım uğradı; “Bizim bir evimiz var Ankara’da kirada ama kiracı ayrıldı, ev boşa çıktı. Ben oraya çıkmayı düşünüyorum, sen de yurttan eve taşınmayı düşünüyordun, bana katılsana, bir iki kişi daha bulalım hatta” dedi. Bir iki araştırıp soruşturma sonrasında yurttan eve geçiş konusunu beraber planladığım oda arkadaşım Tuna ve başka bir gönüllü arkadaşı yanıma aldım, taşındık. İncesu’da Kolej’e yakın, çok eski, içi bakımsız bir ev ama merkeze yakın. Eşyamız yok denecek kadar az ama Samanpazarı, İtfaiye Meydanı sağ olsun. Bir de bu daha önce kiradaki evin sonradan benim orasını burasını boyayıp, deliğini, açığını doldurup da uzun süre adam etmeye çalışaraktan yerleştiğim en küçük odasına arkadaşımın ailesi, artık kullanmadıkları, çoğu evlendikleri ilk dönemden kalan çeyizlik eşyalarını doldurmuşlar. İlk işimiz bunları tarayıp işe yarar bir şeyler var mı diye kontrol etmekti. Oradan bularak geri dönüşümle yeniden kullanıma kazandırdığımız öteberiyi de ortak eşya niyetine kullandık.

Velhasıl, biz bu evde bir seneye yakın bir süre oturduk. Sonradan bir nedenle fikir ayrılığı çıkınca, planlarımızda yokken aniden ev sahibi arkadaşımızı terk edip ODTÜ’ye yakın ve ucuz olması hasebiyle Çayyolu’nu merkez belirledik. Daha önce belirttiğim nedenlerle diğer sitedeki çiçek gibi evi kaçırınca, kendimizi kışın ortasında bu henüz iskanı alınmamış sitenin, henüz bitmemiş dairesinde bulduk.

Aniden taşınmaya mecbur kaldığımız site henüz inşaat halindeydi. Çevre düzenlemesi yoktu, normal suyu, elektriği bağlı değildi, inşaat suyu ve elektriği vardı. Önünden dere aktığını sanıyorduk ki meğer o dere kanalizasyonmuş da Koru Sitesi’nin büyüğü, küçüğü dahil her türlü atığı evimizin önünden geçermiş. (Bir arkadaşım o dereye düşmüştü, ayrı bir hikâye konusu) Eve girip kapıyı ilk kez kapattığımızda, içerisinin ısınmadığını, burada zaman zaman kalan inşaat ustası ve işçilerinin ise diğer odalardan daha küçük diye bizim banyoda toplanıp ateş yakarak ısındıklarını fark ettik J ki banyonun ve evin halini siz düşünün artık!

Velhasıl üçüncü arkadaş pes etti. Bizim evden ayrılıp bir cemaat evine sığındı. Biz Tuna’yla kaldık, baş başa. Bu arada üç beş parça kişisel eşyamız (döşek, bir yatak, battaniye, çalışma masası, bir elektrik sobası, kitap ve elbise dolabı, çatal, bardak) dışında ortak kullanım için neredeyse hiç eşyamız yok. Kocaman ev bomboş, at koşturuyoruz. Hepi topu iki parça ortak eşyamız var söz etmeden geçemeyeceğim. Yanında kaldığımız arkadaşımızın evinden ödünç aldığımız (sonra geri vermedik tabi) perde olarak kullanılmayan asırlık bir perde ve düdüklü tencere olarak kullanılmayan eski bir düdüklü tencere.

