Einstein, “Sadece iki şey sonsuzdur, kâinat ve insan budalalığı…” der… “Ama ilkinden emin değilim” diye ekler… (Only two things are infinite, the universe and human stupidity, and I'm not sure about the former).
Bu sözü bir şekilde bilen, duyan, ya da kuran bir insanın yaşadığı toprak parçası her nereye ait olursa ya da yaşadığı toplum hangisi olursa olsun sıklıkla hatırlamaması mümkün değildir diye düşünürüm ki, zaman zaman bu budalalıkları oluşturan parametre ve değişkenlere dair kafa yormuşluğum da vardır. Hatta bu kafa yormalarım az da değildir. E ne yapalım, bu da benim budalalığım olsun… Sonuçta kimlere insan payesi verilmiş, ben insan değil miyim?
Bu budalalıklara çoklu örnekler verilebilir ki kendi toplumumuz bunun cennet-i alasıdır. Dünyadaki budalalıkları kendi ülkemize koysak Almanya olsa olsa Konya olur mesela. Akdeniz kıyıları İspanya’sı, İtalya’sı, Fransa’sı ve budalalığın her türüyle bizde olsa olsa Karadeniz olur. Türkiye ise kesin İstanbul’dur. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir yani. Budalalar normaldir, normaller budala. Olmaması gereken yerde ışık vardır mesela, normal biri gibi durmaya kalkarsınız yediğiniz küfür inançlıysanız Âdem’e kadar, evrimciyseniz yaşam belirtisi gösteren ilk tek hücreli canlıya kadar gider.
Her gün gittiğiniz yolda giderken polis durdurur “ters yön” der. “Daha dün geçtim” dersiniz, “dün akşam oldu” der… “Madem ters yön neden giriş veriyorsunuz? Bir işaret de mi koyamadınız” dersiniz, “her şeyi işaretlemek mi lazım?” diye sorar. Aile albümünüzden resimli bir banknotu ruhsata koymadan bırakmaz sizi. İnançlıysanız sebat edersiniz. Evrimciyseniz, tanrıya bu şahsa da Darwin ödülü verilmesi için dua eder, bu ödülü bulan ve verenlere rahmet okursunuz.
Bilenler bilir, dünyada her yıl Darwin Ödülleri verilir. Ödüllerin konusu “insanın gen havuzuna” katkıda bulunmaktır. Ödül, bir aptallık sonucu kendi ölümüne neden olan kişilere yöneliktir. Dolayısıyla doğrudan kişilere değil kişilerin anısına verilir. Genlerini sonradan kendilerinden gelecek nesillere aktarmalarına kendi kendilerine engel olmaları gibi takdire şayan kutsal bir amaç doğrultusunda hareket ediyor ve insanlığın gen havuzuna katkıda bulunmuş oluyorlar… Eskiden ilk üç seçerken zorlanıyorlardı. Şimdi her yerden aday gösterenler olunca budalalıklar daha rahat ortaya çıkıyor ve artık ilk beş yetmiyor, onlarca da jüri özel ödülü veriyorlar. Kıran kırana bir yarış yaşanıyor yani…
Bu ve benzer aptallık – budalalık örneklerini inceleyip üzerine biraz kafa yorunca buradaki en önemli parametrenin aslında insan yaratıcılığı olduğunu anlamam zor olmadı. İnsan yaratıcılığının da bir sınırı yok. Sorun şu ki, bu her zaman ulvi amaçlar için çalışmıyor, ya da farklı açılardan bakınca yaratıcılığınız budalalık gibi görünebiliyor. Kasayı açmak için dinamit kullanan müthiş yaratıcı zihin, apartmanı da havaya uçurabilerek kendisiyle beraber bu ahmakla aynı yerde yaşamak aptallığını göstermek dışında hiçbir suçu olmayan onlarca insanı da öldürüyor. Benim oturduğum apartman 15 katlı, her katta 6 daire var. Kaç ahmak vardır kim bilir? Öyle bir psikolojiyle de yaşanmaz ki…
Sanmayın ki sadece okumamışlar bunlar. Binayı yıkmak için kolonları kesen, üstüne binayı halatla bağlayıp çeken mühendisler “neden yıkılmıyor ulan bu bina” diye içine girip kontrol etmeye kalkınca yıkılan binanın altında öldüler bu ülkede. Sonra sondaj yaparken 70 metre alttan geçen ve iki metrelik beton duvarlarla örülü metroyu deldiler Şişli’de… Okumuşluk budalalığı azaltmıyor ki. Budalalık metotlarını çeşitlendirip daha bilimsel kılıyor sadece…
Örneğin yine her yıl o yıl yapılan en saçma araştırma ve buluşlara da ödül verilmekte ve akla hayale gelmeyen konularda bazı insanların ciddi ciddi düşündükleri, düşünmekle kalmayıp tez yazdıkları, jüriye girdikleri ve hatta bazı buluşlara imza attıkları malumunuz. Domateslerin dilimlenirken çektiği acıyı ölçmeye yarar bir cihaz icat eden bir bilim adamı örneğin, bunu ispatlayınca ne yememizi önerecekti, bütün hayvanlar ve bitkiler acı çektiğine göre?
İnsan yaratıcılığının bence en sınırsız olduğu konuların başında edebiyat gelir… Kurarsınız, yazarsınız, bağlarsınız, tarif eder, resmeder, anlatırsınız… Her biri ayrı bir yaratıcılık gerektirir. Nitekim okuduklarıma şaşırdığım, yazarın anlatımı yahut kurgulama dehası karşısında ağzım açık kalarak “Allahsız bunu nasıl yazmış” dediğim az değildir. Yazılanlar arasında birçok durum vardır ki “belki yaşanmamıştır” ama “ha yaşandı, ha yaşanacaktır”. Yazarına saygı duruşunda bulunulması icap eder.
Bununla beraber yaşamın getirdikleri, hele de sürprizleri çoğu zaman kurgulanamaz. Gerçekleştiği zaman ise kelimeler kifayetsiz kalır, söylenecek söz bulunamaz. Anlatılır ama aksettirilemez. Yaratıcılık sınırsızdır belki ama kelimeler sınırlıdır. Örneğin ne kadar kurarsanız kurun, şöyle bir diyalog kuramazsınız. Aklınıza gelse ve kursanız da hakkıyla anlatamazsınız.
Yıllar yıllar önce Mersin’de bir kahvehanedeyim, arkadaşlarla okey oynuyoruz. Yan masada şöyle bir konuşmaya şahit oldum…
- Ulan var ya… Çin bir Müslüman olsa
- He valla yaaaa…
Aklımdan bu diyalogun neden olabileceği geçiyor, meslekleri ne olabilir? Dönüp bakıyorum. Örneğin din görevlisi olabilirler mi, ı-ıh değiller, ya da olmasalar daha iyi diyelim. Başka ne olabilir derken, sonraki cümle açıklığa kavuşturuyor durumu. Sünnetçilermiş…
Edebiyat sonuçta bir yaratıcılık oyunudur ve insan yaratıcılığının sınırsızlığının, sonsuzluğunun bir göstergesidir. Ama bu sonsuzluk dahi yaşam karşısında acz içindedir, acizdir. Asıl olan yaşamaktır…