Siteye taşınıp da yerleşemediğimiz ilk aylar boyunca her gün tir tir titredik soğuktan. Akşamları koyun gibi birbirimize yapışık ders çalıştık. Biz elektrikle, lambayla, sigortayla falan uğraşırken her gün eve başka bir usta geldi. Parkeler verniklenecek, odalar boyanacak diye defalarca odadan odaya taşındık. Bir süre sonra evin duyları takılıp da ev aydınlanınca ıslak zeminlerin beyaz çimento ile kapatıldığını keşfettik. Tellerle ova ova temizlemesi 2 aya yakın sürdü banyo, mutfak ve tuvaletin.  Arada bol bol elektrik tarafından sevildik, titretildik. Soğuğu battaniye ile kesemedik. Elektrik sobası yakmak üzere şantiyeden çektiğimiz elektrik yüzünden tüm sitenin sigortasını iki basamaklı sayılarca attırdık ki bu yüzden tüm sitede elektrik sobası kullanımı yasaklandı. Site dairelerinin çoğu boş diye merkezi ısıtma yanmıyor, meskûn olan 3 – 4 dairenin sakinleri de tüp sobası kullanıyorlar. Bizde tüp sobası yok, alacak paramız da yok, kıçımız donuyor. İlaveten herkes aile, biz öğrenciyiz diye herkes bize gıcık.

En son manyak Orhan gelip evimizde düzgün olan tek şeye, birazını önceki evden bin bir zahmetle beraberimizde getirdiğimiz, gerisini sağdan soldan tedarik ettiğimiz meşhur perdelere laf etti “perdeleriniz sitenin görsel ahengini bozuyor, site yönetimi kararıyla perdelerinizi değiştirmeniz emrolunur” diye. Ben tek cümleyle yanıtladım Can Yücel’den ilham alarak “Perde sensin, ahenk de seni sevsin”. Adam “terbiyeni takın” dedi. Ben adama “site yönetimi bize perde yaptırsın o zaman. Onları takar, terbiyemizi de takınırız. Ama önce efendi ol” dedim. Konuşma böyle sonlandı.

Bu olay duyulunca sitedeki tüm kiracıların kahramanı, Orhan’ın düşmanı olduk. Nitekim sonrasında yaşadığımız onca acayip olay arasında tatsız olanların yegâne kahramanı hep bu manyak Orhan’dır. Yıllar sonra ben İstanbul’a taşınırken bu manyak herkesin şaşkın bakışları arasında sitenin bahçesinde bulunan havuz başındaki masaya çıkarak, “Amerikalı taşınıyor” diye (neden Amerikalı kısmı ayrı hikâye) tef çalıp oynadı. Yıldız Teyze ağlamaklı, “Çocuğumun arkasından tef çalarsın haa. Sonradan görme yönetici müsveddesi seni. Gelirsem kırarım bacaklarını Orhan Beey” diye bir nida savurdu ki, inanması zor gelebilir ama gerçekten yapardı. Manyak Orhan kuyruğunu kıstırıp indi.

Velhasıl eve taşınmamız tarih itibariyle Kasım ayına denk düşer iken ayağımızı ilk uzattığımız tarih nisandır. Kışı zor ettik ama baharla beraber soğuklar kırılıp bahçe çiçeklenince, daire sahipleri birer ikişer siteye taşınmaya, site şenlenmeye başladı. Bürokratik, coğrafik, lojistik tüm sorunlar tek tek çözüldü, sitede hem gerçek hem mecazi anlamda güller açtı. Biz de, Tuna ile beraber eve üçüncü bir arkadaş almanın planlarını yaptık. ODTÜ’de sağa sola ilan astık. Gele gele Göksenin geldi. Tanımıyorduk önceden, iyi ki tanımışım. Her kuşu tanımıştık da bir leylek kalmıştı bir de saksağan. Göksenin’in ve sonraki süreçte peyderpey eve taşınan diğer arkadaşların yani Filiz, Ali, Haluk, Oktay, Ejder, Seyfi, Volkan, Kaan, Keyvan, Mustafa, Fazilet Teyze, Neslihan, Özge, Cem, Çağla ve adını sayamadığım tüm diğer ev sakinleri sayesinde, saksağandan kelaynağa, tavustan albatrosa, kanatlı kuşlar familyasındaki bütün üyeleri tanıdık.

Bu furyanın ilk üyesiydi Göksenin. Hemen bir bütçe denkleştirmesi yaparak ortak kullanım eşyalarımızı artırma yoluna gittik, masraflarımız bölüşüldü, acil ihtiyaçlar karşılanır oldu. Kısa bir süre sonra annemlerin Mersin’den yüklenip geldikleri bir ziyaretleri neticesinde evin eksikleri büyük oranda giderildi.